Go Back   Aleviweb.com - Alevi Alevilik ve Aleviler Forumu > Kültür-Sanat > Felsefe/Sosyoloji/Psikoloji

Felsefe/Sosyoloji/Psikoloji Felsefi/sosyolojik/psikolojik tartışmalar, teoriler vs

Cevapla
 
Seçenekler Arama Stil
Alt 17.01.2019, 15:32   #1
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 971
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 20
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 29
37 Mesajına 39 Kere Teşekkür Edlidi


Standart Varlıktan Varoluşa

1. Olmak fiilinin iki kullanımı Eski mantıkçıların dilinde, "olmak" sadece basit bir bağlaç, bir yüklem olarak ele alınabilir. Mesela, eğer karın beyaz, Sokrates’in ölümlü olduğunu ileri sürüyorsam, burada olmak, yalnızca bir özelliği ya da niteliği (beyaz, ölümlü) bir özneye, bir töze (kar, Sokrates) yüklemeye yaramaktadır. Başka türlü söyleyecek olursak, sınıf mantığı dilinde, "olmak" sadece bir aidiyeti ileri sürmemi sağlar: kar beyaz nesneler sınıfına aittir, Sokrates ise ölümlü varlıklar sınıfına. Ama olmak bir de mutlak anlamında ele alınabilir. Kendimin, duvar saatinin "olduğu"nu söylediğimde, bu durumlarda "olmak" fiili en genel anlamında, yani farklı varoluş tarzlarına ilişkin herhangi bir yargıda bulunmaksızın (Tanrı’nın varolduğunu söylememle, benim varolduğumu, nesnelerin varolduğunu söylemem arasında bir fark olduğu açıktır) varoluşu tasdik etmeme yarar. En azından ilk bakışta, varolmak bize olmakla aynı düzleme yerleştirilebilir gibi görünmektedir: yol kenarında çam ormanı olduğunu söylemem, onun varolması anlamına gelir. Konuşma dilinde, bu kavramlar aynı kapıya çıksa da, felsefe dili bu terimler arasında bir ayrım gözetebilir. Ama sözcüğün ilk anlamında ve en sıradan kullanımında, varolmak, olmak kavramının verdiğini sadece daha fazla enerji ile ortaya koyar; varolmak, var olan her ne ise onun deneyimindeki gerçeklik ve sahicilik özelliğinin ısrarla üzerinde durur. 2. Öz ve varoluş Öz, basit olarak, bir şey ne ise onu o şey yapan şeydir. Varoluşun bir şeyin var olma olgusu olmasına karşılık öz var olan bir şeyin ne olduğunu, özel olarak ona ait olan ana niteliklerin neler olduğunu söyler. Skolastikler, Aristoteles’i izleyerek öz ve ilinek arasında ayrım yapmaktaydılar (Örneğin, insan, özü bakımından akıllı bir hayvandır; ilinekleri bakımından büyük veya küçük, siyah veya beyazdır). 3. Varoluşun indirgenemezliği: Ontolojik kanıt ve çürütülmesi Ontolojik kanıt, Aziz Anselmus tarafından ortaya atılmış (XI. yüzyıl), Descartes tarafından benimsenmiş (XVII. yüzyıl) ve Kant tarafından eleştirilmiş (XVIII. yüzyıl) olan Tanrı’nın varlığıyla ilgili kanıttır. Bu kanıt mükemmel bir varlık olarak tanımlanan Tanrı’nın özünün kendisinden onun varoluşunu çıkarmak iddiasındadır. Şüphesiz bu kanıtın taraftarları Tanrı olmayan her şeyle ilgili olarak özün varoluştan kesin bir tarzda ayırt edilmesi gerektiğini kabul ederler. Örneğin,insanın özü, onun varoluşunu içermez. insanın tanımı dünyada bir milyar insanın veya beş insanın veya hiçbir insanın varolmasını gerektirmez. Hiçbir sonlu varlığın özü-tanrıbilimciler hiçbir "yaratığın" özü diyeceklerdir- onun varoluşunu içermez. Bir yaratığın varlığından daha kırılgan, daha az güvenli ve daha bağımlı hiçbir şey yoktur. Berulla kardinali, "insanın varlığını ortadan kaldırmak, onun köleliğini ortadan kaldırmaktan daha kolaydır" demekteydi. Aziz Anselmus ve Descartes’a göre, Tanrı söz konusu olduğunda ise durum bunun tersidir. Tanrı’nın yalnızca özü, yalnızca Tanrı kavramı, onun varoluşunu içerir. Descartes’a göre, nasıl bir matematikçi bir tanımdan hareketle bu tanımdan onun içerdiği sonuçları çıkarırsa aynı şekilde Tanrı kavramından hareketle, bu kavramdan Tanrı’nın varlığını çıkarabiliriz. Tanrı fikri, mükemmel bir varlık fikridir. Eğer o var olmasa, mükemmel olmaz; çünkü onda tam da varoluş denen o özellik eksik olur. Mükemmel varlığın özünü teşkil eden nitelikler arasında her nitelik gibi mükemmellik olarak göz önüne alınması mümkün olan zorunlu varoluş da bulunmaktadır. Kant bu kanıtı güçlü bir biçimde eleştirirken asıl anlamında varoluşta kanıtlara ve kavramlara indirgenemez olan, onların dışında kalan şeyi açığa çıkarmıştır. Kant, varoluşun bir nitelik olmadığını söyler: Varoluş bir başka kavramda içerilmiş olan bir kavram değildir. Mükemmel bir varlık kavramından şüphesiz zorunlu olarak var olan bir varlık kavramını çıkarabilirim, ama bu kavramdan varoluşun kendisini çıkaramam. Varoluş mutlak bir durum, veri olan bir şeydir. Varoluş, kavramdan tamamen farklı bir şeydir. O, kavramların bağlantıları planından başka bir planda yer alır. Yüz gerçek talerlik bir servet basit olarak yüz taler kavramından daha mükemmel, daha karmaşık bir kavram değildir. Kavram bakımından gerçek yüz talerle sadece düşünülen yüz taler arasında bir fark yoktur. Yalnız birinci durumda ortada bir servet vardır, ikinci durumda ise bu servet var değildir. Ve bu çıplak olgu, var olma olgusu, bir yüklem, bir nitelik olamaz. Varoluş hiçbir biçimde özden çıkarılamaz. Aziz Anselmus ve Descartes’ın görüşüne rağmen Tanrı kavramı da bu mutlak kuralın bir istisnasını oluşturmaz. Nasıl ki mümkün yüz taler kavramından gerçek yüz talerin varlığını çıkaramazsam, Tanrı’nın özünden de onun var olduğu sonucuna geçemem. Bazı felsefe tarihçileri Kant’ın eleştirisine karşı Aziz Anselmus ve Descartes’ın kanıtını savunmuşlardır. Ancak bunu yaparken onlar, her şeye rağmen, bu eleştiride daha önemli olan şeyi, yani varoluşun "mutlak bir durum", her türlü kavrama yabancı ve indirgenemez olma olgusunu tasdik etmişlerdir. Gerçekten Kant’a, Aziz Anselmus ve Descartes’ın kendisinden hareket ettikleri mükemmel varlık kavramının basit bir kavram olmadığı, bir tür iç deneyim olduğu söylenerek karşı çıkılabilir. Mükemmellik kavramı kendisini anlamaksızın tasarladığım ve zihnimi aşan aşkın bir şeyin benim zihnimde bulunmasıdır. O daha bu haliyle bir varoluşun zihnimde bulunmasıdır. Bu anlamda ontolojik kanıt, bir varlığa ilişkin iç deneyimdir, yoksa bu varlığın çıkarsanması değildir. Kant belki Aziz Anselmus ve Descartes’ın derinliğine söylemek istedikleri şeyi yanlış anlamıştır, ama asıl anlamında varoluş denen şeyde orijinal olan, indirgenemez olan, çıkarsanamaz olan, akılsal olmayan şeyi gayet iyi anlamıştır. 4. Varlık bilmecesi Kelimenin en geniş anlamında varoluş, başka deyişle varlık, dünyada en sıradan, fakat aynı zamanda en esrarlı olan şeydir. Ben varım, dünya var ve dünyadaki her şey var. Bu en temel, ancak hemencecik unutulan bir cümledir. Çünkü şeylerin varoluşuna, Heidegger’in dediği gibi "varolanlar"ın "varlık"ına şaşırmaktan çok, hepimiz var olan şeylerin doğasıyla, o çok sayıdaki "varolan"ların özüyle meşgul oluruz. "Var"ın çok basit apaçıklığını, basit varlık olgusunu bir yana bırakırız. Bu felsefi sırrı en büyük sıklıkla tanımazlıktan geliriz. Bu sır şüphesiz düşünmekten çok yaşama kaygısına sahip olan herkes tarafından tanınmazlıktan gelinir. Çıkar ve tutkularının baskısı altında bulunan insanlar kendi işleriyle uğraşırlar. Onlar kelimenin pascalcı anlamında oyalanırlar. Ancak bilmek ve düşünmek isteyenler bile hemen özlere, kavramlara, yani somut şeyleri açıklayan soyut fikirlere giderler. Ancak özlerinden önce şeylerin varoluşu bir problem oluşturur. Leibniz, “Neden hiçbir şey yok değil de bir şey var?” diye sormaktaydı. Şüphesiz Leibniz bu soruya bir tanrı-bilimci cevabı vermekteydi: Dünyanın esrarlı varlığı bizi bu dünyanın yaratıcısı olan zorunlu bir varlığa gönderir. Genel olarak varlık, temelini ve kökenini koşulsuz bir varlıkta, Tanrı’da bulur ve yaratılmamış yaratıcı her yaratığın nedenidir. Ama bu cevap, bu problemi çözmekten çok yerini değiştirir. Dünyanın varlığı Tanrı’nın varlığıyla açıklanabilir olsa bile Tanrı’nın kendisinin varlığı esrarlı kalır, çünkü o hiçbir şeyden çıkarılamaz. Bu son nokta hatta yukarıda işaret ettiğimiz gibi Kant’ın ontolojik kanıtı eleştirisinde en açık olarak ortaya çıkan şeydir: Varoluş -isterse Tanrı’nın kendisinin varoluşu olsun- bir şeyden çıkarsanabilir bir şey değildir. Dünyanın varlığına gelince Tanrı, dünyanın varlığının sırrını da ortadan kaldırmamaktadır. Çünkü ancak Spinoza’nın felsefesinde dünya, bütün özellikleri ile, bir üçgenin özelliklerinin onun tanımından çıkmasına benzer bir tarzda Tanrı’dan çıkabilir. Ama örneğin, Hıristiyanlar için dünya bu şekilde Tanrı’dan çıkamaz. Çünkü onlara göre dünya önceden görülemez bir yaratımın sonucudur, esrarlı bir sevginin ifadesidir. Dünyanın varlığı ve bizim varlığımız, bir teoremin sonucu değildir, bir lutfun eseridir. Bu varlık bilmecesinin üzerinde çağımızda özel bir güçle Martin Heidegger durmuştur. Jean Paul Sartre Bulantı’da heideggerci sorgulamanın sözcülüğünü üstlenir. Varlık, anlaşılamaz. "Şu bahçe, şu şehir ve benim kendim, her şey veridir. Bunun farkına vardığında insana bulantı gelir ve her şey havada yüzmeye başlar" diye yazar Sartre. Bu açıdan sık sık varlığın saçma olduğu söylenir. Ancak kelimenin ilk ve dolaysız anlamıyla yetinirsek varlığın saçmalığını ileri sürme, bir değer yargısı, varoluşun niteliği üzerine ahlaksal bir yargı değildir. Varlık saçmadır demek, Schopenhauer tarzında, hayat çirkindir veya acımasızdır demek değildir. Saçma kelimesi mantıkçıların ona verdikleri anlamda alınmalıdır: Varlık akılla çıkarsanabilir bir şey değildir. Sartre şöyle der: Var olanlar görünürler, onlarla karşılaşılır, ancak hiçbir zaman çıkarsanamazlar. Var oluşun bir veri olduğuna ilişkin böyle bir keşfin illa sıkıcı veya acı verici deneyimlerle ilişkili olarak ortaya çıkmadığı noktası üzerinde ısrar edelim. Şüphesiz varlığın olumsallığı duygusu bazen bir sıkıntının ortasında veya büyük bir ümitsizlik vesilesiyle ortaya çıkar. Ancak şeylerin nedeni olmadığı, onların salt veri olduklarını bazen bir sevincin, bir mutluluk anının, büyük bir hayranlık duygusunun tam ortasında keşfettiğimiz de olur. "Yürek coşkun bir sevinç içindeyken de soru oradadır, çünkü o anda her şey değişmiştir ve sanki bizim için onların yokluğunu anlamak varlıklarını anlamaktan daha kolaymış gibi her şey adeta ilk defa kendisini bize gösterir" der Heidegger. Her neyse, ana soru şudur: "Neden hiçbir şey yok değil de bir şey var?" Bu soruyu unutmaya çalışsak bile o gizlice varlığını sürdürür. Heidegger’in dediği gibi" kısa bir süre sonra yeniden yok olmak üzere varlığa gelen bir çanın boğuk sesi gibi aklımıza sadece bir defa gelse bile" bu sorunun bütün insanlar için anlamı vardır. 5. Varlıktan varoluşa Buraya kadar bazen yapıldığı gibi varlık sorusuyla varoluş sorusunu aynı şeymiş gibi ele aldık. Şüphesiz tanım yapmakta özgürüz ve varoluş kelimesini çok genel olarak varlık kelimesiyle aynı anlamda alabiliriz. Örneğin, bir varlık filozofu olduğunu ileri süren Heidegger, kendi düşüncesini varoluşçu filozofların düşüncesinden tamamen ayırt etmek ister. Gerçekten varoluş, dar anlamda, öznel varoluştur. Varoluşçu diye adlandırılan filozofların sorguladıkları bu varoluş, önce benim kendi varoluşumdur. Şeyler vardır, ancak onlar var olduklarından habersizdirler. Şeyler vardırlar, ancak varoluşa sahip değildirler. Şeyler "kendilerinde"dir, ama "kendileri için" değildirler. Şeylerin var olduklarını, kendimin var olduğumu bilen benim ve bu anlamda şeyler ve kendim, "benim için"dir. Varoluşa sahip olan benim ve bilincimle evreni varoluşa kavuşturmaktayım. (Spinoza gibi) evrene, (Hegel gibi) tarihin bütününe göre insanı açıklamaya çalışan akılcı türden filozoflar yanında, ilk plana var olan özneyi yerleştiren felsefeler vardır. Felsefesi "Düşünüyorum, o halde varım"la, "düşünüyorum" üzerine bir düşünceyle başlamasına rağmen Descartes bir varoluş filozofu değildir, çünkü Descartes’ın düşünen öznesi, varolan bireysel bir özne değildir, evrensel akıldır. Buna karşılık Descartes’la aynı çağda tamamen başka bir soruşturmadan hareket eden, "sonsuz uzayların ebedi sessizliği" içinde insanın yalnızlığı, kaygısı, günahı, ebedi kurtuluşuyla ilgilenen Pascal’ın felsefesi en mükemmel anlamda bir varoluş felsefesidir. Düşüncesi son derece zengin ve karmaşık olan Platon’da hem akılcı bir felsefe, hem de bir varoluş felsefesiyle karşılaştığımızı söyleyebiliriz. O akılcı bir felsefedir, çünkü Platon akıl yürütür, çürütür veya kanıtlar, logos’a ana bir yer verir. Ama her zaman bir oyun olmayan diyalogdan ötürü o, aynı zamanda varoluşçu bir felsefedir. Örneğin, Gorgias’ta Sokrates ve Kallikles karşıt hayat tarzlarına sahip iki var olan şahıs olarak karşı karşıya gelirler. O, Sokrates’in oynadığı yüksek rolden dolayı da bir varoluş felsefesidir -Sokrates bitmiş, tamamlanmış bir sistemin sözcüsü değildir, kendini sorguya çeken bir düşünürdür-. Yine o, efsanelerin, yani kavramları imgelere çeviren veya daha kesin olarak aklın, akıl yürüten aklın yetersiz olduğunun görüldüğü yerlerde imgelere başvuran mecazi hikayelerin önemi nedeniyle de bir varoluş felsefesidir. Efsaneler gerçekte asıl anlamında varoluşsal soruları, yani Platon’da zamansallıkla ilgili olan soruları ortaya atarlar. Gerçekten akıl, her türlü zamanla ilgili düşüncenin dışında kalarak, yalnızca bir doğruyu başka bir doğrudan çıkarabilir, doğruların birbirlerini dolaysız olarak içerdikleri bir sistem inşa edebilir. Ama zamanın, varoluşsal zamanın işe karıştığı her yerde aklın inşa edemediği şeyi efsanenin anlatması ve betimlemesi gerekir. Böylece Platon’da efsane kökene ilişkin problemlerle (tanıkları olmayan olaylarla, örneğin, Timaios’ta evrenin yaratılışıyla) ve nihai erek problemleriyle (örneğin, insanın nihai ve doğa-üstü kaderiyle) ilgili olarak en mükemmel anlatım yöntemidir. Akıl, logos, genel kural olarak zamansallığı, varoluşsal bir şey olan tarihselliği anlayamaz. Ancak en mükemmel anlamda varoluş filozofu, XX. yüzyılın bütün varoluşçu felsefelerinin babası olan filozof, Danimarka’lı düşünür Sören Kierkegaard’dır (1813-1885). Bir varoluş filozofundan daha da fazla bir insan olan Kierkegaard’ın -çünkü o kendini bir tür anti-filozof olarak tanımlamıştır-, bütün felsefelere, özellikle Hegel’in felsefesine karşıt olarak varoluşun bir tanığı olmak istediğini söyleyebiliriz. Gerçekten felsefenin (özellikle Hegel’de) sisteme yönelmesine karşılık varoluş, hiçbir sisteme indirgenemez bireyselliğiyle insani varlığın ortada hazır bulunmasıdır. Varoluş açıklanamaz, sadece yaşanabilir. Filozofların ulaşmak istedikleri doğru, nesnel, evrensel olmak iddiasındadır, varoluşsal gerçeklik ise öznel, tikel, kısmidir. Özcü, akılcı ve sistematik olan felsefe varoluşu, özellikle en keskin ve en trajik biçimi altında varoluşu, yani yaratıkla Yaratıcı arasındaki özel, açıklanamaz, yaşanan ilişki olan dinsel varoluşu anlayamaz. Kierkegaard için iman deneyimi, mutlak olarak akla yabancı, genel plandan kavram ve özlere indirgenemez, varoluşsal plana ait bir deneyimdir. Ödev insanı genel kurallara itaat ettiği için filozof ahlaksal, etik deneyimden söz edebilir. Ama dinsel deneyim her türlü genel kuralı reddeden özel, biricik bir ilişkiyle ilgili deneyimdir.Çok basit bir örnek bize ahlaksal bir kurban etmeyle dinsel bir kurban etme olayı arasındaki farkı anlama imkanını verebilir. Oğlunu kurban etmeye hazır olan ibrahim’le kızını kurban eden Agamemnon görünüşte birbirlerine benzemektedirler. Gerçekte ise onlar arasında hiçbir benzerlik yoktur. Agamemnon sadece bir ahlak kahramanıdır. O kızını ahlaksal, yurtsever bir amaçla tanrılara kurban etmektedir. Rüzgarın çıkması ve Yunanlıların filosunun yola çıkabilmesi gerekmektedir. Agamemnon babalık ödevini, krallık ödevine, yani daha genel bir ödeve feda eder. Bunun tersine ibrahim hiçbir ahlaksal amaç peşinde değildir. Tanrı onu yapmasını emrettiği için oğlu ishak’ı kurban etmeye hazırdır. Ama bu emir hiçbir ahlaksal amaçla haklı çıkarılamaz, hatta ahlaksal açıdan bakılırsa bu fedakarlık saçmadır, bir skandal niteliğindedir. Temelde o, ibrahim ile Tanrı arasında tamamen özel olan bir meseledir. Dinsel deneyimde bir insanla bir Tanrı arasında sözle ifade edilemez, akıl diline çevrilemez bir ilişki vardır.

Kaynak: [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]


Yukaridaki Alintinin son makalesinde, Tek tanrili dinlerin mimari olan Ibrahim`in kendi oglu Islamil`i (Isak`i) kurban etme hikayesi, Seylerin seyleri hortlatmasi sadece doga felaketlerine karsi caresizligi ile sinirli degildir.
Seylerin Seyleri hortlatmasi, ayni zamanda kendi ozel mulkiyetine mulkiyet katma planidir..
Ibrahim`in elinde Deve, Manda, Okuz vs vs gibi farkli hayvan birikimi olsaydi, elinde kalmis ve cikarmasi gereken ne varsa, onu one surup, olmiyan tanri tarafindan gonderildigini idda edip, elinden cikarmasi gereken hangi sey varsa onu kurban ilan edecekti...

Sonuc olarak Ibrahim`in tanrisi veya seylerin tanrilari, ihtiyaclari oldugunda vardirlar.
Caresizligin, Yetersizligin, Cozumsuzlugu ve Bilgisizligin sonucunda bas vurulan bir hictir.
Asil var olan kendisidir
VAR ILE YOK arasindaki farki cozebilirsek sorunlari da sira ile cozmus olacagiz....

Saygi ve Insani Sevgilerimle.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 17.01.2019, 15:55   #2
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 971
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 20
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 29
37 Mesajına 39 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Şüphesiz bir varoluş felsefesi Pascal veya Kierkegaard’da olduğu gibi mutlaka dinsel bir felsefe olmak zorunda değildir. Ama o her zaman dünyada bir durum içinde bulunan, yani kendi geleceğiyle, gerçekleştirilmesi veya gerçekleştirilmemesi kendisine kalmış olan imkanlarıyla ilişki içinde bulunan bir öznel insan, var olan özne felsefesidir.
Bu insan sadece doğadaki nesnelerle değil, aynı zamanda diğer insanlarla da ilişki içinde bulunan bir insandır. Fransa’da 1945 yılında en fazla başarı kazanmış varoluş felsefelerinden birini, Jean Paul Sartre’ın varoluşçuluğunu analiz ederek bu varoluş kavramını aydınlığa kavuşturalım.

6. Jean Paul Sartre’ın varoluşçuluğu 1. Varoluşçuluk bir hümanizmdir Jean Paul Sartre bir konferansına şu çok özel başlığı vermiştir: Varoluşçuluk bir hümanizmdir. Sartre, varoluşun özden önce geldiğini ilan eder. Burada imal edilmiş nesnelerin varoluşundan tamamen farklı olan insani varoluş söz konusudur. Örneğin, konferansçının önünde bulunan şu sürahi vardır. Ancak o var olmadan önce düşünülmüş, belki onu yapan insan tarafından bir kağıt üzerine çizilmiştir.

O, özel olarak içine su konulması için tasarlanmıştır. Bir örneğe göre ve bir amaç için kullanılmak üzere yapılmış olan bu sürahi bir kavram, bir fikir, başka deyişle bir varoluş olmadan önce bir öz olmuştur. Ama ben, insan, çok basit olarak sadece varım. Benim kişiliğim önceden ve belli bir amaçla çizilmiş bir örneğe göre yapılmamıştır. insan söz konusu olduğunda varoluş özden önce gelir. Varoluşun öze bu önceliği arkasından bir özgürlük felsefesini sürükler. Herhangi bir amaca hizmet etmeyi, herhangi bir girişimde bulunmayı seçen benim. Varoluşun bu önceliğini ileri sürerek Sartre şüphesiz bazı klasik filozofların özcü tanrıbilimlerine saldırmaktadır. O, Leibniz’in Tanrı’nın daha sonra kendisini gerçekleştirmek için önce mümkün insan kavramını tasavvur ettiğini söyleyen akılcı tanrıbilimine tamamen karşıdır.

Böyle bir felsefede somut varoluş ancak özün açılmasıdır. Ve örneğin tüm hayatımın eylemleri beni tanımladığı ileri sürülen başlangıçtaki formülün açığa çıkmasından başka bir şey olamazlar. Fakat varoluşçuluk bu noktada -Sartre kendisinin tanrı tanımaz olduğunu ilan etse de- insanın esrarlı bir sevgiden, nedeni olmayan tanrısal bir cömertlikten ortaya çıktığını söyleyen Hıristiyan geleneğiyle birleşmektedir. insan iyi düzenlenmiş bir mekanizma değildir, kendini mahvetme veya kurtarma konusunda özgür olan bir yaratıktır. Her neyse varoluşçuluk kesin olarak bilimciliğe karşıdır ve yapısalcılık varoluş felsefesine karşı bilimciliğin bir tür intikamı olacaktır.

Bilimcilik her zaman insanı bir şey gibi açıklama arzusuna boyun eğer (Teknokrasi de, pratik alanda, insanı bir nesne gibi kullanmaya çalışır). Sartre’dan çok önce Gabriel Marcel bu temayı geliştirmişti. O, 1925’ten itibaren varoluş ve nesnellik arasında ayrım yapmaktaydı. Nesne, önümdedir, onu dıştan inceleyebilirim, analiz edebilirim. O bir problem teşkil eder (Yunanca problem, Latince nesne (objet), önüme konulan şey anlamına gelir). Ben nesnelere sahibim, ama kendimle ilişkilerim artık sahip olma ilişkileri değil, bir olma durumu, yani varoluş durumudur. Ben, şu kol saatine sahibim, ama şu bedenim veya şu bilincim. Saatimin bozulması saatçinin tekniğinin çözebileceği nesnel bir problemdir, ama kendimi suçladığım bir yanlış, bir problem değildir, varoluşsal bir sırdır.

Doğrudan doğruya kişiliğimi, varoluşumu ilgilendiren hiçbir şey nesnel teknikler alanına ait değildir. Teknisyenin suçu, kişiyi nesneleştirmek, ona bir bütünde kullanılabilir bir öğe gibi davranmaktır. 2. insanın aşkınlığı kendisini çevreleyen şey tarafından tamamen belirlenmiş olduğunu söylemekteydi. Bu dogmatik tezin yerine Sartre bir diyalektiği geçirir. Gerçekten Sartre bir yandan her insanın bir "durum içinde" olduğunu kabul eder (Bu her varoluş felsefesine özgü olan bir kabuldür). insanın bir bedeni, bir geçmişi, dostları veya düşmanları, önünde engeller vb. vardır. Ama öte yandan duruma anlamını veren, var olan insandır. Örneğin, bir belirlenimci, bir "özcü" insanların "dayanılmaz bir durum içinde" oldukları için başkaldırdıklarını iddia eder. Sartre ise, hiçbir durumun kendisi bakımından dayanılmaz olmadığına, ona bu anlamı veren şeyin varoluşsal bir başkaldırı projesi olduğuna dikkat çeker. Bir başka şeyle ilgili olarak aynı durumu Tanrı’nın bizi bir sınaması olarak görebilirdik. Geleceğe ilişkin niyetlerimi, amaçlarımı şimdiki duruma yansıtarak, hangisi olursa olsun, bu durumu özgürlüğümün sebebi kılmaktayım. Daha önce Kierkegaard da her varoluş durumunun arkasından sayısız imkanları sürüklediğine işaret etmişti. insanın omuzları üzerine çöken seçim yapma zorunluluğunun nedeni buydu. Var olan bir şey olmak, imkanları tasarlamak için dünya sahnesinde birinci planda bir rol oynamak zorunlu değildir. Kierkegaard içinde hiçbir olayın cereyan etmediği, en büyük olayın bir yaban horozunun uçması olduğu Danimarka’nın tam göbeğinde yer alan Jutland ovalarının ortasında bile insanın bir varolan olduğunu, seçim yapmak (örneğin Tanrı’ya lanet etmek veya tersine ona şükranlarını sunmak) zorunda olduğunu söylemekteydi.

En acı verici, en zorlayıcı durumlar insanın özgür bir varolan olma durumunu ortadan kaldırmazlar, tersine onu ortaya çıkarırlar. Sartre 1945 yılında şunları söylemekteydi: "Hiçbir zaman Alman işgali altında olduğumuz zamanki kadar özgür olmadık." Paradoks ancak görünüştedir, çünkü bir durum ne kadar zor, trajikse, ne kadar bizi zorlarsa, yapacağımız seçim o kadar acildir. Durumlara anlamlarını veren şey, benim bir varolan olarak kararlarımdır. Dünya benim özgürlüğümün aynasından başka bir şey değildir. Sartre’ın aşkınlık dediği şey, geleceğe ilişkin bir tasarıyla şu andaki bir durumun aşılmasıdır. işte tam da bir durum içinde olan varlıklar olduğumuz için, Pascal’ın dediği gibi , "gemiye binmiş" olduğumuz için seçimlerimiz kaçınılmazdır, bir tür "özgür olmaya mahkumuz". Seçmemeyi seçmek de bir seçim yapmaktır. Hiçbir şey yapmamak, varolan bir insan olarak bir karar vermektir ve bunu yapandan hesap sorulabilir. Buna her an seçim yapmak zorunda olduğumuzu da ekleyelim. Dün verdiğim özgür kararlar yarınki kararlarımı bağlamaz. Her an, eğer istersem, hayatımı değiştirebilirim. Burada varoluş kavramının onu varlık kavramının karşısına yerleştiren çok özel bir anlamını kavramaktayız. Var olmak, kendisine mühlet verilmiş olma, geleceğimi yeni bir yöne çevirme ve böylece geçmişimi değiştirme ve onu kurtarma imkanına sahip olmamdır. Özgürlüğüm ancak ölümümle sona ermektedir. Var olmaktan kesildiğim anda hayatım, varlık ve öz olmaktadır. O artık tümüyle geçmiştedir, artık kader haline dönüşmüştür. Varoluşum bundan böyle verilmiş bir şey gibi anlatabileceğim, betimleyebileceğim donmuş, belirli, kapalı varlık haline dönüşmüştür. Özetle varlık, geçmiş varoluştur. Hegel daha önce olağanüstü bir söz söylemişti: "Wesen ist was gewesen ist": Varlık, var olmuş olandır.

Böylece cehennemde olan Kapalı Oturum’un kahramanlarının artık geçmiş hayatları üzerinde hiçbir güçleri yoktur. Onlardan biri şöyle bir cümle -varoluşçuluğun ünlü cümlelerinden biri- sarf eder: "Sen hayatından başka bir şey değilsin." Var olduğum (ve her an hayatımı değiştirme gücüne sahip olduğum bir zamanda özgürlüğümü dile getiren, öldüğüm zaman ise özümü ve kaderimi ifade eden bir cümle. Hayatım o andan itibaren artık varlık haline gelmek üzere varoluş olmaktan çıkmıştır. O, benden sonra yaşayanlar için artık tamamen bitmiş bir hikayeden başka bir şey değildir. "Ölmek, yaşayanlara yem olmaktır." 3. Varolan bir şeyin doğası yoktur Bir durum içinde varoluşa sahip olan insanın, -hangisi olursa olsun- bu durum karşısında özgür olduğunu gördük. Onun kendi karşısında, kendisiyle ilgili olarak da özgür olduğunu eklememiz gerekir. Varoluşa sahip olan bir varlık olduğu için insanın doğası yoktur. Bu cümleyi kolayca açıklayabiliriz. Şu çakıl taşının, şu koltuğun bir doğası vardır. Onlar tamamen ve basit olarak neyse odur. Onlar "kendinde" varlıklardır. (Altının som olduğunun söylendiği gibi) onların gerçeklikleri, somdur. Onlar için ne "içeri", ne "mümkünler" söz konusudur. Ama insan varoluşa sahip olduğunun bilincindedir. O, "kendisi için" vardır. Tekrar edelim: Diğer varlıkların bir şey "olma"sına karşılık, insan varoluşa sahiptir, yani o "kendisi için"in aşkınlığı sayesinde her zaman bir şey "olma"nın dışına çıkar. Etimolojik anlamında var olmak, "dışına çıkmak"tır (ex-ister). Özgür varoluşun ifade ettiği bu sürekli dışa çıkış, varoluşa sahip olan hiçbir şeyin, var olmaya devam ettikçe, önceden belirlenmiş bir doğanın kölesi olamayacağı sonucunu doğurur. Ne bedenim, ne karakterim dediğim şey, ne hayat şartlarım benim için bir kader değildir.

Gündelik dilde dendiği gibi, ben "paçamı kurtarabilirim, işin içinden sıyrılabilirim (s’en sortir)". Varoluşculuğun anlamı budur. Varolan bir şey olmak, her şeyden önce bilinçli bir varlık olmaktır. Bilinçli zihnim kendime bir öz, bir doğa yakıştırmamı bana yasaklamaktadır. Örneğin, üzgün olduğumun bilincinde olmam ne demektir? Bu üzüntümü benim uzağımda bulunan bir nesne gibi ortaya koymam demektir. Bir başkasını görür gibi yerimde duramadığımı, kıvrandığımı görmem, ağladığımı işitmem demektir. Üzüntüsünün bilincine varan ben, artık üzüntülü olan benin tamamen aynı değildir. "Kendisi için" olmak, bilinçli olmak demek, artık tam olarak kendisiyle bir düşmemek, kendini hiçbir zaman bir şey olmamaya mahkum bir varlık olarak görmek demektir. Varlığa sahip olmamız (şeyler, nesneler gibi) ne isek o olmamızdır. Varoluşa sahip olmamız ise her zaman ne değilsek o olmamızdır, ne isek o olmamamızdır. Ben ancak zihnimde, ne isem oyum. Gerçekte her zaman niyetim kötü olmaksızın ciddiye alamayacağım rolümü aşarım. Çünkü bu rol benim olmadığım, oynadığım bir roldür. Kelimeler’de Sartre, küçük Sartre’ın bembeyaz sakalı ile Tanrı babaya benzeyen ciddi büyük babasının önünde nasıl örnek-çocuk komedisini oynadığını anlatır. Ama bu örnek-çocuk o değildi (Çünkü biz hiçbir şey değiliz, salt özgürlüğüz ve "varlık hiçliği"yiz), o, o örnek-çocuk gibiymiş gibi yapmaktaydı.

Böylece Varlık ve Hiçlik’in ünlü bir örneğini yeniden ele alırsak, "canlı jestlerine sahip olan ve biraz fazla saygıyla eğilen" bir kukla gibi yanımıza yaklaşan garson bize bir komedi oynadığı duygusunu verir. O, neyi oynamaktadır? Garsonu. iş işten Geçti filminde fiyakalı üniforması içinde büyük bir hoşnutlukla aynada kendine bakan savaşçı, yüce, asil bir "şey"e dönüşen, özü gereği Efendi’yi temsil ettiğini düşünen diktatörün kötü niyeti daha vahimdir. Sartre’ın "alçak" dediği (O, böylece argo bir kelimeye felsefi bir anlam kazandırır) insan, tam da varoluşa sahip olduğunu unutan ve "özsel" bir üstünlüğe sahip olduğunu zanneden "tıkabasa varlıkla dolu" bir insandır. Son derece kötü niyetle insan doğa bakımından erkeğin kadından üstün olduğunu, namuslu insanın serseriden başka bir öze sahip olduğunu, beyazların siyahlara hakim olmak için yaratılmış olduğunu ilan edebilir.

Üç büyük varoluşçu kitap "alçaklar"ın kurbanlarının savunmasını üstlenir. Yahudi Sorunu Üzerine Düşünceler’ de Sartre, Yahudileri, Yahudi düşmanlarının zihinlerinde buldukları geleneksel ve efsanevi imgeden kendilerini kurtarmaya davet eder. "Yahudi özü" diye bir şey yoktur ve diğer halklar gibi Yahudiler de varoluşlarını kazanmak zorundadırlar. Aynı şekilde Jean Genet vesilesiyle (Aziz Genet, Komedyen ve Þehit) Sartre namuslu insanların cani bir yaratığa dönüştürmeye çalıştıkları genç bir suçlunun vakası üzerine eğilir. O, genç suçluya "Sen bir serseriden başka şey değilsin" denmiştir ve belki o özgürlüğü için toplumun ona yüklediği bu kötü insan rolünü üstlenmekten başka bir çıkış yolu görmemiştir. Ama nasıl ki "özü gereği" namuslu insanlar yoksa, "özü gereği " hırsız veya serseriler de yoktur. Aynı şekilde Simone de Beauvoir, ikinci Cins’te kadının ne olduğu ileri sürülüyorsa o olmadığını; a priori bir kadın özü, ezeli-ebedi kadınlık diye bir şeyin var olmadığını göstermeye yönelir. Ezeli-ebedi kadınlık, zencilerin çocuksu oldukları, Yahudilerin dalaveracı olduklarına ilişkin efsanelere benzer özcü bir efsanedir.

Kadının doğası gereği cilveli, hoppa, erkekten daha az zeki olduğu doğru değildir. Bilinçli varolanlar olduğumuz için insani varlığın özü yoktur. Bilinç her veriyi nesne olarak koyduğu, onu aştığı veya Sartre’ın dediği gibi hiçliğe dönüştürdüğü için bilinçli varolan, varlığın zıddıdır. Sartre’ın "hiçlik" dediği, bilincin bir özelliği olan bu, insanın kendisiyle veya bir durumla bir düşmemesi, kendisinden sürekli olarak ayrı olması olgusudur. Bilincim nesne olarak koyduğu ve aştığı bu benin özelliklerini "hiçleştirir". O halde ben her zaman bu hiçle, bilincin göstergesi olan bu "hiçlik"le kendimden ayrıyım. Sartre burada (kantçı veya descartesçı biçimi altında) geleneksel üniversite idealizmiyle, yani düşünülen şeyin düşünen özneye göreli olduğu ve bilincin önce geldiği görüşüyle buluşmaktadır. Burada, "Bilinç her şeyin üzerine yükselen gurur ve her şeyi düşüncenin bir varlığı kılan inkardır" diyen Alain’den fazla uzakta değiliz. ANA FiKiRLER Varoluş, var olan şeyin doğası, özü göz önüne alınmaksızın, basit olarak varlık, varolma olgusudur.

Örneğin ben, benim bir insan, bir Fransız, bir hoca olmam olgusunu basit olarak var olmam olgusundan ayırt ederim. Bir özün tanımlanabilir, analiz edilebilir olmasına karşılık basit varoluş olgusu saptanır, yaşanır bir olgudur. Kant’ın ifadesiyle varoluş, mutlak bir durumdur. Onunla karşılaşırız, ama onu tanımlayamayız. Şüphesiz Aziz Anselmus ve Descartes, Tanrı fikrinden onun varolduğunun çıkarabileceğini ileri sürmüşlerdir. Çünkü onlara göre Tanrı fikri, mükemmel bir varlık fikridir. Bu fikir, var oluşun kendisi olan mükemmellik de içinde olmak üzere bütün mükemmellikleri içermez mi? Ama Kant bu akıl yürütmeyi çürütmüştür: Mükemmel bir varlık fikrinden olsa olsa mükemmel bir varolan fikrini çıkarırım. Ama varoluşun kendisi çıkarsanabilir bir şey değildir. Kafamdaki yüz talerlik bir servet fikrinden cebimde bu yüz talerin var olduğunu çıkaramam. Tanrı fikrinden veya diğer herhangi bir fikirden birçok fikri çıkarabilirim, ama hiçbir varoluşu çıkaramam. Çağdaş varoluşçu filozoflar (XIX. yüzyılda Kierkegaard, XX. yüzyılda Sartre) hiçbir sisteme, hiçbir mantığa indirgenebilir olmayan insani varoluşun her şeyden önce özgürlük olduğu üzerinde ısrar etmişlerdir. Nedenlerden dolayı eylemde bulunduğum söylenecektir, ama varoluşçular buna varoluşun nedenleri özgürce yaratmak olduğu şeklinde cevap vereceklerdir.

Kaynak: [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]


Konu Raya Haq tarafından (17.01.2019 Saat 16:02 ) değiştirilmiştir.
Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 18.01.2019, 03:50   #3
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 971
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 20
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 29
37 Mesajına 39 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Alevilikte Varoluş ve Bilim

Bir kandilden bir kandile atıldım
Turab olup yeryüzüne saçıldım
Bir zaman Hak idim, Hak ile kaldım
Gönlüme od düştü yandım da geldim
Hataî


Kandil

Kandil yıldız demektir. Parlak ışık saçan, aydınlatan bir alev kütlesi.
Dünya oluşumun ilk 200 ylında ışık saçan, içinde patlamalar gerçeklesen, ateşler püskürten bir kandil(cik) idi. Alevî deyişlerinde sıkça işlenmiş olan bu kandil kelimesi çoğunlukla ışık ve nur kelimeleriyle anılıyor.

Kudret kandilinde bir ışık iken
Ta ol zaman aşık oldum nura ben
Sıdkı Baba

Kandilde balkıyan dostun nurudur
Akıl ermez ona Hakkın sırrıdır
Seyit Feyzullah

Eğer sual eder isen sırrımdan
Cümlemizi var eyledi varından
Hak yarattı Muhammedi nurundan
Kandilde balkıyan nurdan gelirim
Nesimi

Balkımak

“Kandilde balkıyan dostun nurudur” (Seyit Feyzullah)
“Kandilde balkıyan nurdan gelirim” (Nesimi)

Kandil güneştir. Balkımak parlamak, parıldamaktır. O halde kandilde balkıyan yani güneşte parlayan, parıldayan nur ise, bu nur nedir sorusuna cevap büyük ozan Kul Himmet‘ten;

Yerde insan gökte melek yoğuken
Kudretinden bir nur indi süzüldü
Cümle mahluk* kandildeki nur iken
“Ayın” Ali “Mim”Muhammed yazıldı

“Cümle mahluk” günümuzde ya da geçmişte yaşamış bütün canlıların toplamı, bütünüdür.

Alevîlikte var olan bütün canlıların haktan gelip yine hakka gideceği inanışını “cümle mahlukun” (bütün canlıların) kandildeki nurdan geldiği dizesiyle sentezledigimizde “kandildeki nurun hakkın kendisi oldugu” fikri çıkar önümüze. Kandildeki nur haktır.

Kudret kandilinde bir ışık iken
Ta ol zaman aşık oldum nura ben
Sıdkı Baba

Pervane’nin (Sıdkı Baba) aşık olduğu “ışık-nur” Haktır. Ve O’na aşık olduğunu söylediği zaman ise henüz kendisi varolmadan milyarlarca yıl evvel güneşte bir ışık olduğu zamandır.

Balkımak: Işık saçılması ya da gürültülü ışık patlaması, şimşek çatması anlamında da kullanılır.

“Kandilde balkıyan nurdan gelmek”; güneşteki parlayarak saçılan ışıktan gelmektir.

“Kandildeki balkıyan ışık” yani güneşteki parlayan ışık insanın dünyadan önceki, daha doğrusu dünya var olmadan önceki ete kemiğe bürünmemiş halidir.

İnsan burada henüz ışıktır, nurdur. Henüz ne kendisi, ne kendisini oluşturacak olan elementler, ne de bu elementleri oluşturacak olan uygun şart ve ortamlar vardır.

Herşey “parlak, ışıklı güneşin” patlama ile saçılması sonucu oluşacak gaz ve bulut tabakasının ağır bir top haline gelip kendinden kücük meteor ve ağır metalleri de çekerek yavaş yavaş büyüyüp yaşam için gerekli şart ve koşulları oluşturmaya başlamasıyla başlar. Aleviliğin büyük ozanı Yunus Emre bu olayı iki cümleye sığdırıyor;

Yedi gök yaratıldı IŞIK ile bünyâd oldu
Toprağa nazar kıldı, aksırıp durugeldim
Yunus Emre

*Bünyâd: En önemli, belli başlı, ana, esas. Bir şeyin üzerinde temellendiği kurulduğu şey, kök.

Yunus Emre çok acık bir dil ile dünyadaki ilk oluşumun, ilk oğelerin, ana öğelerin (dört elementin) ışık ile oluştuğunu söylemekte. Alevî edebiyatının usta ozanları sıklıkla dunyanın ışık ile bünyâd olmasından evvel var olduklarını soylemeleri yukarıdaki anlatımların daha kolay anlaşılabilmesi için sunulacak başka bir delil olabilir.

Yok iken yer ile gök, ben ezelden var idim

Aşağıya aktardığım birbirinden ayrı yer ve zamanlarda yaşamış bunca ozanın aynı dil ve cesaretle tekrarladıkları şey; “yer ve gök yok iken kandildeki nurda var olduklarıdır”

Tüm bu deyişlerde adı geçen nur “ışıktır”, ışık Hak ile özdeşleştirilir. Işık karanlığın ve kötülüğün karşıtıdır. Evrendeki herşey bu ışıktan doğmuş ve yine bu ışığa dönecektir.

Alevilerin kendilerini son yüzyılda tanımlamak icin kullandıkları “Alevî” teriminin hz. Ali ile bir bağlantısı yoktur. Alev kelimesi -i- aidiyet ekinin takılmasıyla “alev-i”, yani alev’den gelen, ışıktan gelen anlamında takiyye edilmiştir. Aleviler bu ışığa “Hak” demişler.

Bütün evrende var olan herşey bir noktadan hasıl olan bu ışığın farklı görünüşlerinden başka birşey değildir. O tektir. Var olan herşey O’ndan geldiği için O herşeyin içindedir.

Herşeye hayat vermiş olan Hak (ışık) hayat verdiği herşeyin de içindedir.

Varolmak, yüce bir nur olan Tanrıdan (haktan) fışkırmak, görüş alanına çıkmaktır. Oluş,Tanrıdan (haktan) çıkış ve yine ona dönüştür. Tanrısal ışık, en yüceden en aşağı kata doğru basamak basamak görüş alanına çıkar. Bu basamaklar değişik nitelikli varlık türlerini oluşturur. Varoluş, yoktan yaradılış anlamına gelmez. Görünmeyenden görünür duruma geçme eylemini belirtir. İnsan Tanrı ile özdeştir, Tanrısal bir varlıktır. Varlık türleri içinde Tanrıya en yakın olanı insandır ve bu nitelikleriyle de varlık birliğinin, “Vahted-i Vücud”un merkezidir. Bireysel irade topyekün iradenin bir cüzüdür.

Ruh ölümsüzdür. Tanrıdan (haktan) gelmiş ve ona geri dönecektir. Beden ise, ruhun yeryüzündeki aracı durumundadır. Ruh, tekâmülü ve Tanrıya ulaşması için ne kadar bedene ihtiyacı varsa, o kadarını eskitecektir.

“Daha Allah ile cihan yok iken, daha yer ve gök yok iken” var olduklarını söyleyen Harabî ve Seyyit Feyzullah kendilerini varından var edecek ve onları kendi ozellikleri ile donatacak olan Hak (ışık) ile birlikte olduklarını söylemekteler;

Eğer sual eder isen sırrımdan
Cümlemizi var eyledi varından
Hak yarattı Muhammedi nurundan
Kandilde balkıyan nurdan gelirim
Nesimi

Daha Allah ile cihan yok iken
Biz anı var edip ilan eyledik
Hakk”a hiçbir layık mekan yok iken
Hanemize aldık mihman eyledik
Harabi

Yer yok iken gök yok iken dolaştım
Muallakda beyaz kufar’a düştüm
Kırkların ceminde engürü içtim
Ol yeşil kubbeye konduğum zaman
Seyyit Feyzullah

Sorma ne hacet bizleri sofu
Ta ezel künyede ismimiz vardır
Dünya kurulmadan yüzbin yıl evvel
Ol yeşil kandilde cismimiz vardı
Devranî

Aramaynan hak bulunmaz
Bakmaynan göze görünmez
Çıkıp meydanda salınmaz
Aslın nurdadır sevdiğim
Aşık Senem

Kudret kandilinde bir ışık (ziya) iken
Ta ol zaman aşık oldum nura ben
Ziyasından (ışığından) halk eyledi toprağı
Vücut buldu bu eşyanın menbaı
Sıdkı Baba

Ta ezelden kandildeki nurdayım
Binde bir can eremedi bu sırra
Dermanî

Yedi kat arşta asılı
Kandildeki NUR’a geldim
Pir Sultan Abdal

Kandilde Nur iken sevmişim seni
Güzel pirim sultan pirim şah pirim
Genc Abdal

Hü diyelim gerçeklerin demine
Gerçeklerin demi NUR’dan sayılır
Hatayi

Kandilde balkıyan dostun nurudur
Akıl ermez ona Hakkın sırrıdır
Seyyit Feyzullah

Halk etmeden arş-ı kurşi alemi
Şol yeşil kandilde verdik selamı
Sıdkı Baba

Kandil asılırken Nur-u meskende
Bülbül idim gonca gülünde idim
Yeksanî

Çatılmadan yerin gögün binası,
Muallakta iki nur’a düş oldum
Sıdkı Baba

Kandilin içinde nur olan biziz
Mekân ötesinde sır olan biziz
Devranî

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 18.01.2019, 03:51   #4
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 971
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 20
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 29
37 Mesajına 39 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Vahdeti Vücut

“Hak” başlangıçtır. Herşeyin “başlangıcı, özü ve varoluş noktasıdır”. “Evren” Haktan varolmuşların tümüdür. Galaksiler, yıldızlar, gezegenler, uzay, boşluk ve bu boşluktaki bütün canlılar bu nedenle Hakkın farklı görünüşlerinden başka birsey değildir. Bir kaya parçasında da O vardır, bir ulu çınarda da O vardır. Heryerde olan bu Hak terimi İslamiyetin Allah kavramıyla bir değildir.

Aşağıya aktaracağım İbn-i Arabiye ait olan eserdeki Hak terimi ile İslamiyetteki Allah kavramı arasındaki farkların ve çelişkilerin ayrımını okuyucuya bırakıyorum.


Gerçek varlık O
Gerçek yokluk da O
Yaratan da yaratılan da O’dur
Her varlığın kendisidir.
Yüce hak ve çirkin batıl O’dur
Deha düşüncenin kendisi ve aptal hurafenin aynısıdır.
Zihinde parlayan düşünce ve kaybolan kuruntu ile şaşkın hayal O’dur
Mümin O, kâfir O’dur
Katıksız muvahhid O
Putperest müşrik O’dur
Hareketsiz cansız O
Keskin duyarlı canlı O’dur
Arşın altında secde eden melek O
Cehennemde yanan şeytan O’dur.
Gözyaşları dökerek tesbih eden rahip O
Günahlarıyla genel evini ayağa kaldıran zani O’dur
Allah sevgisi ve korkusu ile yaşayan rahibe O
Etini budunu satarak geçinen
Ve çıplak vücut için yaşayan fahişe O’dur
Aydınlığıyla alemi kuşatan ışık O
İnleri korku ve dehşetle dolduran koyu karanlık O’dur
(Fusûsu’l-Hikem: 80)

İbni Arabi’nin yazdığı bu anlatımda Tanrının bütün özelliklerinin insanda da var olduğu görüşüne ulaşıyoruz. İbn-i Arabi’nin bu anlatımı Alevilerce de kabullenir. Âşık Daimî “Kâinatın aynasıyım” adlı deyişinde İbni Arabi ile aynı şeyleri söyler;

Kâinatin aynasıyım
Mademki ki ben bir insanım
Hakkın varlık deryasıyım
Madem ki ben bir insanım

İnsan hakta hak insanda
Ne ararsan var insanda
Hiç eksiklik yok insanda
Madem ki ben bir insanım
Daimi

İnsanın Hakta, Hakkın ise insanda olma durumunu yani Hallacı Mansur ile özdeşleşmiş olan “Enel Hak” tanımlaması Vahdeti Vücut (varlığın birliği) felsefesidir. Yukarıdaki deyişte ve İbn-i Arabi’nin yazısında işlenen konu Vahdeti Vücuttur.

Mansur; “Ben Hakkım, Hak bendedir”
Hasan Sabbah; “İnsan Hakkın bir parçasıdır”
Ünlü bir sufi olan Ferîdüddîn-i Attâr; “İnsan Hak ile özdeştir”
Hâcı Bektâş-ı Velî ise; “Ne ararsan kendinde ara” demiştir.

Bütün bu tanımlar salt bir tasavvufî görüş veya sufist bir duruş değil, günümüz biliminin öne sürdüğü tek gerçektir. Binlerce yıllık “vahdeti vücut” gerçeği bir kaç yıllık “kuantum fiziği” biliminin ta kendisidir. Kuantum fizigi “Vahdeti Vucud’un” bilimsel olarak kanıtlanmış halidir.

Kuantum fiziğine göre Evrenin en küçük zerresinde bile bütüne ait olan bilgilerin tümü mevcuttur. Küçük büyükte, büyük kücükte mevcuttur. Tüm evren tek bir bütündür. Evrendeki her şey ne kadar farklı görunse de bir bütünün farklı yerlerdeki farklı yansımalarıdır. Herşeyde O bütünün özellikleri vardır. Kuantum fiziğine göre algılanan bütün maddeler boşlukta etkileşen kuantum parçacıklarının dalgalanmalarından oluşuyor. Kuantum parçacıkları boşluğun içinde bir görünüp bir kayboluyor. Bu konu hakkında “Mevlâna” şunları söylemekteydi;

“Cümle âlem, her an yok olur gider. Sonra tekrar, varlık âlemine dönüp bekâ şeklinde görünür. Alemin varlığı, daima gidip gelmededir. Tek nefes bile bu soyunup giyinmeden hâli değildir”

Aleviliği salt bir islam yorumu görenler, islamiyetin özü sayanlar “tanrı-evren-insan” birliğinin “kâmil insan” olma aşamasında insanın tekrar tanrısal mertebeye ulaşmasını, koptuğu parçaya kendisini bilerek yeniden kavuşup tanrısallaşmasını islamiyetin neresine koyabilirler?

Sadece 100 yil evveline kadar 2 milyar yıl ömür verilen dunyanın yaşını, eski Yahudi din bilginleri iö 3760, Hıristiyanlar ise iö 4004 yılında başlatabiliyorken Alevilik dunyanın varoluş serüveninin guneş ile başladığını söylemekteydi.

Gencî adında bir Alevî ozanı yüzlerce yıl önce bakın bu yukarıda anlattıklarımı nasil aktarmış;

Çar anasır bâb’ından nikâb büründüm
Bir noktadan hasıl oldum arındım
Can gözüyle görenlere göründüm
Ne seyranım ben seyrandan içeri

Gencî hakikatım şah-ı nurdayım
Ne yerdeyim ne gökteyim nerdeyim
Mekân tutmaz ispat olmaz sırdayım
Lamekânım lamekândan içeri
Gencî

“Çar anasır bâb’ından nikâb büründüm”: 4 element ile oluştum (ateş, hava, su, toptak)

“Bir noktadan hasıl oldum arındım”

Hasıl olmak; meydana gelmek, varlık kazanmak, gerçekleşmek. Başka bir deyişle nitelik kazanmak demektir. Burada “Genci” Bir noktadan hasıl oldum derken bir noktadan meydana geldiğini, bir noktadan varlık kazandığını, bir noktadan nitelik kazandığını söylemekte. Bu nokta herşeyin başladığı yerdir. Sadece insanların değil dunyanın, bütün canlıların ve içinde yaşadığımız evrenin baslangıç noktasıdır bu nokta.

CERN’de calışan profesör Gökhan Ünel evrenin kronolojik sıralamaya göre oluşumunu bu noktayı baz alarak şöyle anlatıyor;

0 saniye: Büyük Patlama, enerji yoğunluğu sonsuz, çünkü evren nokta kadar.
0, (25 tane sıfır) 1 saniye, yani saniyenin trilyonda birinin trilyonda biri: BHǒnin ulaşabileceği en yüksek yoğunluk, nokta halindeki evren yaklaşık 300 milyon km’ye genişlemiş.
0,00001 saniye: Proton ve nötronlar oluşuyor.
3 dakika: 180 saniye: Hidrojen ve helyum gibi hafif çekirdekler oluşuyor.
380 000 yıl: Elektronlarla birleşen hafif çekirdekler hidrojen ve helyum atomlarını oluşturuyor.
200 milyon yıl: Yıldızlar ve gökadalar oluşuyor.
9.2 milyar yıl: Güneş sistemi oluşuyor.
10 milyar yıl: Dünya’da hayat başlıyor.
13.7 milyar yıl: Bugün…

Her ne kadar bugünün bilim dunyası bu konu hakkında hemfikir değilse de en azından evrenin surekli genişlediği konusunda hemfikirler. Evren sürekli genişleyen bir yapıya sahip ise bu demek oluyor ki bir baslangıç noktası vardı. Bir baslangıç noktası olmasaydı sürekli genişlemesi de imkânsız olurdu.

Lâ mekân elinden bir nişan iken
Meni zuhur etti ol kan içinde
Üç yüz altmış altı şehirden gelip
Özüm katre oldu umman içinde

Lâ mekân mekânsız anlamına geliyor. Mekânsız olan. Hic bir yere sığmayan, eni ve boyu olmayan, mekâna sığmayan. Peki dünyanın varoluşunu düşünecek olursak nedir eni ve boyu olmayıp mekâna sığmayan? Tabi ki evren, uzay.

Evren sürekli büyüyen, genişleyen fakat hicbir yere sığmayan bir yapıdadır. Bu yapıya Alevî literatüründe “lâ mekân” deniyor. Deyis şu dörtluk ile devam etmekte;

Bir zaman ummanda cansız yatırdı
Cana ceset verip vücut yetirdi
Gıda verip kalp içinde oturttu
Rızkımı yarattı ol kan içinde
Noksanî

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 18.01.2019, 03:54   #5
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 971
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 20
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 29
37 Mesajına 39 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Ummanda cansız yatmak ne demek?

4.5 milyar yil once dunya guneş sistemindeki toz bulutundan oluştu. 200 milyon yıl boyunca yanan bir ateş topuydu. Yavaş yavaş içten dışa dogru soğumaya başlamasıyla ilk karalar oluşmaya başladı. Başlayan Göktaşi yağmurları yaşamın yapı taşları olan su ve amino asitleri dunyanın yüzeyine taşıdı. Dünyaya göktaşı (meteor) yağmurlarıyla taşındı. Dünyaya şiddetle çarpan her göktaşı içinde bulunan suyu çarpışmanın etkisiyle dışa vurdu.

Her ne kadar dünyaya çarpan göktaşları okyanusları oluşturmuş olsalar da gerekli yaşam kosulları olmadığından bu suların içinde henüz canlı organizmalar oluşmamıştı.

Burada yukarıdaki dörtlüğü yeniden okuyun. “Bir zaman ummanda cansız yatırdı”.
Noksani’nin ummanda yani okyanusta cansız yatırdı derken anlatmak istediği budur.

3 milyar yil önce ortaya çıkmış ilk ilkel yaşam biçimleri olan “stromatolit“ denen mercansı yapıların kalıntıları bulundu. Bu kalıntılara bugün Kuzey Meksika çölunde halen rastlanıyor. Okyanuslar göktaşlarının Dunyaya yağmalarının ardından oluştuktan sonra bugünkü yaşam formların oluşabilmesi için halen bir eksik vardı…OKSİJEN.

Bu oksijensiz geçen zaman dilimidir Noksanî’nin “bir zaman ummanda cansız yatırdı” dediği yer.

Oksijenin oluşabilmesi suların altındaki “stromatolitlerin” oluşmalarıyla başlayabildi. Stromatolitler ise “siyanobakteri” denen milyarlarca mikroptan oluşmuştu. Bu bakteriler benzersiz bir ozellikleri sayesinde dünya tarihini değiştirecekti. Çünkü bu bakteriler güneşi ve suyu alarak oksijen üretiyordu.

Kim bu tenim yoğuken ben can idim
Katre değil ezeli ummân idim
Kaygusuz abdal

Ger aslım sorarsan ben bir niyazım
Sabır ilmi derler yerden gelirim
Ve katre idim şimdi han oldum
Arştaki kandilden nurdan gelirim
Nesimi

Katre idim Ummanlara karıştım
Kaç bulandım kaç duruldum kimbilir
Devre edip alemleri dolaştım
Bir sanata kaç sarıldım kimbilir
Gufranî

Kendisi henüz bedenlenmemiş iken, daha doğmamış iken, değil ete kemiğe belirli bir bilince dahi sahip değil iken var oldugunu söylemekte. Keza bu varoluş tamamiyle manevi bir devriye yolculuğudur. Kaygusuz Abdal henuz insan donuna girmemiştir; Bir katreden (damla sudan) ummânın (okyanusun) parçası olmuştur.

Karalar, sular, oksijen, ateş ve atmosfer oluştuktan sonra canlıların yaşayabileceği ilk koşullar tamamlanmış oldu. Artık ateş, toprak su ve hava vardı…

Çâr anasır bâbından nikâb büründüm
Bir noktadan hasıl oldum arındım
Can gözüyle görenlere göründüm
Ne seyranım ben seyrandan içeri
Gencî

Anasırdan bir libasa büründüm
Nar ü Hak ü Bâd ü Ab’dan göründüm
Şiirî

Çâr Anasır: 4 kuvvet, 4 element (öğe).
Libas: Elbise
Nar: Ateş
Hak: Toprak
Bâd: Rüzgar, hava
Ab: Su

Aleviler bunları nereden biliyorlardı? Bütün evrenin bir noktadan oluştuğunu, Evrendeki bütün varlıkların birbirleri ya da kendi eksenleri etrafında dönduklerini, Dunyayı oluşturacak koşulları, yaşamın güneşten geldiğini, İlk canlıların okyanustan cıktığını, Evrenin en küçük zerresinde bütüne ait olan bilgilerin tümünün bulunduğunu, Tüm canlıların evrimleştiklerini, İnsan bedeninin dört elementten oluştuğunu, Uzayın eni ve boyu (lamekân) olmadığını…

Alevî pirleri, ozanları bunca derin bilgileri günümüzden yüzlerce yıl evvel nereden oğrenmişlerdi?

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 18.01.2019, 04:12   #6
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 971
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 20
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 29
37 Mesajına 39 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Alevi felsefesi, Tanrı-doğa-insan ilişkisini: Tanrı’dan çıkıp yeniden Tanrı’ya dönen bir çevrim üzerinde açıklar. Tanrı’nın kendi özünden fışkıran, taşan ışığın dönüşümler geçirerek ve bu yolla kendi kendine yabancılaşarak evrende, gözle görülebilir biçimler aldığını savunur.

Tanrı, madde ve eşyanın; hareketin, hareket soyutlaması olarak zamanın var olmasından önceki mutlak yokluk / hiçlik durumunda, kendi kendisinin tanrısı iken, insanlar için düşünülmesi / algılanması güç bir öze sahipti. Mutlak yoklukta / hiçlikte, yokluğu / hiçliği tartışmak anlamsız olduğuna göre, bu aşamada bir “tanrı” varlığından söz etmek Alevi felsefesi açısından üretici değildir. Çünkü Tanrı bu konumda, kendi kendisinin bilincinde; kendi içindeki sonsuz olanakların, yeteneklerin ve güçlerin ayrımında değildir.

Çevrimin hareket ettirici ilkesi olan “güzelliğin görülmeye eğilimi” sonucu Tanrı, sonu olmayan bir yokluğun / hiçliğin içinde kendine bakacak göz ve vecde gelecek bir gönül istedi; işte ışıksal taşma bu gereklilikle başladı. Bu gerekliliğin belirmesi ile mutlak yokluk / hiçlik, olanaklı yokluk / hiçlik durumuna dönüştü. Tanrı, kendi kendisiyle ilk kez yabancılaştı; kendi bilincine ilk kez vardı; evrenin, bütün ruhsal ve maddesel şeylerin yaratılması için gerekli kaynağı içinde taşıdığının ayırdına ilk kez ulaştı. Kişilik kazandı; önce Tanrı iken şimdi Hak, Hakikat, Gerçek, Aşk oldu.

Daha sonra ilk yabancılaşma kademesi olan Hakk’tan; Tanrı’nın ilk belirme aşaması olarak algılanan ve tüm diğer şeylerin onun aracılığıyla yaratıldığı kabul edilen ilk akıl (akl-ı evvel) yaratıldı ve böylece çevrimin, kutsal kökenden (âlem-i gayb) duyularla algılanabilir / bilgiyle ulaşılabilir dünyaya (âlem-i şühud) inen alçalan eğrisinin (kavs-i nüzul) hareketi başlamış oldu. Ardından sırasıyla ve her adımda Tanrı’dan uzaklaşacak biçinmde; akl-ı evvel’e verilen bilgilerin belirme aşamaları olarak algılanan meleklerin, ermişlerin, inananların, inanmayanların, cinlerin / şeytanların, hayvanların, bitkilerin ve doğal elementlerin aklı; bu dokuz akıldan kaynaklanan ruhları yaratıldı.

Tanrı Hak olup potansiyel kazandıktan sonra dönüşümler geçirerek, kendisinden daha az şeyler içeren / daha az kendisi olarak beliren aşamalara doğru yol alıp doğal elemente / saf cevhere değin indi. Böylece inançta varoluş çemberi olarak algılanan çevrimin, kutsal kökenden çıkıp görünür evrene doğru inen alçalan eğrisi’nin hareketi tamamlanmış oldu.

Alevilik-Bektaşilik felsefesinde varoluş çemberinin bu ilk yarısı, tümüyle bir inanç ürünüdür. Düşünceci-idealizm zemininden kaynağını alır. Platon’un idealar-gölgeler / kopyalar tasarımının değişik bir anlatımından başka bir şey değildir. Bâtıni bilince öncelik vererek açıklanan ve geçici görünür gerçekler olarak algılanan nesnel dünyaya göre değişmez, kalıcı ve ebedi bulunan bu idealist yan / idealizm; felsefede öncel / yaratıcı görünmesine karşın, bilimsel bir kaygı gütmeksizin nesnel sürecin / maddeci düşünce temelinin bir gerekçesi, onu haklı, gerekli ve zorunlu kılmanın bir aracı olmak üzere gönül meşrebine uygun biçimde sonradan kurgulanmış bir inanç yaratısıdır.

Aleviler-Bektaşiler, “zahiri düşünmenin” / “zahiri koşullanmanın” ötesinde, doğal süreci / insan eylemini kutsamak üzere yarattıkları kendi idealizmlerinden, tartışmaya kapalı sonuçlar çıkarmaya kalkışırlarsa, dünya görüşlerini baş aşağı çevirmiş olurlar. Alevilik-Bektaşilik felsefesinde çevrimin ikinci yarısını, yani Hakk’tan en uzak nokta olarak beliren doğal element / saf cevherden çıkıp, yabancılaşma sürecinden uzaklaşacak / her adımda daha çok Tanrı’nın kendisi olacak biçimde dönüşümler geçirerek kutsal köken’le buluşmayı amaçlayan yükselen eğri’nin hareketi oluşturur.

Varoluş çemberi’nin yükselen eğrisi bütünüyle materyalizm zemininde / maddeci düşünce temeli üzerinde yürür; inançta, Tanrısal özün görünüşe çıkan bir yaratısı olarak görünmesine karşın gerçekte, Ortaçağ koşullarında bu yaratıyla kutsanmak zorunda kalınan bir öncel / yaratıcı’dan başka bir şey değildir. Bir idealizm-materyalizm bileşimi olan Alevilik-Bektaşilik felsefesinde, alçalan eğri’nin sonu ve yükselen eğri’nin başlangıcı olarak beliren doğal element / saf cevher ya da bunun aklı, ruhu; Tanrı’nın da Tanrılığını yapamayacağı bir yabancılaşma aşamasını simgeler. Çünkü, doğal element / saf cevher, yabancılaşmanın son halkasıdır; en az Tanrı’dır. Felsefi boyutta doğal element / saf cevher “dört öğe” ile temsil edilir: Bunlar su, hava, ateş ve topraktır.

Bu bağlamda, idealizmden materyalizme kırılan, Tanrı’nın bilgisi / yönlendirmesi dışında ve kendi yasaları / kuralları içinde gelişim / değişim-dönüşümlerle adım adım “yabancılaşmadan” uzaklaşan bir sürecin başlangıcı olur.

Bu süreç Aristoteles’in “potansiyellik-aktüellik” tasarımının değişik bir anlatımıdır. Varoluş çemberi’nin yükselen eğrisi’nin dönüşümleri giderek soyuttan somuta doğru evrilir. Her şeyin dünya çevresinde döndüğü algısıyla beslenen ve bir çember yayını izleyen hareketin soyutlanması olarak bilince çıkan zaman sürecinde; dokuz ruh, dokuz akla verilen bilgilerin görüntülerinin belirdiği tanrısal mekânlar olarak Atlas, Burçlar, Zühal, Müşteri, Merih, Güneş, Zühre, Utarit ve Ay biçiminde somutlanır. Dokuz gök katı’ndan genelde evrende, özelde ortamda; nesnel süreci / yaşamı önceleyen nitelikler olarak sıcaklık, soğukluk; kuruluk ve yaşlık belirir. Bu dört öğe ile dört niteliğin ilişkisinden üç âlem, yani cansızlar âlemi, bitkiler âlemi ve hayvanlar âlemi ortaya çıkar.

Hayvanlar âlemi, çevrimde dokuzuncu ve son çevrim kademesi olarak beliren, derece derece yükselerek Hakk’a ulaşan eksiksiz / olgun / yetkin insanı temsil eden insan-ı kâmil aşamasıyla son bulur. Tanrı kendisini doğal elemente / saf cevhere, yani su, hava, ateş ve toprağa, koşutunda sıcaklık, soğukluk, kuruluk ve yaşlığa taşımakla bir bakıma, varlığını da yadsımış olur.

Potansiyelini kendi içinde taşıyan bir önceki konaktan / aşamadan / basamaktan bir sonraki konağa / aşamaya / basamağa geçen nesnel süreci, yönlendirmek şöyle dursun, onun nasıl olduğunu bilmekten bile acizdir. Deyim yerindeyse Tanrı, bir “dünya” cahilidir. Cahili olduğu bu “dünyayı” tanımak / bilmek, kendi “cehaletine” son vermek için Tanrı, tanrısal özü en çok içeren yani en çok Tanrı olan insana gereksinim duyar; genelde insan, özelde kâmil insan aracılığıyla inançta, geçici görünür gerçekler dünyası olarak kutsanan, gerçekte ise varlık ve olgu anlamında maddi özellikler gösteren öğelerden oluşan bir nesnel süreçten başka bir şey olamayan bu dünyayı tanıma / bilme olanağına kavuşur.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 04:18.


Powered by vBulletin® Version 3.7.4
Copyright ©2000 - 2019, Jelsoft Enterprises Ltd.
Yazılan yazılar ve yayınlanan resimlerin tüm hakları yazan kişiye aittir. Site hakları Aleviweb.com adına saklıdır.

Yandex.Metrica