Go Back   Aleviweb.com - Alevi Alevilik ve Aleviler Forumu > Aleviler ve Alevilik > Alevilik Tarihi

Alevilik Tarihi Alevi toplumunun tarihi, tarihsel olaylar, kişiler, durumlar, değerlendirmeler

Cevapla
 
Seçenekler Arama Stil
Alt 19.06.2015, 11:29   #11
Yazar
**Yorum**
Haymatlos
 
**Yorum** - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 15.11.2006
Bulunduğu yer: Lukka
Yaş: 38
Mesajlar: 9.007
Memleket: SİVAS
Cinsiyet:
**Yorum** - MSN üzeri Mesaj gönder
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 50
İtibar Puanı: 2395
**Yorum** itibar puanıyla anlatılamayacak bir itibara sahip**Yorum** itibar puanıyla anlatılamayacak bir itibara sahip**Yorum** itibar puanıyla anlatılamayacak bir itibara sahip**Yorum** itibar puanıyla anlatılamayacak bir itibara sahip**Yorum** itibar puanıyla anlatılamayacak bir itibara sahip**Yorum** itibar puanıyla anlatılamayacak bir itibara sahip**Yorum** itibar puanıyla anlatılamayacak bir itibara sahip**Yorum** itibar puanıyla anlatılamayacak bir itibara sahip**Yorum** itibar puanıyla anlatılamayacak bir itibara sahip**Yorum** itibar puanıyla anlatılamayacak bir itibara sahip**Yorum** itibar puanıyla anlatılamayacak bir itibara sahip
**Yorum** - MSN üzeri Mesaj gönder

Ettiği Teşekkür: 4.657
3.480 Mesajına 6.756 Kere Teşekkür Edlidi


Delicious

Alıntı:
haziran_AW Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
yanlı çarpıtmadan kasıt ideolojik eksende anlaşılmalıdır.alisiz alevilik yaratma,alevileri islamdan uzaklaştırma çabalarının ürünüdür.

deyişlerimizde yazanların edebi sanatlarla alakası vardır.benzetme yapılmıştır,abartma yapılmıştır vs.ama illa da okunduğu gibi bir anlam çıkarılmamalıdır.öyle yazmıştır başka bir şey anlatıyordur.kimi de aynen yazdığını anlatmıştır.sevdiği kadının melek olduğunu yazan bir şaire ne diyeceğiz.peygamber için yazılmış naatlar var mesela.kimi öyle abartmış ki nerdeyse muhammed Allah diyeceğiz.ama ne olursa olsun deyişlerimizde m.ö 2000'lerden değil islamın alisinden,ömerinden,zülfikardan bahsedilir.luvilerden,firiglerden,ana tanrıça ma'dan bahsedilmez.
Dogmalar ile hareket ederek araştırma yapılmaz. Yapılan araştırmaya da katkı sunulamaz. Devlet eli ile yozlaştırılmış, evrilmiş ve asimile edilmeye çalışılmış bir inancın, aslında ne olduğunu yada ne olabileceğini irdelemek, Alevi geleneğinin bilime ve araştırmalara verdiği önemin ürünüdür.

Ama kabulleniş olarak tabir edeceğimiz durum ise, mevcut düzenin bize verdikleri ile yetinerek, körü körüne savunucu olmak ile eş anlamlıdır. Alevi geleneğinin araştırma , yüksek kültür düzeyi hedefi ve Kamil olma yolunda ilerleme ritüellerinden uzaklaşmaktır.

Elimizde çokça yazılı kaynak olmadığı zaman, tarihte ki benzeşmelerden yararlanmak ta bir yöntemdir.

Mesela M.Ö 2000 yıllarında, Anadolu da bir Luvi halkı vardır. Hititlerle beraber var olmuşlar, ancak biraz Hititlerin gölgesinde kalmışlar, biraz da kendileri böyle olmasını istemişler. Hatta araştırmacılar tarafından gizemli halk olarak ta adlandırılırlar. Çok önemli bir uygarlık oldukları ve bu uygarlığın evrenin, yeryüzünün ve insanlığı n var oluşuna ilişkin çok önemli bilgilere sahip olduğu yeni yeni anlaşılmaya başlandı. Luvilerin orta güney ve güney doğu Anadolu'nun geniş kesimlerinde ve batı Anadolu da yaşam sürdürdüklerine dair ayrıntılı kanıtlar mevcuttur. Hatta Luvi dilinin günümüz Türkçesin de dahi yer bulduğunu belgeleyen araştırmalar mevcuttur. Bir kaç örnek verebiliriz.

Anni = Anne
Pati = Adım
Atti = Dışarısı

Bugün küçük bir çocuğa veya bebeğe dışarıya çıkıp, gezmek, dolaşmak anlamında “hadi attaya gidelim” dediğimizde, “atta” kelimesinin Luvi dilindeki “atti” den geldiğini öğrenmek ilginç. Anne kelimesinin ise M.Ö 2000’lerden bile eski tarihlerde, Anadolu’da kullanılan Luvi dilinden geldiğini görmek daha da ilginç. Luvilerin bilinenden daha da üstün bir uygarlık olduğunu göstermeye devam ediyor. Anlaşıldığına göre Anadolu’nun bilinen bu ilk uygarlığı, herkesten ve herşeyden (Örneğin Yunanlılardan ve Helen kültürüne ait tüm uygarlıklardan) önce Anadolu’daydı ve herşeyiyle bugün bile izlerini taşıdığımız bir uygarlık kurmuşlardı. Anadolulu annelerin bugün bebekleriyle kurduğu ilk kelimelerin Luvi dili kökenli olması Luvi uygarlığının nasıl bir uygarlık olduğunu göstermektedir. Bu müthiş bir mirastır ve Anadolu topraklarına dikilmiş en güçlü sözlü anıtlardan birisidir. Bu tüyler ürpertici bir tarihe dayanan çok ama çok eski bir kalıntıdır.

Esas konumuza dönecek olursak,

“Luvi” kelimesinin ta kendisine. “Luvi kelimesi” Hitit ve Luvi dilinde “ışık insanı” anlamına geliyordu. Bu kelimenin kökeni de Luvi dilindeki “Lu” yada “Luw” dan gelmektedir. “Lu” Luvi dilinde “ışık, pırıltı, ışıldamak, aydınlık, aydınlanmak” anlamına geliyordu. Bu sözcük daha sonra birçok dile de geçerek varlığını sürdürmüştür. Bakın size birkaç güzel örnek daha vermek istiyorum;

Likya dilinde Lu(w); Işık
Hitit dilinde Lukk; Aydınlanmak
Latince Lux; Işık
Ermenice Luys; Işık
İngilizce Light; Işık
Fransızca Luire; Işık
Almanca Licht; Işık

Alevilerin Işık taifesi ismine nasılda birebir benzemektedir. Bugün ki tarihi arşivlerde dahi Işık taifesi net bir şekilde görülmektedir. Hatta Osmanlı arşivlerinde yer alan bu zümrenin katledildiği, öteki olarak gösterildiği, yasaklı ve yanlış bir toplum olduğu bilinmektedir.

Likyalıları da ele almadan geçmek olmaz, Likyalılar tarih sahnesine ilk kez Anadolu’yu Mısırlılar’a karşı savunmak için Hititlilerin saflarında yeraldıkları Hitit-Mısır savaşında çıkarlar. Ve “Likya” ismi tarihte ilk kez, Hititliler ve Mısırlılar arasında yapılmış Kadeş Antlaşmasına ait metinlerde geçer. Bu metinler Kadeş antlaşmasına ait kil tabletlere kazınmış metinlerdir. Likya kelimesi bu tabletlerde Hititçe bir kelime olan “Lukka” olarak yazılıdır. Çünkü Likya, Hitit dilinde “Lukka” yani “ışık ülkesi”, “aydınlık ülkesi” anlamına gelmektedir.Ve buradan hareketle Likya Uygarlığının da Luvilerle büyük bağlantıları olduğuna ulaşırız. Diğer yandan, Likya dilinin (Likçe) de henüz çözülemediğine ve çözülebilen kısmının Luvi diliyle büyük benzerlikleri olduğuna, son olarak Patara’da bulunan büyük Patara Yol Kılavuz Anıtının (Miliarium Lyciae) 4 dilde yazıldığına ve bu dillerden bir tanesinin de Luvi dili olduğuna dikkat çekmek isterim.

Bu durumda,

Katli vacip bir toplum olduklarında isim değiştirmek kaydı ile günümüzde ki Alevi ismini almış olmaları kuvvetle muhtemeldir.

___________________İMZA___________________
Oy Vermek Bir Şeyleri Değiştirseydi Yasaklanırdı!


[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
**Yorum** Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
**Yorum** Kullanıcısına bu mesajı için 3 üye teşekkür etti:
Amistofes (19.06.2015), aris (19.06.2015), haziran_AW (19.06.2015)
Alt 19.06.2015, 11:53   #12
Yazar
haziran_AW
yorgun savaşçı
 
haziran_AW - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Bilgiler
Space Invaders Champion! Pacman Champion! Breakout Champion! Castle Defend Champion! Balloon Bomber Champion!
Tournaments Won: 1

Üyelik tarihi: 30.11.2006
Bulunduğu yer: ANKARA
Mesajlar: 3.603
Memleket: AMASYA
Cinsiyet:
haziran_AW - MSN üzeri Mesaj gönder
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 96
İtibar Puanı: 1415
haziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı var
haziran_AW - MSN üzeri Mesaj gönder

Ettiği Teşekkür: 3.577
1.695 Mesajına 3.780 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

bunlar tarihte okuduğumuz bilgiler.son zamanlarda erdoğan çınar bu tezi hararetle savunmaktadır.dergahın sırrı kitabında ayrıntıları ile anlatmaktadır.dün akşam kitaba yeniden dönerek aldığım notları gözden geçirdim.yani yeni bir şey yazmıyorsunuz.ben bunlara itiraz etmiyorum.çok doğaldır.anadolu herhalde bir çok medeniyete ev sahipliği yapmıştır.belki dediğiniz gibi aleviler luvilerden de geliyor olabilir.ama ben bu güne bakıyorum.bölge müslümanlaşmış,bir çok medeniyet islamla tanışmış,yeni dini ve peygamberini kabul etmiş.alevilerin bundan etkilenmediğini söylemek olmaz diye düşünüyorum.çünkü örnek verdiğiniz her deyiş aliye çıkıyor,islama çıkıyor.çok da fazla uzatmak istemiyorum.yukarıda uzun uzun tüm sorulara cevap niteliğinde dogmalardan sıyrılarak mantıklı açıklamalarını yaptım.hiç de öyle kulak dolgusu,bilimsellikten uzak açıklamalar da değil.bence siz kafanızda yarattığınız ön yargılardan biraz sıyrılın.çünkü bizleri her ne kadar resmi devlet öğretisine bağlı kalmakla suçlasanızda malesef gerçekleri yansıtmyor.burada yazdıklarımı bu güne kadar hiç bir devlet okulunda öğrenmedim.kimse bana bunları zorla dayatmadı.yok öyle devlet millet.önce mantığım,sonra okuyup araştırdıklarım.tek kaynak da değil,her ideolojiden,her devirden okuyup inceliyorum.benim tarihim,benim köklerim çünkü.neyse kendimi yeteri kadar anlatabildiğimi düşünüyorum bundan sonrası tekrar olacaktır.sizleri sıkmak istemem.

___________________İMZA___________________
zaman her zaman haklı çıkarmıştır beni.dile kolay 10 yıl oldu bu imzayı atalı.

yılandan korkmam yalandan korktuğum kadar(korkmadım)

nokta kadar menfaat için,virgül gibi eğilme(eğilmedim)

http://hizliresim.com/Po3PZ6][img]http://i.hizliresim.com/Po3PZ6.png

haziran_AW Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
haziran_AW Kullanıcısına bu mesajı için 3 üye teşekkür etti:
**Yorum** (19.06.2015), Amistofes (19.06.2015), aris (19.06.2015)
Alt 19.06.2015, 13:28   #13
Yazar
aris
Tecrübeli Üye
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 15.06.2015
Mesajlar: 92
Memleket: OUT OF TURKEY
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 15
İtibar Puanı: 32
aris iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 280
61 Mesajına 112 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Alıntı:
haziran_AW Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
bunlar tarihte okuduğumuz bilgiler.son zamanlarda erdoğan çınar bu tezi hararetle savunmaktadır.dergahın sırrı kitabında ayrıntıları ile anlatmaktadır.dün akşam kitaba yeniden dönerek aldığım notları gözden geçirdim.yani yeni bir şey yazmıyorsunuz.ben bunlara itiraz etmiyorum.çok doğaldır.anadolu herhalde bir çok medeniyete ev sahipliği yapmıştır.belki dediğiniz gibi aleviler luvilerden de geliyor olabilir.ama ben bu güne bakıyorum.bölge müslümanlaşmış,bir çok medeniyet islamla tanışmış,yeni dini ve peygamberini kabul etmiş.alevilerin bundan etkilenmediğini söylemek olmaz diye düşünüyorum.çünkü örnek verdiğiniz her deyiş aliye çıkıyor,islama çıkıyor.çok da fazla uzatmak istemiyorum.yukarıda uzun uzun tüm sorulara cevap niteliğinde dogmalardan sıyrılarak mantıklı açıklamalarını yaptım.hiç de öyle kulak dolgusu,bilimsellikten uzak açıklamalar da değil.bence siz kafanızda yarattığınız ön yargılardan biraz sıyrılın.çünkü bizleri her ne kadar resmi devlet öğretisine bağlı kalmakla suçlasanızda malesef gerçekleri yansıtmyor.burada yazdıklarımı bu güne kadar hiç bir devlet okulunda öğrenmedim.kimse bana bunları zorla dayatmadı.yok öyle devlet millet.önce mantığım,sonra okuyup araştırdıklarım.tek kaynak da değil,her ideolojiden,her devirden okuyup inceliyorum.benim tarihim,benim köklerim çünkü.neyse kendimi yeteri kadar anlatabildiğimi düşünüyorum bundan sonrası tekrar olacaktır.sizleri sıkmak istemem.
sayın haziranın da söylediği doğrudur.Alevilik insanlığın ayağa kalktığı kadim bir evreden de gelmiş olsa bugün itibariyle islamın peygamberi ve halifesi ali etkisinde kalarak kendini burda var etmiş ve dönüşmüştür.
Bu dönüşüm sonucun da alevi canlarımız islamın baskısı altında kendilerini ifade edemeyerek veya büyük bedeller ödeyerek toplumsal algıda dışlanan bir kesim olagelmiştir.
Peki aleviliğin nerden geldiği ve ne olduğu neden önemli?
Daha önce bir çok forum sayfasında tartıştık.İslam'ın içine giren aleviler biz islamın özüyüz dediği oranda milyarlarca müslümanın inancını da sorgulamış
ve yanlış olduğunu beyan etmiş oluyor.Buda toplumsal yelpazede erkler tarafından kullanılan bir olguya dönüşüyor,birileri sürekli bu olguyla oynayabiliyor.Biz ramazan tutmuyoruz sonra kalkıp kuranda ramazan yok diyoruz.Bu doğru da olabilir ama milyarlarca insan inanıyor ve bu ritüeli gerçekleştiriyor.Bunu demeye hakkımız varmı?
Elimizdeki hangi bulgularla bunu söylüyoruz?
Namaz kılmıyoruz.kalkıp kuranda şu yok bu yok diyebiliyoruz.
Biz kuranı hangi bilimsel metodlarla inceleyip bu kanate varıyoruz?
Sözel gelenekten hareketle bu kanıya varıyoruz,bu doğruda olabilir ama dediğim gibi milyarlarca insan bunun tersini idda ederken bizim bu tavrımız antidemokratik değilmidir?Bırakalım bu savları islam islam gibi kalsın
ya kuran nediyorsa ona uyalım.
yada biz bunu kabul etmiyoruz deyip kendi inancımızı ayrıştıralım islamdan
bu işin başkaca da yolu yok.
Bunun dışındaki her tutum çatışmayı besleyeceği gibi kullanılmaya müsait
ortamda yaratacaktır.
Kaldıki bizim cemimiz var
12 hizmetimiz var
4 kapı 40 makamımız var
kabemizde insan başka dine ne hacet?

aris Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
aris Kullanıcısına bu mesajı için 2 üye teşekkür etti:
Amistofes (19.06.2015), haziran_AW (19.06.2015)
Alt 19.06.2015, 17:50   #14
Yazar
Ferhat Güneyli
Kontrollü Üye
 
Ferhat Güneyli - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 30.03.2015
Mesajlar: 481
Memleket: SİVAS
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 0
İtibar Puanı: 304
Ferhat Güneyli sevilen bir üyeFerhat Güneyli sevilen bir üyeFerhat Güneyli sevilen bir üyeFerhat Güneyli sevilen bir üye

Ettiği Teşekkür: 452
249 Mesajına 425 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Alıntı:
aris Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
sayın haziranın da söylediği doğrudur.Alevilik insanlığın ayağa kalktığı kadim bir evreden de gelmiş olsa bugün itibariyle islamın peygamberi ve halifesi ali etkisinde kalarak kendini burda var etmiş ve dönüşmüştür.
Bu dönüşüm sonucun da alevi canlarımız islamın baskısı altında kendilerini ifade edemeyerek veya büyük bedeller ödeyerek toplumsal algıda dışlanan bir kesim olagelmiştir.
Peki aleviliğin nerden geldiği ve ne olduğu neden önemli?
Daha önce bir çok forum sayfasında tartıştık.İslam'ın içine giren aleviler biz islamın özüyüz dediği oranda milyarlarca müslümanın inancını da sorgulamış
ve yanlış olduğunu beyan etmiş oluyor.Buda toplumsal yelpazede erkler tarafından kullanılan bir olguya dönüşüyor,birileri sürekli bu olguyla oynayabiliyor.Biz ramazan tutmuyoruz sonra kalkıp kuranda ramazan yok diyoruz.Bu doğru da olabilir ama milyarlarca insan inanıyor ve bu ritüeli gerçekleştiriyor.Bunu demeye hakkımız varmı?
Elimizdeki hangi bulgularla bunu söylüyoruz?
Namaz kılmıyoruz.kalkıp kuranda şu yok bu yok diyebiliyoruz.
Biz kuranı hangi bilimsel metodlarla inceleyip bu kanate varıyoruz?
Sözel gelenekten hareketle bu kanıya varıyoruz,bu doğruda olabilir ama dediğim gibi milyarlarca insan bunun tersini idda ederken bizim bu tavrımız antidemokratik değilmidir?Bırakalım bu savları islam islam gibi kalsın
ya kuran nediyorsa ona uyalım.
yada biz bunu kabul etmiyoruz deyip kendi inancımızı ayrıştıralım islamdan
bu işin başkaca da yolu yok.
Bunun dışındaki her tutum çatışmayı besleyeceği gibi kullanılmaya müsait
ortamda yaratacaktır.
Kaldıki bizim cemimiz var
12 hizmetimiz var
4 kapı 40 makamımız var
kabemizde insan başka dine ne hacet?
Aris can önce merhaba...

Konunun tartisilmasi iyi bir sey. Burayi ehli sünnetin de okudugunu biliyoruz. Onlarin tartisma platformlarinda Islamlik karsiti hic bir konuyu tartisamiyorlar, yalnizca ic tartismalara aciklar. O nedenle ülkemiz toplumlarinin bir bütün olarak Dogru bilgilendirilmesi bizim de sorumluluklarimizdan biri.

Tartisma ya da polemik denilince "satasma", "catisma", "yarisma" anlasiliyor; ancak tartisma ilkeler ile yapilirsa aydinlanma eylemi olur, catisma olmaz. Bu acidan önce rahat olmani isterim.

Aleviligin Sünnilikten fiilen ayrildigi tarih, Sah Imam Hüseyin'in "Artik Islamla vedalasmak gerekir, zira Islam Yezit gibi bir yöneticiye dücar olmustur." sözünü söyledigi tarihtir. Bunun sakasi yoktur, uzlasma olanagi da yoktur. Eger olsaydi yaklasik 1400 yil icinde bir yol bulunur ve uzlasilirdi. Sünni mezheplerin kabul edemedigi gerceklik budur. Bir evde dogduk belki ve kardestik ama ayrildik... Bu kadar basit... Konu yalnizca ritüllerin degisik eda edilmesiyle meydana gelmis bir ayrilik degildir; basta siyasal anlayis olmak üzere, felsefe, yasam projeleri, tarih, sanat, inanc, hukuk gibi üstyapi kurum ve kuramlarinin tamaminda temelden ayriyiz. Bunu "gelin birleselim" diye hayalci, uygulamasi zor bir yaklasimla küllemek hem olanaksizdir, hem de gereksizdir. Onun yerine taraflarin biribirlerinin varligini tanimasi, kendi sahalarinda islerine karismamalari, karsilikli saygi ve ortak yönlerde is birligi daha yararlidir.

Islam, sözcük anlamda "baris" demek. Ancak bilindigi gibi sözcük anlaminin boyutlarini cok asarak din, siyaset ve ekonomi olmustur Islam, cok degisik yelpazelerde sayisiz mezhep ve anlayislara sahiptir, "baris" olma iddiasini sürdüremeyecek denli de kanli catismalarin icinde yer almistir. Bu gün Islam denildiginde Sünnilik anlasilmaktadir -ki sizin de baska arkadaslarimizin da dile getirdiginiz gercek budur. Islamin gözüyüz iddiasi dayanaksiz ve gülünctür, "biz gözüyüz, siz de ceperisiniz" gibi bir anlam tasimaktadir. Bu da Sünniligin Islam, yani baris oldugunu dolayli yoldan söylemek demektir. O Zaman adama sormazlar mi "sen gözüysen ceperini neden ayri tutuyorsun, kolkola girsen, bagrina bassan daha iyi degil mi? diye" Simdi Islamin gözünden gelen arkadaslarin kac Ebu Suudu, Muaviye'yi, Kuyucu Murat'i, kac Yavuz'u, Kanuni'yi yahut kac Cüppeli Ahmet'i bagirlarina basabileceklerini bilmek olanaksiz; ancak bilinen sudur ki iki büyük inanc toplulugunun (Alevilik ile Sünnilik) inanc anlayislari kökten ve temelden biribirlerinden ayridir. Herkesin bu esas üzerinden hareketle biribirlerine saygi göstermesi zorunlugu vardir. Özellikle Sünni mezheplerin taraftarlari yahut baglilari tarihsel sürecte cok saldirgan bir yol izlemislerdir, bu saldirganlik bu gün bile "neden oruc tutmuyorsun" diye baska insanlari darp ederek sürebilmektedir. Bu saldirganligin nedeni ve kaynagi ne olursa olsun, saldiri ve imha yöntemleri kabullenilemez ve derhal son bulmasi toplumsal baris acisindan bir zorunluluktur. Cünkü Alevilik ne tarihte ne de bu gün "benim yaptigimi yapacaksin, benim inandigima inanacaksin" diye hic kimseye saldirmamistir.

Ferhat Güneyli Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Ferhat Güneyli Kullanıcısına bu mesajı için 4 üye teşekkür etti:
**Yorum** (19.06.2015), Amistofes (19.06.2015), aris (21.06.2015), hüsamkuzu (22.07.2015)
Alt 19.06.2015, 19:22   #15
Yazar
haziran_AW
yorgun savaşçı
 
haziran_AW - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Bilgiler
Space Invaders Champion! Pacman Champion! Breakout Champion! Castle Defend Champion! Balloon Bomber Champion!
Tournaments Won: 1

Üyelik tarihi: 30.11.2006
Bulunduğu yer: ANKARA
Mesajlar: 3.603
Memleket: AMASYA
Cinsiyet:
haziran_AW - MSN üzeri Mesaj gönder
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 96
İtibar Puanı: 1415
haziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı varhaziran_AW görkemli bir forum yaşantısı var
haziran_AW - MSN üzeri Mesaj gönder

Ettiği Teşekkür: 3.577
1.695 Mesajına 3.780 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

sünnilere islamı öğretmek düşüncesi sizlere nasıl geliyor peki.unuttukları,değiştirdikleri sevgi ve hoş görüden uzaklaştıkları islamı öğretmek.bu sebeple diyorum ki anlamı sevgi olan islamı biz yaşıyoruz.ben islamı savunurken sünni islamını asla ama asla kabul etmiyorum.dikkat ederseniz illa namaz kılın,oruç tutun gibi bir dayatmamda söz konusu olmamıştır.sünnilerinde alevilerinde iman esasları,ibadet şekilleri beni ilgilendirmez.mesela bu alevice bir yaklaşımdır bana göre.kişi ile allah arasındadır,kimseyi ilgilendirmez.ama görüyorum ki tartışmaya katkı sağlayan arkadaşlar daha allahı bile kabul etmiyorlar.bende içinde allahın olmadığı bir inancın alevilik olamayacağını söylüyorum.

bu arada,islami sitelerde buna benzer bir konunun tartışılamayacağını düşünüyorsunuz,ama burada tartışırkende hiddetleniyorsunuz.bizleri sünni islamcılarla bir tutmaya hazırsınız.bence sizler biraz rahat olun.kendi içimizde tartışıyoruz,aramızda yabancı yok.

___________________İMZA___________________
zaman her zaman haklı çıkarmıştır beni.dile kolay 10 yıl oldu bu imzayı atalı.

yılandan korkmam yalandan korktuğum kadar(korkmadım)

nokta kadar menfaat için,virgül gibi eğilme(eğilmedim)

http://hizliresim.com/Po3PZ6][img]http://i.hizliresim.com/Po3PZ6.png

haziran_AW Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 19.06.2015, 19:41   #16
Yazar
**Yorum**
Haymatlos
 
**Yorum** - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 15.11.2006
Bulunduğu yer: Lukka
Yaş: 38
Mesajlar: 9.007
Memleket: SİVAS
Cinsiyet:
**Yorum** - MSN üzeri Mesaj gönder
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 50
İtibar Puanı: 2395
**Yorum** itibar puanıyla anlatılamayacak bir itibara sahip**Yorum** itibar puanıyla anlatılamayacak bir itibara sahip**Yorum** itibar puanıyla anlatılamayacak bir itibara sahip**Yorum** itibar puanıyla anlatılamayacak bir itibara sahip**Yorum** itibar puanıyla anlatılamayacak bir itibara sahip**Yorum** itibar puanıyla anlatılamayacak bir itibara sahip**Yorum** itibar puanıyla anlatılamayacak bir itibara sahip**Yorum** itibar puanıyla anlatılamayacak bir itibara sahip**Yorum** itibar puanıyla anlatılamayacak bir itibara sahip**Yorum** itibar puanıyla anlatılamayacak bir itibara sahip**Yorum** itibar puanıyla anlatılamayacak bir itibara sahip
**Yorum** - MSN üzeri Mesaj gönder

Ettiği Teşekkür: 4.657
3.480 Mesajına 6.756 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Alıntı:
bu sebeple diyorum ki anlamı sevgi olan islamı biz yaşıyoruz.
Egemen kesim azınlığı Heterodoks görür ama azınlık kendisini ortodoks olarak tanımlar. Tarihi bir ironidir, değişmez.

___________________İMZA___________________
Oy Vermek Bir Şeyleri Değiştirseydi Yasaklanırdı!


[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
**Yorum** Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
**Yorum** Kullanıcısına bu mesajı için teşekkür eden üyeler:
aris (21.06.2015)
Alt 19.06.2015, 22:57   #17
Yazar
Amistofes
Forumla Bütünleşmiş
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 06.06.2008
Mesajlar: 2.456
Memleket: İSTANBUL
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 71
İtibar Puanı: 639
Amistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üye

Ettiği Teşekkür: 5.807
1.202 Mesajına 2.257 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Alıntı:
haziran_AW Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
sünnilere islamı öğretmek düşüncesi sizlere nasıl geliyor peki.unuttukları,değiştirdikleri sevgi ve hoş görüden uzaklaştıkları islamı öğretmek.bu sebeple diyorum ki anlamı sevgi olan islamı biz yaşıyoruz.ben islamı savunurken sünni islamını asla ama asla kabul etmiyorum.dikkat ederseniz illa namaz kılın,oruç tutun gibi bir dayatmamda söz konusu olmamıştır.sünnilerinde alevilerinde iman esasları,ibadet şekilleri beni ilgilendirmez.mesela bu alevice bir yaklaşımdır bana göre.kişi ile allah arasındadır,kimseyi ilgilendirmez.ama görüyorum ki tartışmaya katkı sağlayan arkadaşlar daha allahı bile kabul etmiyorlar.bende içinde allahın olmadığı bir inancın alevilik olamayacağını söylüyorum.

bu arada,islami sitelerde buna benzer bir konunun tartışılamayacağını düşünüyorsunuz,ama burada tartışırkende hiddetleniyorsunuz.bizleri sünni islamcılarla bir tutmaya hazırsınız.bence sizler biraz rahat olun.kendi içimizde tartışıyoruz,aramızda yabancı yok.
Sn. Hazıran Aw
Umarım sunulan linkte ki ben nacizane bu şekilde Allah'ı biliyorum ! Lütfen farklı anlaşılmasın !
Aleviliğin Tanrı İnancı
Gösterim: 7352 Yazdır PDF
Aleviliğin Tanrı İnancı ve Ali Tanrısallığı

İsmail Kaygusuz

Halife Osman (644-656) döneminde gulat ve guluvlar (taşkın/azgın ve aşırılar) adı verilen Ali tanrısallığı inancıyla başlayıp; bölgesel din, inanç ve felsefi akımlardan bazı öğelerle birleşerek sürekli yenilenen, değişik adlarla yönetimlerin resmi dinine (Ortodoks İslam ilkelerine) aykırı ve çoğu kez karşıt gelişen Heterodoks akımları ayrıntılarıyla bilmemesi olanaksızdır. 12.yüzyılın başlarında yazılmış Şahristani’nin El Nihal-el Milal’ında anlatılan 100’e yakın heterodoks gruptan %90’ı insan biçimli Tanrıya inanma (antropomorfist) ve Ali-Ehlibeyt tanrısallığını temel alan batıni-Alevi kümeleşmelerdir. Özel¬likle İmam Bakır (ö.740) ve İmam Cafer (ö.765) çevre-sindeki bu proto-Alevi kümeleşmelerin büyük bir bölümü, insan biçimli Tanrı, Ali-Ehlibeyt tanrısallığı, İnsan-Tanrı birliği kavramları, düşünce ve inançlarını Kuran’ın batıni (ésotérique) yorumlarından çıkarmışlardır.
İşte kökeni bu erken heterodoks akımlara dayanan, onların batıni inançlarından kaynaklanan Anadolu Alevi¬liği(-Bektaşiliği), Ortodoks İslam (Sünni) inancına aykırı bir Tanrı ve tapınma anlayışına sahiptir.

Hacı Bektaş Veli, “Makalat”ta kendisine bağlı olanların Tanrı anlayışı ve tapınmalarının özünü gösteriyor:

“…Amma, muhiblerin ( sevenlerin) taatı (ibadetleri) münacaattır (yalvarmak, dua etmektir), seyirdir (Hakka doğru yolculuk), müşahededir (Hakkı gözlemek), arzularına ermektir. Ve Çalap Tanrıyı bulmaktır. Ve kendulerin yavu kılmaktır (Tanrıyla birleşip kendini yitirmek)… Ve halleri birüküb bir olmaktır (Tanrıyla bir olmak, tanrılaşmaktır). Bunların dahi hemandır (Bunlarda dahi ancak bu inanç-ibadet vardır)…Eger muhiblere sorsalarkim, Tanrıyı nice bildiniz? Pes, muhibler cevap verelerkim: kendü özümüzden bildik ve hem kendü özümüzü Çalap Tanrıdan bildik (kendi özümüzde Tanrıyı, Tanrıda da kendimizi bildik,” (agy, s.32, 36, 73).

Sünni tasavvufunda Tarikat son kapıdır ve o kapıdan öteye geçemezler. Geçen dinden çıkar, Tanrıya şirk koştuğuna inanılır. Çünkü ötede ‘ben’ yoktur, ‘biz’ vardır; daha da ötede, yani Hakikat kapısında ‘ben ve biz’ de yoktur, ‘sen’ diye hitabettikleri ‘O’ vardır ve O’nunla birleşilir Hacı Bektaş’ın yukarıda söylediklerine Sünni inancı dinsizlik demektedir, çünkü kendisine aykırıdır. Oysa Alevi inancında Tanrı anlayışı budur.

Örneğin Kaygusuz Abdal’ın Tanrı inancı da maddeci panteizmden başkası değildir. O, vahdet-i vücud ’dan (vücut birliği) Vahdet-i mevcud ’a (varlık birliği) uzanan çizgi üzerinde yürümekte:

“Evvel ü ahir menem...Cümleye Mabud (Tanrı) benem, Kabe benem put benem; Alem külli vücudumdur vücudum, Özüm özüme kıluram sücudum (yani secdeleri, tapınmamı kendime yaparım). Eşya-yı mahluk Halik’ten ayrı degüldir(yani yaratılmış nesneler-maddeler, yaratıcısıyla birdir; ayrı olamaz, herşey Tanrıdır.)”
diyerek Madde-Tanrı birliği düşüncesine, yani tam anlamıyla Pantheism
(pan=pan, Theos=Qeos’tan, ‘Herşey Tanrıdır’ anlamına gelir) inancına ulaşmaktadır.

Kaygusuz’un aşağıda yapıtlarından yaptığımız kısa karşılaştırmalı alıntılar dikkatli okunduğunda, hiçbir yoruma gerek kalmadan kısaca vurguladığımız inanç özellikleri rahatlıkla anlaşılacaktır. Hacı Bektaş Veli’nin söylediklerinin başka sözlerle anlatımı ve genişletilmesidir:

“...Hak ile kul arasındaki hicap (örtü) kulun, kendisidir. Allah zerreden güneşe katreden ummana kadar her yerde dopdolu...İnsan vücudunun hareket ve cümbüşü Haktır. Onsuz eşya deprenmez...Hakkı aramak ayrılığa tanıklık vermek demek olur. Çünkü Allah bütün yaratılmış eşyada mevcuttur. Hakkı hazır görenler , Haktan gayri iş işlemezler. Bütün ibadetlerin aslı Hakkı hazır görmektir. Vacip olan, Allah’ı bulmak için herkesin kendisine yönelmesidir.” Kaygusuz Abdal, Dilguşa (Gönüle Ferahlık Veren) yapıtından)

“Yine Resulullah Sallallahü Aleyhi vesselem buyurdu ki: ‘Külli maksudin mağbudun’ . Bir kişinin maksudı (yani erişmek istediği meramı, arzusu) ne ise Mabudu (Tanrısı) dahı oldur dimek olur. Zira özini bir mürşide irişdür. Gözin aç özin bak gör heman kul mısun, sultan mısun?...”

“Pes adem kendüyi bilmek mücerred (soyut) Hakk’ı bilmek gibidür...Zira ki mahluk (yaratık, yaratılmış), sıfat-ı Hak’dur. Çünki sıfat rencide olır ise, zatı dahı rencide olur. Çünki Akıl Allahu Taala’nın terazisidir (Nisa Suresi, ayet 126). Gerekdür ki egri yola gitmeyüz. Hayr u şer fark ola, Eşya-yı mahluk Halik’den ayrı degüldür (yani yaratılmış nesneler-maddeler, yaratıcısıyla birdir, ayrı olamaz)...Yirde ve gökte her ne var ise adem(de)dür. İşte yirün gögün ‘Halifesi’ ‘adem’dür. Her ne ki istersen ademde bulınur.”(Kaygusuz Abdal, Vücudname’sinden)
Hacı Bektaş Veli’nin söylediklerinin başka sözlerle anlatımı ve genişletilmesidir:
Alevi inancında Tanrı dahil, evrende bulunan herşey insanda mevcuttur.Seyyid İmadeddin Nesimi’den (Ö. 1404) birkaç dize ile bunu vurgulamakta yarar var:

Hak teala varlığı ademdedir
Ev anundur ol bu evde demdedir...

