Tekil Mesaj gösterimi
Alt 28.06.2018, 04:56   #3
Yazar
Raya Haq
Forumu İyi Bilen
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 407
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 12
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 11
29 Mesajına 31 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

III.

Marx'ın yazdığı şekliyle din, bu dünyanın genel teorisi, onun ansiklopedik özeti, halkın düzeyine indirgenmiş mantığı oluyor:

"Dine karşı eleştirinin temeli şöyledir: insanı yapan din değil, dini yapan insandır. Gerçi, din, henüz kendi kendini bulmamış olan ya da kendini yeniden yitirmiş insanın kendi hakkındaki duygusu ve kendi hakkındaki bilincidir. Ama insan, dünyanın dışında bir yerlere çekilmiş soyut bir varlık değildir. İnsan, insanın dünyasıdır, devlettir, toplumdur. Bu devlet, bu toplum, dünyanın tersine çevrilmiş bilinci olan dini yaratırlar, çünkü onların kendileri tersine çevrilmiş bir dünyadır. Din bu dünyanın genel teorisi, onun ansiklopedik özeti, halkın düzeyine indirgenmiş mantığı, manevi son point d'honneur (onura dokunan şey), coşkunluğu, ahlaki bakımdan onaylanması, gösterişli bütünleyicisi, evrensel avunması ve haklılığıdır. Din insanın hayali gerçekleşmesidir, çünkü insanın esas gerçeği yoktur. O halde dine karşı mücadele etmek, dolaylı olarak, dinin manevi kokusu olan dünyaya karşı mücadele etmektir. Dinsel sıkıntı bir yandan gerçek sıkıntının ifadesi, bir yandan da gerçek sıkıntıya karşı protestodur. Din aklın içinden atıldığı toplumsal koşulların ruhu olduğu gibi, ezilmiş yaratığın iç çelişkisidir, taş yürekli bir dünyanın ruhudur da. Din halkın afyonudur."[12]

Löwy, Marx'ın yukarıdaki din analizinin sınıfsal olmayan Marksist öncesi bir analiz olduğunu, Marx'ın yukarıdaki metni, Feuerbach'ın öğrencisi olduğu yıllarda yazdığını ve asıl marksist incelemesinin, daha sonra Alman İdeolojisi ile başladığını ifade ediyor. Löwy, Marx'ın, o dönemdeki bakış açısının dini bir klerikal komplo olarak kavrayan Aydınlanma Felsefesinden çok, onu insani varlığın yabancılaşması olarak kavrayan sol Yeni-Hegelcilik tarafından belirlendiğini söylüyor.[13] Doğru olmakla beraber, bunun bir iç ayrım olduğunu, esasen Aydınlanma Felsefesi'ne damgasını vuran şeyin 'Us'un küçülerek 'us'a dönüşmesi ve insanın özne olarak Tanrı'nın yerine konması olduğunu vurgulamak gerekiyor.[14] Marx'ın marksizm-öncesi yazıları, yukarıdakiler de dahil, bu konjonktürel gerçeğin dışında oluşmuyor.

Aydınlanma, insanın insanlığına dönüşü olarak tanımlanıyor. Aydınlanma felsefesi onsekizinci yüzyılda ortaya çıkıyor ve toplumu insan usu ve doğasıyla düzenleme amacını güdüyor. Akıl yoluyla toplumun düzenlenebileceği, Aydınlanma'nın temel savı oluyor. Aydınlanma, gerçekte Tanrı'ya başkaldırıdır; yapının merkezine, Tanrı iradesinin yerine, insan iradesini yerleştirme çabasıdır. Bir başka deyişle, Aydınlanma ile gökyüzündeki Tanrı yeryüzüne indiriliyor ve böylece, insan Tanrı'nın yerine ikame ediliyor. Aydınlanma ile 'yaratılmış insan'dan, 'yaratıcı insan' anlayışına geçiliyor ve insan 'düşünen hayvan' olarak tanımlanıyor.

Artık, evrenin efendisi 'insan'dır. Yöneten, yaratan O'dur. Kısacası, Aydınlanma dönemi bir özneler savaşıdır. Tanrı'nın yerine insan konuyor. Ve buradan yeni bir din, 'insanlık dini" üretiliyor:

"Feuerbach hiçbir zaman dini ortadan kaldırmak istemez, onu yetkinleştirmek ister. Felsefenin kendisi de dine dönüşmelidir. (...) Din, Feuerbach'a göre, şimdiye değin gerçekliğin gerçeksiz bir yansısında -insan niceliklerinin gerçeksiz yansıları olan bir ya da birçok tanrının aracılığında- kendi gerçeğini arayan ve şimdi artık onu doğrudan ve dolaysız olarak sen ile ben arasındaki sevgide bulan, insanların kendi aralarında sevgi ilişkisi, kalb ilişkisidir. Ve işte böylece, Feuerbach'ta, cinsel sevgi eninde sonunda kendi yeni dininin uygulanışının en yüksek biçimi değilse de , en yüksek biçimlerinden biri haline gelir".[15]

Feuerbach'ın sözünü ettiği insan, 'soyut insan'dır. Engels, bu soyut insanı şöyle tanımlıyor:

"Tanrı uzun bir soyutlama sürecinin ürününün kendisi, daha önceki kabile ve ulusların sayısız tanrılarının özünün özüdür. Ve bu nedenle, Tanrının kendisinin bir imgesinden başka bir şey olmayan insan da, gerçek bir insan değildir, o da sayıları pek çok gerçek insanın özünün özüdür, soyut insandır, bu nedenle de o da zihinsel bir imgedir"[16]

Marx bu soyut insanı eleştiriyor, Feuerbach Üzerine Tezler'in dört, altı ve yedincisinde insanı toplumsal ve somut bir biçimde ele alıyor ve yedincisinde şunları yazıyor:

"İşte bu nedenledir ki, Feuerbach, "dinsel duygu"nun kendisinin bir toplumsal ürün olduğunu ve tahlil ettiği soyut bireyin aslında belirli bir toplumsal biçime ait olduğunu görmüyor".[17]

Ve dini, toplumsal-tarihsel ve ideolojik süreçlerin bir sonucu, bir üstyapı kurumu olarak tanımlıyor:

"İnsan beyninin olağanüstü hayalleri bile deneysel olarak saptanabilen ve maddi temellere dayanan, insanların maddi yaşamlarının sürecinden zorunlu olarak doğan yüceltmelerdir. Bu bakımdan ahlak, din, metafizik ve ideolojinin tüm geri kalanı, aynı şekilde bunlara tekabül eden bilinç biçimleri, derhal bütün özerk görünüşünü yitirirler. Bunların tarihi yoktur, gelişmeleri yoktur; tersine, maddi üretimlerini ve maddi ilişkilerini geliştirerek, kendilerine özgü olan bu gerçek ile birlikte hem düşüncelerini, hem de düşüncelerinin ürünlerini değişikliğe uğratan insanların kendileridir. Yaşamı belirleyen bilinç değildir, ama bilinci belirleyen yaşamdır".[18]

Doğa ve toplumsalın öznesinden (Tanrı ya da insan), doğa ve toplumsallığa geçiş sözkonusu oluyor. Din (:Tanrı) toplumsal-tarihsel ve ideolojik süreçlerin bir ürünü olarak anlaşılıyor. Marx ve Engels'in Marksizm-öncesi yazılarını daha sonrakilerden ayırmak gerekiyor. Marx'ın Feuerbach Üzerine Tezler'i bir kopuşa işaret ediyor. Ancak çok sonraları dahi, Marx-Engels'in birçok yazılarında Aydınlama'nın izleri, etkileri devam ediyor. Felsefi pratiği, maddi dünyaya yönelik bir eylem olarak algılayan Klasik Felsefe Geleneği, Marx-Engels ve Lenin'de de etkisini sürdürüyor. Ontolojik dünyanın bir parçası olan 'din' bir tür felsefi pratik olarak algılanıyor. Ve dolayısıyla dine karşı mücadele, materyalizmin doğal sonucu gibi görülüyor. Ve bu doğal sonuç, kimi sol-politikacılarda, yazarlarda politik mücadelenin ya da bilimsel mücadelenin kendisi sayılıyor veya ona dönüştürülüyor: Burjuva radikalizmi.[19] Marx-Engels ve Lenin bu sorunu pratik olarak çözüyorlar; materyalizmin doğal sonucu olan 'dine karşı mücadele'yi felsefe olarak politik düzleme sokmuyorlar. Onların burjuva radikalizminden farkı ve pratik yaklaşımları, sorunun pratik-politik düzeyde gerçekleşmiş çözümü oluyor.

Gökyüzü tanrıları ile yeryüzü tanrıları arasında kategorik bir farkın olmadığı ortaya çıkıyor. Aydınlanma ile gökyüzünden yeryüzüne indirilen Tanrı (din ile birlikte dinin Tanrı'sı), tümüyle ortadan kaldırılıyor.[20] Bundan böyle, insan özne değil, ideolojik özne; düşünen değil, ideolojik hayvan olarak tanımlanıyor.

IV.

Lenin'in din meselesine yaklaşımında bir ikililik göze çarpıyor; Lenin, bir filozof olarak dini tam karşısına alıyor ve onu materyalist bir eleştiriye tabi tutuyor. Dine karşı mücadeleyi aynı zamanda felsefi bir mücadelenin, materyalizm ile idealizm çatışmasının bir parçası olarak görüyor. Öte yandan, politikacı Lenin ise, din olgusuna yaklaşırken sınıf mücadelesinin gereklerini gözönünde bulunduruyor. Politika pratiğinde dine karşı bir tutum içinde olmuyor. Dini-felsefi bölünmelerin sınıf mücadelesine zarar verebileceği noktalarda, onları arka plana itiyor ve hiç önemsemiyor.[21]

Lenin, Marx'ın "Din halkın afyonudur"[22] özdeyişini tekrarlıyor ve onaylıyor:

"Din halkın afyonudur. -Marx'ın bu özdeyişi, din konusunda tüm marksist görüşün köşe taşıdır. Marksizm her zaman bütün modern dinleri ve kiliseler, dinsel örgütlerin her birini ve hepsini, işçi sınıfın sömürülmesine ve sersemleştirilmesine hizmet eden burjuva gericilik araçları saymıştı."[23]

Lenin'e göre, dine karşı mücadelede bulunmak, materyalizmin, felsefi mücadelenin zorunlu bir sonucudur. Bu, soyut, entellektüel bir mücadele değil, sınıf mücadelesi temelinde ve onunla birlikte yürüyen, dinin toplumsal köklerini hesaba katan bir mücadeledir:

"Dine karşı savaşmalıyız -bu bütün materyalizmin, sonuç olarak Marksizmin ABC'sidir. Ama marksizmin ABC'da durup kalmış bir materyalizm değildir. Marksizm daha ileri gider. Der ki: Dine karşı nasıl savaşılır bilmeliyiz, bunun için de yığınlar arasındaki iman ve din kaynağını materyalist bir yolla açıklamalıyız. Dine karşı savaş soyut ideolojik vaazla sınırlanamaz, böyle vaaza da indirgenmemek gerekir. Bu savaş dinin toplumsal köklerini ortadan kaldırmayı amaçlayan sınıf hareketinin somut pratiği ile birleştirilmelidir. Kent proletaryasının geri kesimlerinde, yarı-prometaryanın geniş kesimlerinde ve köylülüğün çoğunluğunda din, etkisini neden sürdürür? Halkın bilgisizliğinden diye yanıtlar burjuva ilerici, köktenci ya da burjuva materyalist. Ve dolayısıyla: "Kahrolsun din, yaşasın tanrıtanımazlık; tanrıtanımaz görüşleri yaymak ana görevimizdir". Marksist ise, bu doğru değildir, der; bu sığ bir görüştür, dar kafalı burjuva yücelticilerin görüşüdür. Bu dinin köklerini yeterince derin açıklamaz; onları materyalist değil, tersine idealist bir yolla açıklar. Modern kapitalist ülkelerde bu kökler aslında toplumsaldır. Bugün en derin din kökü, işçi sınıfının toplumsal olarak ayaklar altına alınmış olması durumu, ve sıradan işçiye en korkunç acı ve en yabanıl işkence ile, savaşlar, depremler vb. gibi olağanüstü olayların çektirdiklerinden bin kat daha zalimcesini her gün, her saat çektiren kapitalizmin gizli güçleri karşısındaki görünüşte tümüyle çaresiz olması durumudur. "[24]

Lenin, dine karşı mücadelenin soyut vaazlarla değil, dinin toplumsal köklerini ortadan kaldırmayı amaçlayan sınıf hareketinin politik pratiği ile birleştirilmesi gerektiğini söylüyor. Kapitalizm koşulları dinin toplumsal köklerini oluşturuyor. Lenin dine karşı mücadelenin anti-kapitalist mücadele ile birleştirilmesinin zorunluluğunu ileri sürüyor. Lenin, dine karşı yapılan bir mücadelede dinin kaynağının maddeci tarzda ele alınması gerektiğini ifade ediyor ve önemli bir uyarıda bulunuyor:

"Hiçbir koşul altında, burjuvazi arasındaki köktenci-demokratların sık sık yaptıkları gibi, dinsel sorunu soyut idealist bir biçimde, sınıf savaşımıyla bağlantısız bir entellektüel sorun olarak koyma yanılgısına düşmemeliyiz."[25]

Engels, Anti-Dühring'de dine karşı savaş açmanın politik bir görev olduğunu söylemenin anarşistçe bir tutum olduğunu belirtiyor. Aynı çerçevede dinin sosyalist toplumda yasaklanması gerektiğini ileri sürenleri kınıyor ve dine karşı böyle bir savaş açmanın Bismark'ı taklit etmek olduğunu ifade ediyor.

Engels, İlk Hıristiyan topluluklarını övüyor, onlar ile işçi sınıfı arasında benzerlikler kuruyor:

"İlkel hıristiyanlığın tarihi, modern işçi hareketiyle ilginç birleşme nokları gösteriyor. İşçi hareketi gibi hıristiyanlık da, başlangıçta, ezilenlerin hareketiydi: ilkin kölelerin ve azatlıların, yoksulların ve haklardan yoksun insanların, Roma tarafından boyunduruk altına alınmış ya da darmadağın edilmiş halkların dini olarak gözüktü. İkisi de işçi sosyalizmi kadar hıristiyanlık da, kölelikten ve yoksulluktan gelecekte bir kurtuluşu bildirirler; hıristiyanlık bu kurtuluşu öte dünyaya, ölümden sonraki bir yaşama, gökyüzüne bırakır; sosyalizm kurtuluşu, bu dünyaya, toplumun bir dönüşümüne yerleştirir. Birileri insan türünün düşmanları olarak, diğerleri hükümetin, dinin, ailenin, toplumsal düzenin düşmanları olarak, her ikisi de kovuşturulur ve kovalanır, üyeleri sürgün edilir ve istisnai yasalara tabi tutulur; bütün baskılara karşın, ve hatta bu baskılar tarafından doğrudan yardım edilerek, her ikisi de başarılı, karşı konulmaz bir biçimde yollarını açarlar ".[26]

Materyalizm ile din arasındaki çatışmanın her koşulda devrim ve karşı-devrim arasındaki mücadeleye denk düşmediği biliniyor. Onyedinci yüzyıl İngilteresi'nde protestan mezhepler mücadelelerinde dini esas alırlarken, Hobbs'un şahsında maddecilik de mutlak monarjinin savunuculuğunu üstlenir. Engels, hıristiyanlığı incelerken, kölelerin dini, Roma İmparatorluğu'nun devlet dini, feodal hiyerarşiye göre biçimlenmiş bir din ve burjuva toplumuna uydurulan bir din olarak hıristiyanlığın aynı hiristiyanlık olmadığını ve onların tarihsel dönüm noktalarına göre oluşan farklı kültürel biçimler olduğunu anlatıyor.

Lenin, Marx ve Engels'i izliyor. Feuerbach Üzerine Tezler'in ikincisinde, "düşüncenin gerçekliği yada gerçeksizliği konusundaki pratikten soyutlanmış anlaşmazlık, tamamıyla skolastik bir sorundur" diyen Marx'ı, Lenin tamamlıyor; din sorununu salt akıl açısından yani sınıf mücadelesinden soyutlayarak ele alıp tartışmanın idealistçe bir yanılgı olduğunu belirtiyor. Lenin "Din halkın afyonudur" diye yazar ve şu soruyu sorar: "Peki durum böyleyse, materyalist dünya görüşü zorunlu olarak tanrıtanımazlığı ve tanrıtanımazlığın propagandasını içerdiği halde, neden programımızda tanrıtanımaz olduğumuzu ilan etmiyoruz? Neden hıristiyanları ve öteki tanrıya inananları partimize almayı reddetmiyoruz?". Lenin sınıf mücadelesinin gerekleri açısından konuya yaklaşıyor ve nedenini yazıyor:

"İşçi yığınları üzerinde sonsuz baskı ve zorbalığa dayanan bir toplumda, dinsel önyargıları yalnızca propaganda yöntemleriyle giderilebilir sanmak aptallık olur. İnsanlığa vurulmuş din boyunduruğunun toplum içindeki ekonomik boyunduruğun yalnızca bir ürünü ve yansıması olduğunu unutmak burjuva darkafalılığı olur. Proletarya, kapitalizmin karanlık güçlerine karşı kendi öz savaşımıyla aydınlatılmazsa, brojürlerin çoğalması ve öğütlerin artması onu aydınlatamaz. Ezilen sınıfın gerçekten devrimci savaşımında yeryüzünde bir cennet yaratma uğruna birlik, bizim için, gökteki cennet konusunda proleter düşünce birliğinden daha önemlidir. Programımıza tanrıtanımazlığımızı koymayışımız, ilerde de koymayı düşünmeyişimiz bundan ötürüdür; hala eski önyargılarının izlerini taşıyan proleterlere partimizle ilişki kurmalarını yasaklamayışımız, yasaklamayı da düşünmeyişimiz bundandır. Biz, hep bilimsel dünya görüşünü öğütleyeceğiz; ve bizim için, her türden 'Hıristiyanlar'ın tutarsızlığı ile savaşmak esastır. Ama bu dinsel sorunun hiç de ait olmadığı baş yere yükseltilmesi anlamına gelmez; bu ekonomik gelişmenin gidişi içinde bütün politik önemleri yitip gidecek, çöp gibi süpürülüp atılacak olan üçüncü sınıf kanılar ya da anlamsız düşünceler yüzünden, gerçekten devrimci ekonomik ve politik savaşımın güçlerini dağılmaya bırakmamız gerektiği anlamına gelmez. (...) Devrimci proletarya, devletin ilgili olduğu alanda, dini gerçekten özel bir iş yapmayı başaracaktır. Ve ortaçağ küfünden arıtılmış bu politik sistemde, proletarya, ekonomik köleliği, insanlığın dinsel aldatılmasının gerçek kaynağını ortadan kaldırmak için geniş ve açık bir savaşım sürdürecektir."[27]

Marx-Engels ve Lenin'in pratik-politik düzeyde farklı açılımlar getirdiği görülmektedir. Pratik-politik düzeyde dine karşı mücadele pratik-politiğin gereklerine uygun olarak geliştirilmek durumundadır. Gerçek sınıf mücadelesini bölen her türlü 'soyut, teorik gerçek', sınıf mücadelesinden dışlanmıştır. Bir üstyapı kurumu olan dinin aşılması, sınıf mücadelesinin sonuçlarında aranmıştır.

Marx, Engels ve Lenin'in Aydınlanma'ya ve onun filozof ve politikacılarına söylediği şudur: Felsefi mücadele felsefi, politik mücadele politiktir; birbirlerine indirgenemezler.Felsefi mücadele, politik mücadelenin yerine geçirilemez. Dine karşı mücadele ile dinsel bölünmeleri kışkırtmak ve onları ortaya çıkarmak, politik mücadelede sınıfı böleceğinden tam bir safdilliktir ve kabul edilemez.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla