Tekil Mesaj gösterimi
Alt 28.06.2018, 04:55   #2
Yazar
Raya Haq
Forumu İyi Bilen
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 409
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 12
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 11
29 Mesajına 31 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

I.

Tanrı'nın insanı mı, insanın Tanrı'yı mı yarattığı sorunu, 'çözümsüz bir sorun'[2] olarak önümüzde duruyor. Tanrı'nın varlığı ya da yokluğu, bilimlerde olduğu türden bir kanıtlamaya tabi tutulamıyor. Tanrı'nın varlığını ya da yokluğunu kanıtlama çabası içinde olanlar, soruna yaklaşımlarında, ya Tanrı'yı insanın ya da insanı Tanrı'nın yerine ikame etmek durumunda kalıyorlar. 'Yaratmak' fiilin öznesinin Tanrı ya da insan olması, özne ve nesnesinin yerlerini değiştirmek anlamına geliyor.

Tanrı ile insan ilişkisi bir öncelik-sonralık ilişkisi biçiminde kuruluyor ve bu ilişki, din-felsefe ilişkisi olarak anlaşılıyor. Tanrı'nın insanı yaratması dini, insanın Tanrı'yı yaratması felsefi bir mesele sayılıyor. Dine karşı mücadele bir kül olarak yapılıyor; burada felsefi, politik ve bilimsel olan birarada uyumlu ve tutarlı bir biçimde bulunuyor. Bu Aydınlanmacı, ilerlemeci mantığın ifade ettiği şey şudur[3]: Din bir Ortaçağ kurumudur. Tasfiye edilip aşılmalıdır. Akıl çağı (felsefe çağı) başlamıştır. Düzenleyici ve yaratıcı olan Tanrı değil, 'insan'dır. İnsan, aklı ile kendisi olmak durumundadır.

Tanrı mı insanı, insan mı Tanrı'yı yaratmıştır, sorusunun merkezinde bir varoluş, bir 'fıtrat' meselesi vardır. İlginçtir; bu fıtrat meselesi, Aydınlanma ile Kilise'nin ortak paydası haline gelmiştir. İnsanların fıtratına uygun davranmalarını, Aydınlanmacılar akla, kilise ise Tanrı'ya dönüş olarak algılamış ve öylece ifade etmişlerdir.

Tanrı, daha doğru bir ifadeyle din, toplumsal-tarihsel ve ideolojik süreçlerin; ontolojik düzeyin bir meselesi olarak ele alınamadığı ya da alınmadığı ölçüde, pekala insanın kendisini yaratan Tanrı'yı yaratması, onun fıtratında olan bir mesele olarak ortaya konulabilir.[4] Peygamberlerin Tanrı'yı arayarak, sonunda onunla buluşmaları ve buna ilişkin dinsel hikayeler bunun örneklerini oluştururlar.

Din ile felsefeyi birbirinden ayıran Spinoza'nın vurgusu yerindedir; Tin ile Tanrı'yı, felsefi olanla dinsel olanı birbirinden ayırmamız gerekiyor. Din (:Tanrı)[5] epistemolojik dünyanın değil, ontolojik dünyanın bir konusudur; toplumsal-tarihsel ve ideolojik süreçlerin bir sorunu olarak bilimsel, felsefi ve politik incelemeye tabi tutulabilir. Dine ilişkin politik, bilimsel ve felsefi yaklaşımlar birbirlerinin yerlerine ikame edilemezler ve birbirlerine indirgenemezler. Felsefeyi ve felsefe pratiğini dış dünyaya yönelik (teorik-pratik) etkinlik ve eylem olarak algılayan Klasik Felsefe Geleneği'nin sürdürücüleri, felsefeyi politika yada bilimle özdeşleştirirler ve bunun doğal sonucu olarak dine karşı mücadeleyi bir bütün olarak felsefi, politik ve bilimsel mücadelenin kendisi sayarlar.

Felsefe ve politikanın din ile karşı karşıya ya da yan yana gelebileceği bir ontolojik alan elbette vardır. Ama, din ile bilimin (bilimin üretildiği yer itibariyle) birarada olabileceği ortak bir düzlem mevcut değildir. Bir soyutlama yapmanın ve temel ilkeyi belirlemenin zamanıdır: Din ontolojik düzeyde üretilen ve tüketilen bir şey olarak, ancak ve ancak ontolojik dünyada mevcut olan şeylerle karşı karşıya ya da yan yana gelme ve bu şeylerle alışveriş yapabilme imkanına sahiptir.