Her ne yerde gökte var ademde var
Her ne ne ki yılda ayda var ademde var
Ne ki elde yüzde var kademde var
Bu sözü fehmetmeyen adem davar

Ey Hakk’ı her yerde aydursun ki var
Sende bes Hak var imiş Hak sende var...

Ve aynı yapıtında Kaygusuz Abdal sürdürmektedir:

“Zira insan yirün ve gögün halifesidür...Zira zahirde ve batında yirde ve gökde ademden eşref vücud (en şerefli varlık) yokdur. Adem makbule’l vücud’dur. Ademoğlu yerde ve gökte var olan cümle eşyanın en güzidesidir. Ademden şirin nesne yokdur. Mazhar-ı zatdur. Sair eşyada bu kaabiliyet (diğer nesnelerde bu yetenek) bulunmadı...anun için ademin hali cemi eşyanın üzerine malikdür. Ve hem alemdür. Ve Hakk ile birdür. Cümleye hükmeyler. Ademin nihayeti yoktur ve kenarı bulunmaz...”

Şeyh Bedreddin (Varidat, s.160-167) bunu tamamlıyor:

“İnsan saltık varlığın (Tanrı’nın) sadık ve parlak bir aynasıdır. Bütün alem kendisini örgüleyen cüzleriyle birlikte sapasağlam bir insan gibidir. İnsanın asıl şerefi ilahi isimlere mazhar oluşudur. İnsandaki algıların, biliş ve tasarrufların, gerek mücerredat (soyut alem) denilen ruhani şeylerde, gerek onların daha üstlerinde bulunması imkansızdır. Saltık varlık için bu kamillik ancak insan mertebesinde hasıl olur. İnsan olgun bir (Tanrı) mazharıdır.”

Yine Kaygusuz Abdal Dilguşa(Gönüle ferahlık veren) yapıtında,

“Evvel ü ahir menem...Cümleye Mabud (Tanrı) benem, Kabe benem put benem; Alem külli vücudumdur vücudum, ..Hak ile kul arasındaki hicap (örtü) kulun, kendisidir. Allah zerreden güneşe katreden ummana kadar her yerde dopdolu...İnsan vücudunun hareket ve cümbüşü Haktır. Onsuz eşya deprenmez...Hakkı aramak ayrılığa tanıklık vermek demek olur. Çünkü Allah bütün yaratılmış eşyada mevcuttur. Bütün ibadetlerin aslı Hakkı hazır görmektir. Vacip olan, Allah’ı bulmak için herkesin kendisine yönelmesidir” diyor

Alevi inancında Tanrı dahil, evrende bulunan herşey insanda mevcuttur.
Seyyid İmadeddin Nesimi’den (Ö. 1404) birkaç dize ile bunu vurgulamakta yarar var:

Hak teala varlığı ademdedir
Ev anundur ol bu evde demdedir...

Her ne yerde gökte var ademde var
Her ne ne ki yılda ayda var ademde var
Ne ki elde yüzde var kademde var
Bu sözü fehmetmeyen adem davar

Pir Sultan Abdal, 16.yüzyıl Anadolu’suna damgasını vurmuş, Alevi-Kızılbaş siyasetin yetiştirdiği bir dava ozanıydı. Onun şiirlerinde, kuşkusuz çok iyi eğitim görmüş büyük bilge Kaygusuz Abdal Sultan’ın Batıni-Alevi derin felsefesini bulmak zordur. Onun şiirleri yalın ve açıktır.Bunlardan bir tek örneği yeterli buluyoruz:

Birlik makamında bir güzel gördüm
Leblerinin şekeri var kandi var
Aşıkı çok imiş aradım sordum
Nice bencileyin derdimendi var

Cemali geliyor hayalde düşte
Canım asumanda kandilde arşta
Uzakta yakında yeminde pişte (yeminde:sağında, pişte: önde)
Her nereye baksam Ali'm kendi var

Gâh bahçeye girer gülden görünür
Gâh mana söyleşir dilden görünür
Gâh gönül evinde mihman görünür
Aşıkına türlü türlü fendi var
.......
Pir Sultan'ım sever böyle dilberi
Bu cümle Cihanın yekta gevheri
Kahrın lutfun çeker ise gel beri
Sevdiğimin nerde bir menendi var

Görüldüğü gibi Pir Sultan’a göre Tanrı, birlik (vahdet) makamında oturan ve herkesin aşık olduğu bir dilberdir. Güzel yüzü hayallerimizde ve düşümüzde dolaşır. Hem gökyüzünün dokuzuncu katı arştadır, yani çok uzaklarda; hem de yakında, sağda-solda ve önde arkada, yani her nereye baksak orada görürünür ve bazan Ali’nin kendisi olur. Bahçeye girip güle dönüşür sevgili; sohbet edip mana söyleşen dil görünür ve gönül evine konuk olup aşığına tütrlü türlü nazlar yapar. İşte Pir Sultan’ın Tanrısı evrende tek ve eşi menendi bulunmayan, sonsuz bir aşkla sevdiği bu güzel dilberdir.

Pir Sultan Abdal’ın Tanrı inancını, Alevi-Batıni tasavvufunun Tanrı anlayışı dışında aramak büyük ozanı yadsımak ve onu hiç yaşamamış varsaymaktır. Pir Sultan’ın gönülevinde konuk eylediği, özüne ortak olduğu; Ali’sinde gördüğü Hacı Bektaş Veli’sinde kavuştuğu, Şah’ında ya da Pir’inde zuhur eden “hub cemaline” aşık olarak secde edip yüz sürdüğü sevgili Tanrısını, “mekandan münezzeh”, “görünmez, bilinmez” ve korku saçan Ortodoks İslamın soyut Tanrısıyla karıştırarak savunmaya kalkışanlar, onu bu inancından dolayı aşağılayanlar kadar hakaret etmektedir.

Batıni-Alevi inanç anlayışında insan, Tanrının yeryüzünde hem vekili, hem mazharı, hem de kendi parçalarından bütüne ulaşan birliğidir; adı Tanrı, Ali, Muhammed, Ehlibeyt beşlisinin ya da Allah Muhammed Ali üçlüsünün birliği, Muhammed Hanefi, Haşim, Muhammed Bakır, Cafer, İsmail, Salman vb. olsun farketmiyor. Hepsi de birer insandır. Ayrıca Tanrı kurtarıcı görevini verdiği dostlarında, yani Velilerde-İmamlarda görünüm alanına çıkar (manifestation). Ali, veliliğin ve velilerin şahı (Şah-ı Velayet), İmamların atasıdır. Ve Batıni-Alevi inancında tüm zamanların/dönemlerin velileri, İmamlar ve kurtarıcı yüce kişiler (insan-ı kamiller) Ali olarak nitelendirilir ve birer Tanrısal mazhardır; tek aydınlatıcı ışık olan olan Tanrını parçaları ve yansımalarıdır. Her sıradan inanan da ‘Ali’nin hizmetinde bir Salman olmaya’ çaba gösteririr. Bu bağlamda Pir Sultan Abdal’ın da dilinden Ali hiç düşmez; yazımızın ilgili bölümlerinde görüldüğü gibi, Hacı Bektaş da, Şah İsmail de Ali’dir. Kalender Şahı da, Seyyid Ali Sultanı da Ali olarak nitelemekte. Onun şiirlerinde “seher yelleriyle esen, dört kitabı yazan Ali’dir ve yezide batın kılıncını çalan da Murtaza Ali’dir”.

Amistofes Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Amistofes Kullanıcısına bu mesajı için 3 üye teşekkür etti:
**Yorum** (20.06.2015), aris (21.06.2015), Ferhat Güneyli (19.06.2015)
Alt 19.06.2015, 23:01   #18
Yazar
Amistofes
Forumla Bütünleşmiş
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 06.06.2008
Mesajlar: 2.456
Memleket: İSTANBUL
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 71
İtibar Puanı: 639
Amistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üye

Ettiği Teşekkür: 5.807
1.202 Mesajına 2.257 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Alevilikte Tanrı İnancı

Aleviliğin tanrı öğretisi VARLIĞIN BİRLİĞİ ve bunun en mükemmel parçası olan insanın kutsallığı üzerine kuruludur. Aleviler (vahdeti mevcut)] varlığın birliği: tanrının her şeyi kendi varlığı, ışığı, nuru, alevinden yarattığına, varlığın yoktan var olmadığı gibi, yok edilemeyeceğine, Tanrı, doğa ve insanın, (tüm alemin) bir bütün (HAK) Tanrı olduğuna ve bu varlığın en mükemmel parçası olan insana (Ademe) tanrının kendi ruhunu verdiğine inanır. Bu nedenle tüm varlıkla birlikte, kamil-i insan ve cemlerimizde darına durduğumuz Halacı Mansur’un, En-El Hak ‘tanrı bende, ben tanrıdayım, hak-i-kat-ım’ düşüncesi, Aleviliğin Hak tanrı anlayışının özünü oluşturur. Bu anlayışı örnek, ulu ozanlarımızdan Aşık Daimi; Kainatın aynasıyım, isimli deyişinde, Hakkın VARLIK deryasıyım, Madem ki ben bir insanım, İnsan hakta hak insanda, Ne ararsan bak insanda,,, Enel-Hak`ım ismim ile, Hakka erdim cismim ile, Benziyorum resmim ile , Madem ki ben bir insanım,,, diye dile getirmektedir.



Alevilik inancının temel kitaplarından sayılan Buyruk ve Makalat’ta HAK’ın (tanrının) kendi varından, özünden, ruhundan, nurundan zahiri dış görünümü temsilen Muhammed’in nurunu ve batini özü temsilen Ali’nin nurunu ve bu iki nurdan tüm varlıkları oluşturduğu, tanrı ruhunun 4 kapı, hava ateş su toprak evrim süzgecinden geçip sonuçta, insanın topraktan yaratıldığı, tanrı ruhunu insanda olduğu düşüncesi anlatılır.

Bu nedenle Alevilikte Hak-Muhammed-Ali üçlemesi tanrının birliği olarak algılanır bir kelime olarak söylenir.



Alevilik öğretisi zahiri yüzeysel şekle değil, öze önem verir ve Tevrat, İncil, Kuran vb. kutsal kitapların da batini özü, insana verilmek istenen ahlaki değerlerine sahip çıkar… Alevilik; “Okuyan Muhammed, yazan Ali’dir”, “Aynayı tutum yüzüme, Ali göründü gözüme”, “Ben Aliyim Ali benim” gibi yüzlerce deyimle, bir Ali kültü oluşturur, Hz. Ali’yi tanrılaştırır gök yüzüne çıkarır sonra yere indirip En-el-Hak düşüncesiyle, Ali-Tanrı düşüncesini insanda bütünleştirir.



Alevilik öğretisinde insan yaşamı, tanrıyla bütünleşmeyi amaçlayan uzun ince devriyeli bir yoldur.. Alevilik inancında tanrıyla bütünleşmeye giden YOL, 4 kapı 40 makamdan geçer. Edebine sahip olup, hak yemeden hak yedirmeden, bilim, sevgi ve saygı yolundan ilerleyerek, insanın kendini (hakkı) arayıp bulması, kendini bilmesi, kamili insan olmaya çalışması, hak için, halka hizmet etmesi ile olur (Halka hizmet, Hakka hizmet insanlığa hizmettir). Aleviler bu nedenlerle inançlarını, Hak-Muhammed-Ali, Hünkar Bektaşi Veli, Kamili insanlık yolu. Kısaca HAK YOLU diye tanımlarlar. Ölülerinin ardından Hakka yürüdü hakka kavuştu diye hitap ederler..

Alevilik mistik (sezgi ile anlama) yönü fazla olan bir inanıştır. Bu mistik yan, inancın temelini oluşturan HAK-Muhammed-Ali deyiminde de görülmektedir. Alevilikte Tanrı korkusu değil, Tanrı sevgisi vardır. Yaratıcı ve yaratılan arasında bir karşıtlık ve çelişki olmayıp, birbirini tamamlayıcı bir bağlantı olduğu varsayılmaktadır.



Buna göre yani varlığın birliği anlayışına göre, insan Tanrı’nın varlığının bir parçasıdır. Ona ulaşmak, ondan korkarak, şeriatın biçimsel koşullarına uymakla olmaz. Ona ancak onu karşılıksız severek ve onunla bir olarak ulaşılabilir. Aleviliğin tanrı öğretisine yönelik düşüncelerinin temelini, Beyazıd-ı Bistami, Hallac-ı Mansur gibi tanınmış sufilerin düşünceleri oluşturmaktadır. Onlar namaz, oruç, hac gibi, biçimsel ibadetleri reddederek biçimi değil, özü esas alıyorlardı.



Hallac’a göre, Hak’a ulaşmak için Hacca gitmek gereksizdir, şöyle ki “Gerçek Kabe taş bir yapı olmayıp, insanın kalbidir.” Benzer görüşleri Anadolu’daki Alevi aşıkları (ışık ozanları) örneğin Yunus Emre’nin şiirlerinde de bulabiliriz. Hakka ulaşmanın şeriatın emrettiği ibadetlerle olamayacağına, Hakka her yerde ve her istenen zamanda ulaşıla bilineceğine inanılır.



Alevi-Bektaşi inancında insan

Alevilikte insan tanrı’nın bir parçasıdır, dolayısıyla insan Tanrı’ya korkuyla değil sevgiyle yaklaşmalıdır. Aleviler tanrının cezalandırıcı değil, sevgi dolu olduğuna inanırlar. Alevi öğretisine göre Tanrı’ya ulaşmanın en iyi yolu İnsan-ı Kamil (Olgun İnsan) olmaktır. İnsan-ı kamil ise Tanrı’nın yeryüzünde yarattığı en şerefli varlıktır.



Alevi pir ve uluları baskılardan dolayı, Tanrı, insan anlayış ve inançlarını çok çeşitli semboller altında sır içinde sır etmiştir.

Alevi mitolojisinde ‘Güruhu Naci’ye diye tanımlanan, Ademle Havva’nın bir iddia üzerine küpe üfledikleri nefeslerinden 40 günlük evrim sonra olan (yani Ademle Havva’dan doğmayan) ve Naciye isimli bir melekle evlendirilen 73’cü çocukları Naci’den bahis edilir. Bazı Alevi dede ve araştırmacıları bu mitoloji ile ’40’lar cemi’ mitolojisi ve Alevilikte en çok kullanılan 3’ler, 5’ler, 7’ler, 40’lar vb. sayılar arasında ilişki kurarak, bunu anne babaya ve çocuğun ana rahminde 40 günlük evrimi, cinsiyetinin belli olması ve doğuma bağlamaktadır. Bu anlatımla da Tanrı yine insana indirgenmektedir ve bu görüşte bazı Alevi anlatım ve deyişlerinde görülmektedir.



Alevilikte ki Tanrı-İnsan anlayış ve inancı, en belirgin şekliyle ‘devriye’ denilen Alevi deyişlerinde ortaya çıkmaktadır.



Alevilikte devriye inancı

Alevi – Bektaşi devriye inancında her şey başlangıçta aklı-kül ile nefsi-kül, karşıtlarını içinde barındıran mutlak BİR VARLIKTI. Alemde var olan her şey, bu mutlak varlığın kendi içindeki çelişkinin, diyalektik dönüşüme başlayıp, büyük bir ışıkla evrene yayılması ile ortaya çıkar (big-bang). Bu ışıkla birlikte mutlak varlığın özü (tanrı/ruh/can) maddenin dört öğesi olan toprak su, hava, ateşe iner. (devri-fersiye).

HBV’nin Makalat isimli kitabında 4 kapıda CAN (5’ler), sembolik olarak bu evrim anlatılır. O mutlak varlık (ruh/can) madde bitki hayvanat aleminde evrimini tamamlayarak sureyi insana, insan suretine ulaşır. Buradan da kamili insan evresini tamamlayarak, geri Hakka yükselişi (devri-arşiye) ilk varlığına geri dönüşü tamamlar. Alevilikte bu dönüşümü anlatan deyişlere vs. devriye denir.



Alevilikte önsüz ve sonsuz mutlak varlıktan fışkıran ışığın (ruhun) cisimden cisme göçüşü ve ölümsüzlüğüne inanılır. Ten ölesi, can ölesi değildir.

Alevilikte ışık= Hak’tır, nurdur, delildir çeragdır, ocaktır, mumdur, aydınlanmadır, bilimdir, Hakkın zifiri karanlığı yaran alevidir.

Bütün Osmanlı kaynaklarında Alevilerle ilgili ferman ve fetvalarda ‘ışık taifesi’ terimi kullanılmıştır. Alevi ozanları da kendilerine ışık ozanı demiştir, bu sonraları Aşık’a dönüşmüştür. Alevi cemlerinde delil/çerag uyandırılmadan, cem yapılmaz. Cemde meydana ‘’nur ola sır ola’’, diye 3 defa sembolik olarak süpürge çalınıp çeragdan dökülen küller postun altına sır edilir.



Kül karbondur, bugün bilim adamları varoluş fosillerini araştırarak canlı yaşamın karbonla başladığı sonucuna varmıştır. Hünkar Bektaş Veli bir yanardağ olan Hırka dağındaki ateşin küllerini doğaya serpmesi de ışık/ateş ve külü evrenin özüyle özdeştirmesi kutsanmasıdır. Alevi kelimesi direk bu mutlak varlık küli-aklın’dan fışkıran ışıktan alevden gelir. Hz. Ali’de ‘Ali nur’ olarak bu devriye içine alınıp mutlak varlıkla bütünleştirilmiştir, ona tanrısal bir elbise giydirilmiştir. Aleviliğin Şahı Merdanı, Hz. Ali’si, Velisi, Kızıl Delisi, önsüz ve sonsuzdur, dün Ali olmuş bugün Veli olur, yarın bir başkası, devirden devire bu yolu sürüp gelmiş hiç bir güç, bu değerleri eritip yok edememiştir. Çünkü kül-i-akıl sürekli kendisini geliştirmektedir.

Eski Çin, Hint, Iran, Yunan, Anadolu düşüncelerinde de rastlanan, Alevilikteki bu devriye anlayışı soyut olan tanrıyı, (ideali) cansızlar, bitkiler, hayvanlar aleminden süzülüp kamili- insana dönüştürür. Ve Kamil-i insandan yola çıkarak, KAMİLİ TOPLUM (rıza şehri) yaratmaya girişmiştir bu örnek: Şeyh Bedrettin, Torlak Kemal, Börüklüce Mustafa ve Yol erlerinin Aydın’da kurdukları komünal toplumda, mülkiyetin ortada kaldırıldığı, ortak üretin ve paylaşıma dayalı ‘Ortaklar köyü’ modelinde somut olarak görülür.



Veli’m aydur, dört dergahtan evveli,

Şeyhoğlu, Bedreddin, Bektaş-ı Veli,

ORTAKLAR adına didemin seli,

Çağlar gider, bizim Dede Sultana.

Alevilikte Tanrı-Doğa-İnsan kutsal üçlemesi, varlığın birliği, Vahdet-i mevcut tanrı anlayışı, tez-antitez-sentezde, tüm nesnelerin toplamında bütünleşir. Böyle ayakları yere basan bir tanrı inancı tek tanrılı dinlerde yoktur, bütün kıyımlarda bundan dolayıdır. Anadolu Alevi Bektaşi öğretisi evren’de elle tutulan gözle görünen bütün maddesel örtüyü tanrısal özle özleştirmiştir. Anadolu Alevi inancı tanrıyı kamil insanın gönlüne sokmuştur.

Tanrıyı toplumdan kopuk hükmedici konumundan alıp, ete kemiğe büründürerek gerçek yaşamın içine sokmuştur. Alevilikte bu devriye anlayışını anlatan yüzlerce deyim ve deyiş vardır, birkaç örnek.

Bir zaman hak idim hak ile kaldım

Gönlüme od (ateş) düştü yandım da geldim..

(Şah Hatayi)



Gayridir her milletten bu bizim milletimiz

Hiç bir dinde bulunamadı din ü diyanetimiz

Bu din-ü diyanet te yetmiş iki millette

Bu dünya, ol ahrette ayrıdır ayatımız

(Yunus Emre)



Ondört bin yıl gezdim pervanelikte (uzayda)

Sıtkı ismim buldum divanelikte, (dünyada)

İçtim şarabını mestanelikte (baygın seri-hoş içen)

Kırkların ceminde dara düş oldum

(Sitki Baba)



Daha Allah ile cihan yok iken
Biz onu var edip ilan eyledik
Hak’a hiç bir layık mekan yok iken
Hanemize aldık mihman eyledik

Kendisinin henüz ismi yok idi
İsmi söyle dursun cismi yok idi
Hiç bir kıyafeti resmi yok idi
Sekil verip tıpkı insan eyledik

(Edip Harabi )


Şu fena mülke çok gelip gittim

Yağmur olup yağdım ot olup bittim

Urum diyarını ben irşat ettim

Horasandan gelen Beştaş idim ben



Gahi nebi gahi Veli göründüm (bazen peygamber önder bilgin)

Gahi uslu gahi deli göründüm

Gahi Ahmet gahi Ali göründüm

Kimse bilmez sırrım kallaş idim ben

Şimdi Hamdülillah Şiri dediler

Geldim gittim zatım hiç bilmediler

Sırrımı kimseler fehm-etmediler

Hep mahluk kuluna kardaş idim ben

(Hamdülillah Şiri)



Katre idim ummanlara karıştım (damla deniz)
Kaç bulandım kaç duruldum kim bilir
Devre edip alemleri dolaştım
Bir sanata kaç sarıldım kim bilir

Bulut olup ağdığımı bilirim
Boran ile yağdığımı bilirim
Alt anadan doğduğumu bilirim
Kaç ebeden kaç soruldum kim bilir.

(Gufrani)



Alevilere göre, tanrıya ibadet etmek, O’na ulaşmak için biçimsel şeriat kurallarına uymak gerekmez. Esas olan biçim değil özdür. Alevi-Bektaşilerin Tanrıya olan bağlılığı ve sevgileri biçimsel olmayıp, özü aşkı esas alan mistik ve tasavvufi bir bağlılıktır.



Her nereye dönülse Tanrı oradadır. Alevi inancında Tanrı’ya ibadetin belli bir biçimi, şekli, zamanı, mekanı yoktur. Her yerde her zaman Tanrı anılır, ondan yardım istenir. Yüce Tanrı’nın gerçek evi, ibadethaneler değil, insanın kişinin gönlüdür. Bu nedenle insanın diğer insanlarla olan dostluğu, ziyaret ve muhabbet etmesi, Kabe’yi ziyaret etmek karşılığı (Gönül Kabe’si) olarak nitelendirilmektedir.



Tasavvuf anlayışına göre doğada var olan her şey Tanrı’yı oluşturur, her varlık tanrının bir parçasıdır. Alevi felsefesinde VARLIK yoktan var olamaz ve var olan hiç bir şey ebediyen yok edilemez. Alevi-Bektaşilere göre insan kainatın aynası, tanrının yeryüzündeki görüntüsüdür. Bu söylemler, her şeyin bir olduğu, yani varlığın birliği (vahdet-i mevcut vücut) anlamına gelir.



Aleviliğin bu tanrı anlayışı tüm inananlar tarafından bilinir, fakat her üye bunu bilgi düzeyine göre, günlük hayatında farklı yorumlayabilir. Alevilikte tanrı genellikle: HAK, Ya Ali, Şah Hü, Hüda, Tanrı, Allah Kamili/insan, Yaradan, Mevla, Dost gibi. değişik isimlerler anılır. Bu kitapta tanrı adı olarak Alevi Bektaşilerin en çok kullandığı ‘HAK’ terimi kullanılmıştır.

Amistofes Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Amistofes Kullanıcısına bu mesajı için 2 üye teşekkür etti:
aris (21.06.2015), Ferhat Güneyli (19.06.2015)
Alt 19.06.2015, 23:03   #19
Yazar
Amistofes
Forumla Bütünleşmiş
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 06.06.2008
Mesajlar: 2.456
Memleket: İSTANBUL
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 71
İtibar Puanı: 639
Amistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üye

Ettiği Teşekkür: 5.807
1.202 Mesajına 2.257 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]



[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]


Konu Amistofes tarafından (19.06.2015 Saat 23:05 ) değiştirilmiştir.
Amistofes Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Amistofes Kullanıcısına bu mesajı için 2 üye teşekkür etti:
aris (21.06.2015), Ferhat Güneyli (19.06.2015)
Alt 20.06.2015, 00:00   #20
Yazar
Amistofes
Forumla Bütünleşmiş
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 06.06.2008
Mesajlar: 2.456
Memleket: İSTANBUL
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 71
İtibar Puanı: 639
Amistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üye

Ettiği Teşekkür: 5.807
1.202 Mesajına 2.257 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Aleviliğin Yazılı Kaynakları
Gösterim: 2582 Yazdır PDF
ALEVİ İNANÇ KÜLTÜRÜNÜN SÖZLÜ VE YAZILI KALITLARINA GENEL BAKIŞ

İsmail Kaygusuz

İnanç (inanma/iman), din demek değildir; dinin içinde inanç vardır, ama inancın içinde her zaman din yoktur. Dine inanmak kadar felsefeye, bilime, sanata da inanmak bağlanmak vardır. Dikkat edilirse din ve iman kavramları hep ayrı kullanılır. Alevilik de başlıbaşına din değil, ağırlıklı dinsel inanç yanıyla birlikte sosyal, felsefi ahlaksal inanç sistemidir; kişisel ve toplumsal yaşama biçim ve düzen veren kurallara (edeb-erkana) sahiptir. Aleviliği bir “kültürdür, kültürel anlayıştır” diye tanımlamak doğru olamaz. Çünkü “kültür” sözcüğü gerçekte sosyoloji ve sosyal bilimler sınırları içerisindeki din, inanç, mezhep dahil pek çok sanatsal, felsefi ahlaksal vb.birçok kavramları içinde barındırır.

Milyonların bağlı bulunduğu ve inandıkları herşeyi batıl ve sapkınlık gördüğü ve inanç olarak kabul etmediği için Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu Alevilik “kültürel eğilimdir inanç değildir, kültürel ögelerin belirgin olduğu bir anlayıştır” diye her demecinde yineledi, durdu..Öbür yandan da birçok Türk-İslamcı yazarlar, din bilgini ve tarihçiler çeşitli tanımlar içinde Aleviliği Sünniliği ılımlılaştırarak zahiri İslam anlayışında birleştirmek ya da Ehlibeyt ve Oniki İmam sevgisi ççerçevesinde Şiileştirmek çabası içindedir.

Bununla da yetinmiyorlar; sözbirliği yapmışlarcasına bazı Alevi yazar-çizer siyasetçiler de dahil olmak üzere, bütün bu kesimlerden yükselen ortak bir görüş daha var: Aleviliğin yazılı kaynakları yoktur; Alevilik kültürü, inançsal kuralları sözel kaynaklarla beslenerek bugüne taşınmıştır! Bu kanı, bu iddia doğru değildir. Sözlü kaynaklar olarak bilinen inançsal söylenceler ve nefesler, deyişlerde anlatılanlar, verilen bilgilerin de tümü yazılı kaynaklara dayanır; kuşaktan kuşağa aşırtılmış elyazması kitaplardır. Egemen din ve inançların sapkınlık görerek yasaklamış, yaktırıp yokettirmiş olmasına rağmen tüketemediği çok sayıda kaynak kitapları vardır Aleviliğin. Bu görüşte ısrar eden diyanet ve ilâhiyat alimlerinin özel bir amacı vardır: İslamın batıni yorumuyla diğer birçok dinsel inanç ve felsefelerden bazı ögeleri synkretic (bağdaştırmacı) anlayışla bünyesinde uyumlu bir sentez oluşturan Aleviliğe reddiyeler yazmış ya da kendi düşünsel yapılanmaları çerçevesinde bu inancı yorumlamış bazı ortodoks din bilginlerinden, hatta medrese tahsili görmüş sıradan ortodoks müstensihlerden kalan bazı elyazmalarını Alevi yazılı kaynakları olarak yayınlayıp sunmak. Kısacası kafalarındaki “Sünnilikle Alevilik arasında bir fark yoktur, hepimiz müslümanız ve bir Allah’a ve Kuran’a bağlıyız” anlayışına uygun Aleviliği kabul ettirmektir.

Yazılı kaynakların gizli kalmasının nedenleri vardır

Yönetimlerin dinine aykırı gelişen ve bu nedenle dinsizlikle, aşırılıkla, “kafirlik”le suçlanıp baskı altında bırakılmış bazı halk topluluklarının gizlenmek ve tapınmalarını gizli uygulamak zorunda kaldıkları özinançlarının ayrıntılarını kitaplaştırıp birer kutsal emanet gibi kuşaktan kuşağa aktarılarak yüzyıllar boyunca aralarında yaşatmış bulunmaktadır. Bu yapıtlarda inançsal bilgiler, yani o inancın teolojisine/tanrıbilimine ilişkin söylenceler ve ilkeleriyle birlikte, çoğu kez o inanç toplumunun karanlıkta kalmış menkıbevi tarihi de verilir. Bu kitap, özellikle o inancın propagandacıları ve önderleri, yani dai’leri, şeyh’leri, dede’leri, pir’leri vb.nin ellerindedir; onların içindeki bilgileri, kendilerine bağlı topluluktan da çoğu kez gizli tutarlar ve “kutsal sırlar”olarak kendilerine ulaştıklarına inandıkları için, ancak belirli aşamalarda azar azar verirler. Görünüşte, yönetiminde yaşadıkları devletin resmi dininin ritüellerini aksatmadan uygulamayı bile sürdürürler. Gerçekte bu durum, inanç topluluğunun bekası, yani yokedilmemesi için ta başından alınmış bir önlemdir; açıkçası zulüm ve baskıya bu çeşit ikiyüzlü yaşama (hypocritical living), yani takiye yöntemiyle direnme sadece Alevi inanç topluluklarından herhangibirine ait değil; Hristiyanlık, Musevilik, Zerdüştlük ve başka dinlerin heterodoks inançlı toplulukları da benzer direniş yöntemleriyle yaşamlarını sürdürmüşlerdir.

Proto Aleviliğin ve Şii İmamiyenin yazılı kaynaklarından örneklemeler

1. Ummu’l Kitab; İmam Bakır’ın(ö.734/7) inançsal görüş düşüncelerini içeren kitap 8.yy.ın ilk yarısında yazılmıştır.

Ayrıca Ummu’l Kitab’da, günümüze ulaşmamış dört yazılı kaynağın adı geçmekte ve bunlardan alıntılar yapıldığını görmekteyiz:

a. İmam Bakır’ın kendisine ait olduğu söylenen Daka’ik sifati’n-nur wa’l-anfus (Nur Sıfatının ve Anfus’un (Nefsin) İncelikleri(f.2)

b. İmam Ali’ye atfedilen Kitabu’l-ikhbarat (Haberler/Hadisler Kitabı) (f. 162)

c. Yazarı bilinmeyen Kitab-i ma Ahli Beyt (Bizim Ehlibeyt Kitabımız) (f. 7)

d. Yazarı belirsiz Kitabhayi Nihani (Gizli Kitaplar) (f. 206)

2. Mufaddal bin Umar al-Jufi as-Sayrafi , Kitab al-Haft wa’l-Azilla; İmam Cafer’in batıni görüşlerini içermektedir

3. İkhwan as Safa Risaleleri

4. Jafar Mansur el Yaman (ö.914) Kitab al-Alim wa’l Ghulam,

Ayrıca özellikle 10.yüzyıla ait başlıca İmamiye kaynaklarının adlarını da vermemiz yerinde olacaktır. Bunlar büyük çapta İmam Cafer Sadık’ın ve sonraki İmamların batın, ve çoğuluk zahiri görüş, düşünce ve yorumlarından yararlanılarak yazılmışlardır. Hazırlayanlar Abbasi yönetimiyle ters düşmeyen ve hatta bazıları (vezirlik vs. gibi) devlet bürokrasisinde yer almış kişilerdir.

Oniki İmamcılığa ilk düşünsel ve inançsal çehresini veren yazarlar olarak, devlet adamı Abu Sehl İsmail bin Ali en-Nevbahti (ö.923) ve aynı aileden 1) Kitab Firaku’ş-Şia’nın yazarı al-Hasan bin Musa en-Nevbahti (ö.922). Abu Cafer Muhammed Yakub al-Kolayni’nin (ö.940-41) on altı bin yüz doksan dokuz hadisi içeren 2) Al-Usul Min al-Kafi. [1] Şeyh al-Saduk adıyla tanınan İbn Babeveyh’in (ö.991-92) İmamların yaşamı ve yine İmamlardan geniş biçimde sure ve hadis yorumları veren inançlar kitabı 3) Risaletu’ul İtikadat [2]

Heresiograf Sad bin Abdullah al-Aşari al-Kummi’nin( ö.951-52) 5) Kitab al-Makalat ve’l- Firak’ı.

II.Şah Abbas döneminin büyük din bilgini Usulilerin temsilcisi Muhammed Bakır Maclisi, 1687 yılından itibaren Şeyhülislam makamında ve ölümüne kadar Mulla-Başı olarak kalmış ve yukarıdaki İmamiye yapıtlarını temel alarak yazdığı dev eseri Bihar ul Envar ile Ortodoks Şii Caferilik tam resmiyet kazamıştır.

Proto Aleviliğin/Batıniliğin ilk yazılı kaynaklarından Ummu’l Kitab

Ummu'l-Kitab (Ana Kitap) yüzyıllar boyu sisler içinde kapalı kaldı. 1898, 1911 ve 20’lerde Türkistan, Pamir ve Shagnan’da Rus memurlarından A. Polovtsev, J. Lutsch ve İvan Zarubin tarafından birkaç elyazma kopyasından Ummu’l Kitab’ın tam metninin basım ve yayımı Wilademir İvanov’a kısmet oldu. İvanov yayımınde, Zarubin kopyasını temel alarak aldı. Bu Ummu’l Kitab kopyası 1966 yılında da Napoli’de Pio Filippani Ronconi tarafından tam olarak batı dillerinden İtalyancaya çevrildi.

Wlademir İvanow’un 1932’de yazdığı, “Notes sur l’Ummu’l -Kitab des Ismaeliens de l’Asie Centrale (Orta Asya İsmaililerinin Ummu’l Kitabı Üzerinde Notlar)”[3] makalesinde, baştan 15-16 sayfa içinde kitabı çeşitli yönlerden tanıttıktan sonra 41 sayfalık[4] bir özet sunmaktadır. Eski Fars dilinde ve 210 tabaka kâğıt (folyo) kullanılmış bu 10.yüzyıl elyazması yapıtın tamamını Türkçeleştirmeden onu anlatmak ve içeriğini sağlıklı biçimde anlamak kuşkusuz olası değildir. Ancak Fransızcadan çevirdiğimiz bu özet bize genişçe fikir vermektedir; içinde Anadolu’da yaşayan Aleviliğin, Ortodoks İslam’a aykırı düşen bir düzüne inanç ögeleri ve söylencelerini rahatlıkla görebiliriz

Kitabın ne zaman ve nerede yazıldığı sorusuna yanıt olarak giriş bölümünde yazarının kaleminden şu kısa açıklamayı buluyoruz:

“Bu kitap, Mekke kentinin Kureyş b. Haşim mahallesinde, Abdu’l- Manaf’ın evinde yazıldı; İmam Bakır’ın kitaplığında bulunuyordu, fakat oradan Jafer Jufi tarafından alındı ve Kufa’ya götürüldü. Harun zamanında (Abbasi Halifesi Harun al-Rashid/786-809 İ.K.) Ali ibn Abdi’l-Azim onu Irak’a, İran’ın kuzeybatı bölgesine taşıdı. Adı geçen kişi ölümü sırasında onu inananlara (muminan) ve onların elçilerine dai’lerine emanet etti” (folio 4 v.).

Yukarıdaki kısa açıklama çok belirgindir; bu kitabı, İmam Bakır’ın olduğu kadar İmam Cafer’in (ö.765)de çok yakın dostu olan Cafer el Cufi, Bakırın kitaplığından alıyor. Zaten kitapta anlatılan mizansen içinde kendisinin de adı geçmektedir. Ayrıca bu hagiografik mizansende öğretmen olarak çocuk İmam’a ders vermeye başlarken, kendisi öğrenci olma durumuna düşen Abdullah ibn Saba’nın, o döneme kadar yaşamış olduğu ve ‘Ali’yi Tanrı, Bakır’ı da peygamber olarak nitelediğine’ dair al-Kashi’nin (ö.951) “Ikhtiyar Ma‘rifat ar-Rijal”ında (vol. 1, s. 323) bilgi bulunmaktadır. Ayrıca, kitapta verilen Cabir b. Abdullah al-Ansari’yle İmam Bakır’ın yakın ilişkisi ve içeriğinde verilen Ehlibeyt Beşlisinin Tanrısal Nur’dan oluştukları vb. birçok bilgilerin al-Kolayni’nin kitabında, İmam Bakır ve İmam Cafer’den çevresindekilerin rivayetleriyle aynen anlatıldığını görüyoruz.[5] Bunlar gösteriyor ki, İmam Bakır hayattayken hazırlanmış ve Ortodoks İslamın ve yönetimin gulat (aşırılar, kural ve sınır tanımayan taşkınlar) diye niteledikleri batıni inanç topluluklarının, yani Proto-Alevilerin tanıdığı bir kitaptır.

38 soru ve bunlara verilen yanıtları içeren Ummu’l Kitab’tan burada bir örneği özetleyerek sunmak istiyoruz:

Soru 3 (f. 39) : Yaratıcı yerde midir yoksa gökte midir? Erdemleri ve nitelikleri nelerdir? Nereden ortaya çıktı? Neyi yarattı?

“Ya Cabir, diyor al-Bakır, bu soru çok zor, bırak onu, bir yana bırak; zira Yüce Tanrı’yı gizleyen örtüyü kaldırmak iyi bir şey olmaz, bu büyük bir günahtır. Bizzat onun açınımı, yani görünüm alanına çıkışı (zuhurati) olan hiçbir Peygamber ve Veli asla bu örtüyü kaldırmadı; hiç biri (hich kitabi wa zuhurati) bu konu hakkında açıkça asla herhangi bir şey yazmadı… Herkim bu gizemi, onu duymaya-dinlemeye layık olmayan birine anlatacak olursa, aynı anda onun ruhu bedenini terk edip, dinleyicisinin bedenine geçecektir. Bu, sözle anlatılamaz bir sırdır... Onu kâğıda yazacağım; Muhammed ve Ali adına, Salman ve Mikdad adına nacib’ler ve nakib’ler adına senden rica ediyorum onu yalnızca gözle sessizce okuyacaksın ve asla yüksek sesle okumayacaksın; bu sırra sahip olan inananlar da, zamansız açıklamayacak biçimde, onu kendileri için okumalıdır”(f. 40 v.)

“Şöyle yazdı İmam Bakır (f. 41): Ulu Tanrımız ve Yaratıcımız hem göklerde hem yeryüzündedir. Yani o, bazan yüce Sarayında (Diwanha’i bala) ve bazan da zamanın imamları (imamani zamani) ve inananların örtüsünün mikrokosmosu (küçük evren) içindedir.”

“Başlangıçta, ne gökler ne yer ne de yaratılmış şeyler varken, Beş Ebedi Nur (panj nuri qadim) gökkuşağında bir araya gelmiş beş farklı renge benzemekteydi. Onların renkli ışınlarından bir ışık boşluğa, tıpkı güneşten çıkan ışık gibi yayılıyordu (hawai mamandi aftab). Şimdi yer ve gökleri işgal eden her şey o dönemde bu yoğunluksuz (latif) havayla kaplıydı ve Beş Nur orada durmaktaydı (ba-sar istadand). Onlar arasında sonsuzluğun son Hududu’nun Nur’u (nuri ghayatu’l ghayat), nurdan bir Şahıs (shahsi nurani) biçiminde görünüyor (zuhur kard) ve onun bu Beş Nur’u, işitme, görme, tat alma ve konuşma (nutk) organlarını biçimlendiriyordu. Bu Beş Nur, insan biçimi görünümündeki Muhammed, Ali, Fatima, Hasan ve Hüseyin’di ve onlar başka bir şeyden yaratılmadılar (az hich chiz payda na-budand). [6] ‘De ki, O Tanrıdır. Benzeri yoktur ve Tanrı ebedidir-sonsuzdur. O doğmadı ve doğurmadı; hiçbir şey ona benzemez’(Kur’an CXII, 1-4). Tanrısal Tahtın üstünden bu Beş Nur, beş organ olarak inananların kafalarının içine, beynine taşındılar (ba-sari mu’minani mi-gardand)…” Ve antropomorfik, yani ışıksal, nurani bir insan biçimli Tanrı tanımlamasına tanık olmaktayız:

“Onun sağ eli, her şeyi alan-tutan koruma ruhudur (Ruhu’l-hifz) ve güneşin rengindedir. Sol eli, bütün ruhların uzunluğu ve sonu ve sonralığı ile ilgilenen Ruhu’l-fikr, düşünce ruhudur ve mor renktedir. Tanrının başı, bin rengin parladığı Ruhu’l-azam, yani yücelik-ululuk ruhudur. Onun üstünde, ne yeryüzünde ne de gökte hiçbir şey yoktur...”

Basra’da kurulmuş toplumsal ve inançsal Örgüt İHVANUS sAFA (Saf, Temiz Kardeşler) ve RİSALELERİ

Dünyanın ilk ansiklopedik yapıtı, 9.yüzyılın ilk yarısında Arapça hazırlanmış İkhvanus Safa Risaleleri’nden günümüze kalan en eski elyazması nüshasının Farsçası 1211 tarihini taşıyan Berlin Belediye Kütüphanesi’nde bulunan nüshadır.[7] Arapça yazmanın ise en erkeni 1287 yılına tarihlenen İstanbul Süleymaniye Kütüphanesinde bulunmaktadır.[8] Dünyanın çeşitli ülkelerinde olmak üzere 90’a yakın kütüphanede tam ya da bazı bölümlerinin(Arapça-Farsça) elyazmaları mevcuttur.

Risalelerin tam Arapça metni ilk kez dört cilt halinde 1887-89’da basılmış; en dikkat çekecek önemde olanı ise 1928 Kahire baskısıdır.

İhvanus Safa ilk kez de Batı dillerinden Almanca’ya, 19.yüzyılın son yarısında Franz Dieterici tarafından çevrilmiş, yapıt Hacı Kalfa’nın Keşf ez- Zünun’da, hakkında verdiği bilgilere dayanarak 10.yüzyıla tarihlenmiştir.

Şimdiye kadar Risaleler tam olarak Batı dilerinden Amanca’ya çevrildi ve öyle kaldı. Aynı yüzyıl içerisinde, seçilmiş risalelerden İspanyolca, Almanca ve İngilizce’ye çok sayıda monografik çalışmalarla birlikte yayınlar yapıldı. Ayrıca Adil Awa, Alessandro Bausani, Abbas Hamadani, Yves Marquet, Sayyed Hasan Nasr, İan Netto, Samuel Stern, Mustafa Galip, Asghar Ali Engineer ve daha pek çok diğer bilim adamları, İkhvanus Safa ve Risaleler üzerindeki çalışma ve araştırmalarıyla katkılar sundular. Türk Üniversitelerinin ve araştırmacılarının bu önemli esere fazla ilgi göstermemiş olmaları düşündürücüdür.

İhvan us Safa Risaleleri’nin Tarihi ve yazarlarına gelince [9]

İlk önce İsmaili baş dai ’si Abdullah bin Kaddah ve arkadaşları tarafından başlanmış, sonra onların ardıllarıyla birlikte, İmam Muhammed b. İsmail, Abdullah b. Muhammed ve onun oğlu Ahmet Taki dahil birbirini izleyen gizli (mastur) İmamların koruması-gözlemi altında hazırlanmıştır bu dev eser. İhvan-ı Safa’nın bir risalesinde İmam Ahmet Taki’nin adı zaten geçmektedir. Ayrıca Tevhidi, İbn al-Kıfti, Şahrazuri gibi tarihçi ve filozofların yanı sıra Abu Süleyman Busti, Mukaddasi, Ali ibn Harun Zancani, Muhammed ibn Ahmet Narcuri ve Avfi’nin imzaları bulunmaktadır.


İmam Ahmed Taki Muhammed, 790 yılında doğmuş 828’de İmamlık makamına oturmuştur. Kedisi Salamiya’da, sadece Hüccet (baş dai) tarafından kim olduğu bilinen bir tacir kimliği ve kişiliği altında ömür sürdü. 838 veya 840 yılında ölen İmam Taki Muhammed’e Sahib al-Rasail ( Risaleler’in Efendisi) adı da verilmektedir.

İhvan us-Safa üyelerinin, Aşağı Mezopotamya’nın Basra liman kentinde yaşayan, edebiyat, din, felsefe ve bilim üzerinde tartışmalarda bulunan kişilerden bir çeşit Lonca gibi örgütlendiği anlatılır. Bu örgüt ilişkilerini ve çalışma yöntemlerini gizli tutar ve içine kimse kolayca kabul edilmezdi. Moral, yaş ve daha çok ruhsal niteliklerine göre dört derece içinde sınıflandılar. Birinci derece, tamamıyla öğretmenlerinin buyruğu altında yetişmekte olan 15 ile 30 yaş arasındaki gençlerden oluşuyordu. İkinci kademede, laik eğitim ve ayrıca felsefi bilgiler verilen 30 ile 40 yaş arasındakiler bulunuyordu. Üçüncü derecedekiler, o günün dünyasında geçerli dinsel hukuk (şeriat), bilim ve felsefeler üzerinde yeterli bilgiye sahip olan 40 ile 50 yaş arasındaki kişilerdi. Dördüncü kademedekiler ise, bütün bilgilerin üstünde nesnelerin/şeylerin gerçekliğine vakıf; ileriyi gören, geniş öngörü ve sezgi sahibi olduğu farzedilen 50 yaş üzerinde bulunanlardı. Felsefi, bilimsel ve inançsal toplantılar, her ayın başında ortasında ve bazan 25 ile sonu arasında olmak üzere üç akşam yapılırdı. Bu gizli topluluk arkasında, 52 risaleyi içeren “İkhwan as Safa Risaleleri” olarak tanınan dev bir ansiklopedi içinde başarılarının dimdik duran bir anıtını bıraktılar

11 Risale Dinsel bilimler üzerine.

14 Risale Matematik üzerine.

17 Risale Doğa Bilimleri.

10 Risale Psikoloji ve aklî bilimler.



Bu bilimler kitapta beş büyük grup içinde sınıflandırılır:

a) Matematik; sayılar, geometri ve anstronomi, cografya, müzik, kuramsal ve uygulamalı sanatlar, ahlak ve mantık bilimlerini içerir.

b) Fizik bilimleri madde, biçim, hareket/devinim, zaman, uzay/boşluk, gökyüzü, nesiller, madenler, gezegenler, hayvanlar, insan vücudu, yaşam ve ölümün anlamı, mikrokosmos ve dil konularını içerir.

c) Metafizik, ruhsal akılcılık(psycho-rationalism) ve theology.

d) Psişik, akılcılık, olgu, makrokosmos, zihin, aşk, yeniden doğuş ve nedensellik konuları.

e) Din, inanç, dinsel yasalar(fıkıh) peygamberlik, velilik vb.

O aynı zaman genel Sufi düşüncesinin ve batıni tasavvufun büyük hazinesidir. Örneğin İkhvan der ki: “Ey kardeş bil ki, senin ruhun gizli güç olarak bir melektir ve eğer peygamberler ve imamların yolunu günü gününe şaşmadan izlerseniz Bir (Tannrı) olabilirsiniz”(Rasail Vol .4, s.122) Ve “bütün yaratıklar sonuçta Tanrı’ya dönecektir; öyleyse O, yaratıkların tüm varlığı, özü, ölümsüzlüğü ve mükemmelliğinin kaynağıdır.” (Rasail, Vol. 3, s. 285)

Kuran’ın batıni anlamına sıkça göndermeler bulunmaktadır(III, 511-514). Kuran’ın zahiri açıklaması, bilginin aşağı düzeyi olarak tanımlanır ve bu, körü körüne taklit etmeyi tercih eden sıradan insanlar için anlamlıdır, yani onlar içindir. Bilginin daha yüksek biçimi, batıni (esoteric, gizli) olandır. Eserde dil, din ve inançlara özgürlük tanınıyor ve birinin diğerine üstünlüğü tartışılmıyordu:

“Biliniz ki, gerçek her dinin içinde bulunur ve her dilde geçerlidir. Öyleyse yapılması gereken şey, en iyisini yapmanız ve kendinizi ona teslim etmeniz, yani gerçeğe yönelmenizdir. İnsanların dinlerine kusurlar, elsiklikler yüklemekle asla kendizi meşgul etmeyiniz; daha çok sizin dininiz kusurlardan arınmışmıdır onu görmeye çalışınız”(III, 501)..

Kâmil insan İkhvanus Safa’da şöyle betimlenir:

“Akıllı, içgörü ve anlayış sahibi olan Kâmil insan, sanki kökende İranlı, inançta Arap, dinde doğru yola yönelmiş bir Hanif, davranış biçiminde bir Iraklı, gelenekte Yahudi, rehberlikte bir Hristiyan, bağlılıkta Süryani, bilimde Grek, ileri görüşte bir Hintli, yaşam biçimiyle bir Sufi (gibi)dir; ahlaksal ölçülerinde bir Melek, fikirde tanrısal (rabbani), marifette ise tanrıdır, tanrıya benzer ve bu nitelikleriyle insan-ı Kâmil ölümsüzdür.” (III,376)

İkhvanus Safa özgürlükçülüğünün en övülmeye değer kanıtı budur ve bugünün özellik olarak post-modernist anlayışıyla eşdeğerdir. Bütün dinlere ve dillere saygı vardır ve kültür çoğulculuğu kabul görmektedir. Böyle bir özgürlükçülüğün asla düşünülmediği 9.yüzyılda bunlar yazıldı. Ikhwanus Safa, İsmaili Alevi hareketinin tebliği olarak tanımlanabilir. Burada, hareketin bir devrimci (ihtilalci) hareket ve mevcut düzenin, yani Abbasi İmparatorluğunun yıkıcısı olmayı amaçladığına dikkat edilmelidir. Hareket toplumun çeşitli kesimlerinin, soyluların, aydınların, köylülerin ve tüccarların desteğini de almaya uğraşıyordu. Bunu Risale’lerden birinde açıkça görürüz.

‘Kardeşler’ (İhvan) örgütü, toplumun farklı kesimleri arasında hücreler kurmuş olan ve sömürücü ve baskıcı zorba düzeni yıkmak için birleşip, hep birlikte eyleme geçen, bir devrimci hareketin önderleriydi.

Kısacası ‘Temiz Kardeşler’ devrimci örgütü Abbasileri, zorba ve zalimler, zayıf ve yoksul kesimlerin (duafa ve masakin) haklarını gaspedenler olarak suçlamaktaydı. Abbas soyluların Halifeliğe layık ve hakları olmadıklarını ileri sürüyorlardı. İkhvanus Safa Abbasiler’i, Adem’e secde etmeyerek Tanrısal İradeye karşı koyan Şeytan’nın vekili (khalifat al-İblis) olarak tanımlamaktadır. Abbas soylular, kendilerini halife olarak kabul eden insanlar için halifeydiler, çünkü ancak onlar birbirlerinin layığıydı.

Risaleler üzerinde yapılan inceleme çok açık gösteriyor ki, yazarlar, kendi zamanlarının mevcut bütün bilimleri-bilgilerikileriyle birlikte Grek-Roma, Fars ve Hind bilim ve felsefeleri üzerinde çok geniş kavrayış sahibiydiler. Onların yapıtlarından yapılan çevirilerle Kuran ve İslamî bilgilerin sentezini yapmışlardır.

İhvan al-Safa’nın algıladığı yönetimi (biçimi) dawlah ahl al-khayr (Hayırlı Halk Devleti)dır. Bu rejimi, akıllı, bilgi ve hikmet sahibi insanlar ile bir din ve inanç üzerinde anlaşmayı uzlaşmayı geliştiren hayır ve erdeme layık rızalık toplumu oluşturacaktı (I, p-131). Bu hayırlı-erdemli ve cömertlik rejimini kuracak olanlar, bilimsellikte olduğu gibi dinsel konularda da bilgindir; peygamberlerin ve velilerin sırlarına ilişkin bilgiye içten yakınlığı vardır ve felsefe konularında ise çok iyi eğitimlidir. (IV, p-198). ‘Temiz Kardeşler’, kendi dinsel inanç, fikir ve bilgilerinin, bütün dinlere ait bilgileri de kapsadığını bildirmekteydi. (IV, p-5).

‘İhvan us Safa ayrıca insanları, kendi miras aldıkları (din) dahil olmak üzere, istisnasız tüm dinlere eleştirel gözle bakmaya çağırmakta. Onlara göre Şeriat, yani dinsel yasalar zahir ve batın, yani açık ve gizli olmak üzere iki yüze sahiptir. Zahir (açık) olan, onun aracılığıyla hasta ruhlarına derman bulan sıradan insanlar içindir ve güçlü zeka ve algılama sahibi insanlar, batıni yüzü oluşturan derin bilim ve felsefeyle kendilerini besler.(IV, p-46).

‘Kardeşler’, tapınmaların iki tip olduğunu söylemektedir: Biri ibadetin Şer’iattaki kurallı biçimi, diğeri ise Kardeşler’in(İkhvan’ın) “ibadat al-falsafiyah al-ilahiyyah” (tanrısal felsefe ibadeti) adını verdikleri tapınmadır. (IV, P-301 vd.). Bu tapınma tipini uygulayanlar, Kuran ayetlerini gerçek anlamını ve onun batıni (esoteric) özünü bilirler. Onlar batın ilminin sahibidirler. Böylece görülmektedir ki, ‘Temiz Kardeşler’ tapınmalarını, son gerçeklik bilimi-ilm al-haqiqah ve yüksek felsefi bilgiler içine yerleşmiş bilimin temel direklerine (al-rasikhun fi'l 'ilm) uyarlamışlardır. Yine İkhvan as-Safa’ya göre, insan ruhunu özgürleştiren bilim, felsefe ve hikmettir ve onu tanrısal aşamalar içinde daha yüksek duruma uyumlu kılar.

Müzik üzerine yazılmış Risale’den kısa bir örnek

Ses havada iki cismin çarpışmasıyla hemen ortaya çıkar. Her sesin hafifleyip değişen/geçiş sağlayan bir özelliği yani modülasyonu, kalitesi ve ona kendine özgülük veren bir formu/biçimi vardır. Hava sesi bütünüyle işitme duyusuna kadar taşır; o da beynin iç kısmında duran hayal edici merkeze gönderir.Ses oradan hemen akıl merkezine geçer. Sesler kendisini üreten maddelerin niteliklerini korur.

Müzik ve melodi

Müzik bir düzene sokulmuş (kompoze edilmiş) melodilerden yapılır. Melodi notalardan ve ölçülü vuruşlardan düzenlemedir. Notalar ve vuruş ise hareket ve dinlenme/durmalarla (sessizlik, es) yapılır. İnce sesler sıcaktır, kalın sesler soğuktur…

Vuruşların üç kuralı vardır:

1) Sabad: Bir vuruşu bir sessizlik izler; tan, tan, tan gibi.

2) Vatab: İki vuruşu bir sessizlik izler; tanam, tanam, tanam gibi.

3) Fasıla: Üç vurşu bir sessizlik izler; tananam, tananam, tananam gibi

Bu üç eleman şöyle birleştirilir:

Tan tanam (0.00); tanam tan (00.0); tan tananam (0.000); tanam tanam (00.00); tananam tananam (000.000) Ayrıca bu üç eleman içinde 10 formül oluşturulur 2+3+1 (00.000.0), 3+2+1 (000.00.0) vb..

(*) Yazarın Alevi Akademisi Bilim Kurulu’nun Halka açık toplantısında yaptığı konuşma metnidir.



[1] Usul-u Kafi, Mütercim: Vahdettin İnce, Cilt: 1, Dar’ul Hikem, İstanbul- 2002

[2] Şii İmamiyenin İnanç Esasları, Çev. Ruhi Fığlalı, Ankara 1978)



[3] REI-Revue des Etudes Islamiques 6, 1932, s.419-481

[4] A.g.e. 437-478

[5] Bazı örnekler için bkz ve karş. Ebu Cafer Muhammed b. Yakub b. İshak el Kulayni, çev. Vahdeddin İnce, Usul-ü Kafi Cilt I, s.711,2(1269);s. 666, 7-(1191); s.667, 9 (1193)/ 10 (1194).İ.K.

[6] Mufaddal şöyle rivayet eder: Abu Abdullah’a(İmam Cafer) sordum: “Gölgelerde (Ruhlar âleminde?) iken ne durumdaydınız?” Buyurdu ki: “Ey Mufaddal! Biz Rabbimizin yanındaydık ve bizim dışımızda hiç kimse yoktu. Yemyeşil bir gölge içindeydik. Onu tesbih ediyor, Onu kutsuyor. Onun tekliğini dile getiriyor ve Ona hamd ediyorduk. O sırada ne kendisine yakın olan gözde bir melek, ne de bizden başka herhangi bir canlı vardı.( Usul u-Kâfi s. 666; 7-(1191). İ.K.

[7] Ms. Diez A Oct, Berlin Staatsbibl. Preussischer Kulurbesitz, Tarih:1211

[8] Ms. Esad Efendi 3638, Süleymaniye Kütüphanesi, İstanbul, Tarih: 1287

[9] İhvan us-Safa’ya ilişkin aşağıdaki bilgiler “İslam İmparatorlukları Tarihide İktidar Mücadeleleri ve ALEVİLİĞİN DOĞUŞU” kitabımızdaki ilgili bölümden (s.152-171) özetlenmiştir.

Amistofes Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Amistofes Kullanıcısına bu mesajı için teşekkür eden üyeler:
aris (21.06.2015)
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 15:22.


Powered by vBulletin® Version 3.7.4
Copyright ©2000 - 2019, Jelsoft Enterprises Ltd.
Yazılan yazılar ve yayınlanan resimlerin tüm hakları yazan kişiye aittir. Site hakları Aleviweb.com adına saklıdır.

Yandex.Metrica