II.

Feuerbach "Dinin Özü Üzerine Dersler" adlı kitabında, Tanrı ile dünya arasındaki farkın, zihin ile duyular arasındaki, düşünce ile dolayımsız görünüş arasındaki farktan başka bir şey olmadığını ifade ediyor:

"Hıristiyanlar, espiriyi, ruhu insanın vücudundan koparıp almakta ve bu koparılmış, vücuttan yoksun bırakılmış espiriyi kendilerine Tanrı yapmaktadırlar"[6]

Feuerbach, dünyayı bir Tanrı'nın yaratıp yaratmadığı sorununun, zihnin (esprinin) duyulur dünya ile bağlantısı meselesi olarak ortaya çıktığını belirtiyor.[7] Engels'in de ifade ettiği gibi, bu mesele, felsefenin temel sorunu sayılıyor:

"Ortaçağın skolastiğinde büyük bir rol oynamış olan düşüncenin varlığa göre durumu sorunu, tinin mi yoksa doğanın mı, hangisinin esas öğe olduğu sorunu, bu sorun, kilise bakımından, şu keskin biçimi aldı: dünya Tanrı tarafından mı yaratılmıştır, yoksa bütün öncesizlik boyunca var mı idi? Bu soruyu yanıtlayışlarına göre filozoflar iki büyük kampa ayrılıyorlardı. Tinin doğaya göre önce gelme özelliğini ileri sürenler ve buna göre de, son aşamada, ne cinsten olursa olsun dünya için bir yaratılmayı kabul edenler (...) bunlar, idealizm kampını oluşturuyorlardı. Ötekiler, doğayı esas öğe sayanlar ise materyalizmin değişik okullarında yer alıyorlardı"[8]

Engels, materyalizm ile idealizm ayrımının öteden beri bu şekilde yapılageldiğini ve kendisinin de buna katıldığını ve çalışmalarında bu ayrımı esas aldığını yazıyor.

Engels, din sorununun, felsefenin temel sorunu olarak belirlenen çerçevede ele alınıp, tartışılabileceğini söylüyor. Lenin, idealizmin dinerkçilik olduğunu belirtiyor ve din-felsefe ilişkisi bağlamında Engels'in tutumunu tekrarlıyor:

"Masa ve masa ide'si; dünya ve dünya idesi (Tanrı) (...). İnsan bilgisinin ikileşmesi ve idealizmin (:dinin) olabilirliği, daha ilk basit soyutlamanın içinde verili bulunmaktadır"[9]

Bir başka yerde de şunları yazıyor:

"Tanrıbabacılıktır idealizm. Doğru evet. Ama felsefi idealizm, ('daha doğru olarak' ve 'ayrıca') sonsuz karmaşık olan insani (diyalektik) bilginin nüanslarından biri ile tanrıbabacılığa giden yoldur"[10]

Epistemolojik düzeyde üretilen felsefi tezler, üretildikleri biçimiyle birer hiçtirler ve bu tezler ontolojik düzeyde felsefi ideolojiler olarak varolurlar. Felsefi açıdan din olgusu, felsefenin bu varoluş ilişkisi çerçevesinde incelenebilir, ele alınabilir. Ama, burada ileri sürülen tezler 'yanlış', 'doğru' değil, 'uygun' ya da 'uygun olmayan' şeklindedir. Din sorununun felsefenin temel sorunu olarak belirlenen çerçevede ele alınıp tartışılabileceğine ilişkin yaklaşım bu yönüyle sorunsuzdur. Bir başka açıdan ise sorunludur, çünkü, bu yaklaşım din ile felsefeyi (daha doğru ifadeyle din ile idealizmi) aynılaştırma çabası içinde görünmektedir. Buradan hareketle, idealizmin, idealist felsefenin dinin epistemolojik dayanağını oluşturduğu ve dini sürekli beslediği ileri sürülür.[11] Bu tür bir yaklaşım, din ile felsefe arasındaki ilişkiyi biçim-öz ilişkisi biçiminde görür. Din ile felsefe arasındaki ayrımın kategorik bir ayrım olduğu konusunda ısrarlı olunmalıdır. İdealizm ile din arasındaki bir uygunluk, bir alışveriş ilişkisi, bir felsefe olarak idealizm ile din arasındaki kategorik ayrımı ortadan kaldırmaz. Bir besleme, bir dayanak ilişkisinden sözedilecek ise, idealizm dini değil, din idealizmi besler ve ona ontolojik dayanak teşkil eder.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla