Go Back   Aleviweb.com - Alevi Alevilik ve Aleviler Forumu > Toplumsal Konular > Din

Din Dini tartışmalar ve teoriler

Cevapla
 
Seçenekler Arama Stil
Alt 14.10.2018, 05:36   #11
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 551
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 14
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 13
30 Mesajına 32 Kere Teşekkür Edlidi


Standart

''Beni Kureyza''
Hendek savaşı sırasında müslümanlara akdedilmiş ve müslümanların saflarında savaşmayı gerekli kılan kuvvetli bir antlaşma varken sırt çevirmişler ve aleyhlerine dönmüşler. Böylece Medineyi kuşatmış olan Kureyş müttefiklerinin ordusuyla birlikte fiilen savaşa katılmışlar.
Müslümanlar Hendek Savaşını bitirir bitirmez Kureyzaoğullarını kuşatma altına almışlar. 15-25 gün gibi süreyle kaleleri yıkılmaya devam edimiş. Kesin olarak yenileceklerini anlayınca Yahudilikten Müslümanlığa geçmiş olan Sa'd B Muaz'ın vereceği karara razı olarak teslim olacaklarını söylemişler. Sa'd B Muaz ise onlar hakkında Tevrat'ın gereği olan şu kararı vermiş:
"Savaşır durumdaki erkekler öldürülecek, kadın ve çocuklar esir alınacak. Malları müslümanlar arasında savaş ganimeti olarak paylaşılacak."
Bu hüküm uygulamaya konulmuş ve buna dayanılarak öldürülmüşler.

Kalelerini kuşatan Muhammed hiç acele etmemiş. 1 aya yakın süre ablukaya aldığı kaleye giriş çıkışı engellemiş. Beni Kureyzalılar açlık ve susuzluk ile de mücadele ediyorlarmış. Hayber Kalesi'nde, Muhammed önderliğindeki Müslümanların ablukası nedeni ile açlık ve susuzluk ile mücadele eden Beni Kureyzalılar, Muhammed ile anlaşma yoluna gitmek zorunda kalmışlar. Muhammed onlara bir anlaşma sunmuş. Derhal silahlarını bırakıp teslim olacaklarmış ve Muhammed'in eski Yahudi yeni Müslüman olan sahabelerinden Sa'd bin Muaz'ın vereceği cezayı kabul edeceklermiş. Çaresizlik içindeki Yahudi Beni Kureyza'lılar, istemeden de olsa teklifi kabul etmişler,savaşmadan silahlarını teslim etmişler.

Sahih hadislerde anlatılanlara göre, kaledeki çaresiz Yahudilerin eli silah tutabilenlerden 400-900 arasında bir erkek topluluğu öldürülmüş, 400-900 arası olduğu söylenilen Yahudilerin büyük çoğunluğu Hz. Ali tarafından katledilmişti. Ali o gün kafa kesmekten çok yorulmuş ve kafa kesme işlemi sırasında yorgunluktan sürekli olarak kılıç kullandığı kolunu değiştiriyormuş, Muhammed ise kesim işleminin yanına çadır kurdurmuş ve kesim işlemini gözlemliyormuş. Katledilen Yahudi erkekleri topluca gömülmüşler. Tüm silah tutabilen erkekleri öldürülen yahudilerin artık zenginlikleri müslümanların olmuş.

Katliamdan sonra, Dıhyetü'l-Kelbı adındaki delikanlı Arap, Muhammed'e gelmiş; tutsak kadınlardan birini kendisine alması için ondan izin istemiş. Muhammed de : "Haydi git de bir câriye al!" diye karşılık vermiş. Ne var ki Dıhye gidip Safiyye'yi almış. Bunu gören bir başka Arap hemen koşup Muhammed'e haber vermiş. Safiyye'nin Dıhye'ye değil; "Peygamber"e uygun olacagını söylemiş. Muhammed'de Dıhye'yi çağırtmış; başka bir cariyeyi almasını söylemiş. Dıhye'ye verilen "cariye", Safiyye'nin kocasının kızkardeşidir. Muhammed, kendisine "karı" olmanın karşılığında Safiyye'yi "azâd" etmiş. Ümmü Süleym, Safiyye'yi hazırlamış ve gece olunca da Muhammed'in koynuna sokmuş. Babası ve kocası öldürülen bir kadını, aynı gün (veya 1 gün sonra). Hem de babasını ve kocasını öldürenlerin liderine eş olarak. Safiyye, o sırada daha genç bir kız iken muhammed 57 yaşında idi.

(Bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi, Ankara, 1985, Diyanet Yayınlarından, 2/299-310.)

Hoşgörüymüş!
Bir insan düşünün, kız çocuklarının gözleri önünde öldürülmüş babalar düşünün,en sevdikleri canlı canlı katledilmiş ve sonrasında bu kız çocuklarını cariye olarak askerlerine seks kölesi olarak dağıtan, en güzelini de kendine ayıran birini düşünün,bunu yapan kim? Hani nerede barış? Bir de bu olayın din kültürü kitaplarında geçtiği bir dönem vardı, ballandıra ballandıra anlatan hocalarımız vardı,tabi hikaye çarpıtılmış haliyle anlatıldı hep bizlere..

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 14.10.2018, 05:39   #12
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 551
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 14
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 13
30 Mesajına 32 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

mmü Habibe’nin yanına girdim sarımtırak rengi olan veya başka bir koku getirterek bir genç kıza sürdü eline bulaşan kokuyu yanaklarına sürdü ve dedi ki: Vallahi güzel kokuya ihtiyacım yok, fakat Rasûlullah (s.a.v.)’den işittim şöyle buyurmuştu: “ALLAH’a ve ahiret gününe inanan bir kadının bir ölüye üç günden fazla metem tutması caiz değildir. Ancak kocası için dört ay on gün matem tutabilir ve süslenemez.” (Ebû davud, Talak: 35; İbn Mâce, Talak:
1196- Zeyneb (r.anha) dedi ki: Cahş’ın kızı Zeyneb’in kardeşi öldüğü zaman yanına girmiştim güzel koku getirterek süründü ve şöyle dedi: Vallahi güzel kokuya falan ihtiyacım yok fakat Rasûlullah (s.a.v.)’den işittim “ALLAH’a ve ahiret gününe inanan bir kadının herhangi bir ölü için üç geceden fazla yas tutması caiz değildir. Ancak kocası için dört ay on gün yas tutabilir buyurmuşlardı.” (Buhârî, Talak: 4.)

Kurana ve hadislere gore kocasi olen bir kadin icin bekleme suresi 3 aydir.Fakat malumunuz Muhammed ,Safiye'ye Kureyza katliyamindan donerken, daha donus yolunda sahip oluyor.

Nerde kaldi 3 ay bekleme suresi diye sordugumuzda da.'sen donus yolunda gecen sureyi nereden biliyorsun?' diye sacma sapan bir savunma geliyor.

Halbuki Mekke ve Kureyza arasi cok yakin mesafe oldugunu baska hadislerdende anlayabiliyoruz.
Yani birakin deve ustunde uc ay yol almayi,deveyi sirtiniza alsaniz bir iki gunde varabileceginiz bir mesafe.
Bu mesafeyi hangi hadisten ogrendin diye merak eden olabilir ihtimaliyle gosteriyorum.Buyrun iki namaz arasi kadar kisa bir mesafe.

Cüveyri'ye, Nârı' aracılığıyla İbni Ömer (r.a.)'in şöyle dediğini nak*leder:
- Rasûlüllah (s.a.v.) Hendek'ten döndüğü gün aramıza gelip: "Hiç kimse Kureyza oğulları yur*duna varmadan önce ikindi namazını kılmayacak" diye ilan etmiş*ti. Bir kısmı vakit geçecek korkusuyla Kureyza'ya varmadan yolda ikindiyi kıldılar. Diğerleri, "vakit geçse bile biz Rasûlüllah (s.a.v.)'in emrettiği yere varmadan namazı kılmayacağız" dediler. Rasûlüllah iki gurubu da azarlamadı. Hadisi Buharî ve Müslim rivayet ediyor.[533]

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 19.10.2018, 05:34   #13
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 551
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 14
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 13
30 Mesajına 32 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

ISLAMIN INANDIGI ALLAH`DAMI MUHAMMED GIBI CINSI SAPIK?


“Allah ahirette Peygamberlere kimliğini kanıtlamak için bacağını açıp baldırını gösterir.” (Müslim İman 302, Buhari 97/24,10/29, Müsned, 3/1)

“Ebu Said (ra) anlatıyor. Resulullah (aleyhisselatu vesselam)’ı dinledim, “Baldırların açılacağı, kendilerinin secdeye davet edileceği gün…(Kalem 42) mealindeki ayetle ilgili olarak” şöyle diyordu: “Rabbimiz baldırını açar, her mümin erkek ve her mümin kadın O’na secde eder. Dünyada iken kendisine riya ve gösteriş olarak secde edenler geri kalırlar. Onlar da secde etmeye kalkarlar, ancak sırtları bükülmeyen yekpare bir tabakaya dönüşür (ve secde edemezler.)” (Buhari, Tefsir, Nun vel Kalem 2, Tefsir, Nisa 8, Tevhid 24; Müslim, İman 302. (183)

Konuyu tasvir eden ayet 68/42 nolu ayettir. Arapçası ve meali aynen şöyledir:

“Yevme yukşefu an sâkın ve yud’avne iles sucûdi fe lâ yestetîûn” Arapça

“O gün bacak keşfolunur ve secdeye davet edilirler ama güç yetiremezler.” Türkçe

Burayet de müslümanların, milletin gözünden kaçırmak için binbir takla attıkları, mealcilerin gerçek anlamını örtmek için binbir sahtekarlığa başvurdukları bir ayettir.

Kimi mealci bacak yerine perde demiş, perde açılacak diye anlam vermiştir. Halbuki “sak” apaçık bacak demektir. Bunu kanıtlamak çok kolay. 75/29 nolu ayette “bacak bacağa dolanır” şeklinde ölüm anını anlatır. Burda hiç bir uyanık mealci perde perdeye dolanır filan demez. Kelime aynıdır.

“Velteffetis sâku bis sâk(sâkı).” (75/29) Arapça

“Ve bacak bacağa dolaşır. ” (75/29) Türkçe

İşin içinden bu kadar ucuz çıkılmayacağını bilen daha akıllı mealciler, açılan bacağın insanların olduğunu iddia ederler. Bu ise anlamı iyice saçma hale getirir. Çünkü İnsanların bacağının açılmasıyla secdeye davet edilmelerinin hiç bir alakası olamaz. Böyle olsa deli saçması olurdu. “Bacak açılır, otomobil ani bir frenle durur” cümlesi bir anlam ifade der. Ama “bacak açılır, güneş tutulur” diye bir cümle alakasız bir saçmalamadır. O yüzden açılan bacak allahın bacağıdır, başka türlü yorumlanamaz.

Allahın bacağını görünce millet öyle şok oluyor ki, secdeye de varamıyorlar! Artık nasıl bir bacaksa! Bir de destekleyen sahih denen kitapta hadis var.

İlk manevra Elmalılı’dan gelmiştir. Bu acayip ve komik anlamı örtmek için aynen şöyle meal vermiştir: “Bir sak keşfolunur”!!! Aslında daha komik olanı da var. O da Tekin meali:”İşlerin güçleşip, herkesin paçalarını sıvayıp kaçacak yer aradığı (paçalarının tutuştuğu) gün….” Sanırsın adamlar dereye dalacak! Ne paça sıvaması? “Paçaları sıvayıp sıvışacak delik aradıkları” deseydin bari! Nasıl bir iştir bu mealcilik?

İslami Bir Siteden Soru ve Sözde Cevabı:

“Allah ahirette Peygamberlere kimliğini kanıtlamak için bacağını açıp baldırını gösterir.” (Müslim – İman 302, Buhari 97/24,10/29, Hanbel 3/1)

Bu hadisin hangi kitaplarda geçtiğine iyice dikkat edin. Hadis kitaplarının sözde en doğrusu olarak gösterilen, tek hadisini inkar edenin kafir olacağı söylenen Müslim ve Buhari’de. Hadisçilerin mantığına göre bu hadisi inkar eden kafir, bu hadise inanan gerçek Müslüman olacaktır. Allah’a hiçbir şeyin benzemediğini söyleyen ayete karşın, hiçbir mecazi ifadeyi çağrıştırmadan, Allah’ın baldırı olduğunu ve ahirette baldırını açacağını söylemenin saçmalığını uzunca anlatmaya gerek var mı?

Hadis sahih ve destekleyen ayet: Kalem -42,43 “Baldırların açılacağı (işlerin zorlaşacağı) ve kâfirlerin secdeye çağrılıp da gözleri düşmüş ve kendilerini zillet kaplamış bir halde buna güç yetiremeyecekleri günü (Kıyamet gününü) düşün. Halbuki onlar sağlıklarında secde etmeye çağrılıyorlar(ve buna yanaşmıyorlar)dı.”

Bazı ayet ve hadislerde Allahın eli, Allahın İpi, Allahın Baldırı gibi ifadeler kullanılmaktadır. Bu tür ayetler mütaşabih ayetlerdir. Peygamber efendimizde bazı hadislerinde mütaşabih kelimeler kullanmıştır. Taki insanlar bu meseleri daha iyi anlasın. Nitekim başka bir hadisi şerifte Peygamber efendimiz şöyle buyurmaktadır.

“Ebu Said (ra) anlatıyor. Resulullah (aleyhisselatu vesselam)’ı dinledim, [Baldırların açılacağı, kendilerinin sevdeye davet edileceği gün…(Kalem 42) mealindeki ayetle ilgili olarak Şöyle diyordu: “Rabbimiz baldırını açar, her mümin erkek ve her mümin kadın O’na secde eder. Dünyada iken kendisine riya ve gösteriş olarak secde edenler geri kalırlar. Onlarda secde etmeye kalkarlar, ancak sırtları bükülmeyen yekpare bir tabakaya dönüşür (ve secde edemezler.)” [Buhari, Tefisr, Nun vel Kalem 2, Tefsir, Nisa 8, Tevhid 24; Müslim, İman 302. (183)]

Kalem suresinin 42. ayetinde “Keşfus – sak” tabiri geçmektedir. Lügat olarak baldırın açılması manasına gelir. Görüldüğü üzere ayeti kerimeden asıl maksat lügat maksadı değildir, belki bir mesaj söz konusudur.

Hadis yukarıdaki rivayette baldır kelimesini “sakehu” şeklinde zamir olarak kaydeder. İbnu Hacer bir başka tarikde zamirsiz olarak “sake” şeklinde geldiğini ve bu şeklin -ayeti kerimeye uygunluk arzetmesi sebebiyle- daha doğru oldğunu söyler. Aksi takdirde yukarı ki tercümede aslına muvafık olarak kaydettiğimiz üzere Cenab-ı Hakka baldır izafe ederek, insana teşbih etmek gibi te’vili tekellüflü bir durum ortaya çıkacağını belirtir.

Öyle ise, “baldırı açmaktan” murad nedir?

Alimler bunu, “bütün hakikatkerin çırıl çıplak ortaya çıkması (sebebiyle) hesap ve cezanın bütün şiddet ve dehşetiyle hüküm sürmesi” şeklinde anlamışlardır.

Nitekim hadiste, Resulullah (aleyhisselatu vesselam) Cenab-ı Hakkın bütün gerçekleri ortaya koyarak hesap verme hadisesinin dehşetini yaşattığı hengamda, dünyada iken kulluğunu samimiyetle yapanlarla, riyakar hareket edenleri tefrik edip mü’minleri dehşetten kurtaracağını, riyakarları da sırtları eğilmez bir hale sokarak cürümlerini yüzlerine vurmak suretiyle, dehşetlerine dehşet katacağını belirtmektedir.

AÇIKLAMA: Bu sadece yorumdur kuranda hiçbir dayanağı yoktur. En abzurt kelimede bile hikmet arayan zihniyet elbet buna benzer akıl yürütmeyle cevaplar bulacaktır. Kuranın bütün açıkları böyle zorlama yorumlarla kapatılmaktadır.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 07.12.2018, 17:46   #14
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 551
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 14
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 13
30 Mesajına 32 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Abdullah İbn Ömer anlatıyor:

- "Peygamber, Benû Mustalık üzerine gece baskını yaptı. Onlar ansızın yakalanmışlardı. Hayvanları da su başında sulanıyordu. Peygamber, savaşabilir durumda olanlarını öldürttü; çocuklarını da tutsak olarak aldı. O sırada Cüveyriye'yi kendine seçti." (Bkz. Buhari, Kita- bu'l-Itk/13; Tecrid, hadis no: 1117 Müslim, Kitabu'l-Cihâd/1, hadis no: 1730; Ebu Dâvûd, Sünen,Kitabu'l-Cihâd 100, hadis no: 2633.)

"Cüveyriyye", "cariyecik" demek. Çok küçük yaştaydı o sırada. 13 yaşında. Asıl adı "Berre" iken, Muhammed'in el koymasından sonra bu adı almıştı.

Yıl: 627. Muhammed, Mekke'yle Medine arasında el Mureysi denen su kaynağı kesiminde oturan Mustalıkoğulları (Benû Mustalık) kabilesine bir gece baskını düzenliyor. İstediği sonucu da elde ediyor. Yukarıdaki hadiste, Muhammed'in "savaşır durumda olanlarını" öldürttüğü anlatılıyorsa da, öldürülen yalnızca on kadar savaşçı. (Birçok kaynağı bir arada görmek için bkz. Leoni Caetani, çev. Hüseyin Cahit, İstanbul, 1925, s.145-146.)

"Ganimetler" , "tutsaklar"...

Ve tutsaklar arasında güzel Cüveyriyye. Mustalıkoğulları'nın başkanı Haris'in kızı. Şimdi "cariye" durumunda. Yani alınıp satılabilir nitelikte. Tecrîd'in "mütercim"i Kamil Miras'ın anlattığı gibi, "tutsaklar bölüştürülürken o da, Sâbit Ibn Kays'ın payına düşmüştür." (Bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi, 1117 numaralı hadisin "İzah"ı.)

Ne var ki kız çok güzel. Üstelik de soylu.

Kız, bu durumundan yararlanmış mıdır? Yeterli bir kanıt yok. Ancak birden, hadiste de belirtildiği gibi, Muhammet'in onu kendine aldığını görüyoruz. Muhammed, kurtulmalığını vererek kızı, alıp kendi karıları arasına katmıştı. Ve ardından "zifaf".. Arkasından, "idamlık" durumunda olan herkese "beraat". Muhammed Hamidullah şöyle diyor:

"... Birkaç saat sonra biz, düşmanın, Muhammed'in (A.S.S.) en yakın dostlarından biri haline geldigini görmekteyiz. (...) Sonunda herkes, ganimetten eline geçen hisseyi red ve iade etmekte tereddüd geçirmedi. İKİ YÜZ AİLENİN BİRDEN, hiç beklenmedik bir şekilde hürriyetlerine kavuşturulmaları üzerine, Mustalık'lılar, kaybettikleri on savaşçıyı pek çabuk unuttular. Ve sonunda Islam'ı kabul ettiler." (Bkz. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, Islâm Peygamberi, çev. Prof.Dr. Salih Tug, İstanbul, 1980, 1/264)

Bu durum karşısında: "Ey güzel ve aşk (!), sen nelere kadirsin!" demek yerinde olmaz mı? '

Muhammed 56 yaşındaydı o sırada. Güzel körpecik Cüveyriyye' yi, koynuna almak için hiç zaman yitirmemişti. Suyun yanında hemen kurulan meşin çadırında işini görmüştü. Karılarından Aişe de oradayken... Cüveyriyye ve Aişe aynı yaştalardı. Medine'ye dönüşte de Aişe' nin kolyesi ve Safvan olayı meydana gelecektir. Acaba, Aişe Muhammed'den bir öç almak istemiş miydi? Cüveyriyye' yi kıskanmış olarak?

"Kurtulmalık" lar ödenmeden ve tutsaklar daha özgürlüklerine kavuşturulmadan bir şey olmuştu. Anılmaya, üzerinde durulmaya değer bir şey:

Muhammed, tutsak kadınların ırzlarına geçilmesine izin veriyor:

Ebu Said el Hudfı'nin anlatmasıyla "tutsaklar arasında Arab'ın en nefis kadınları" bulunuyordu. (Bkz. Müslim, e's-Sahih, Kitabu'n- Nikâh/125, hadis no: 1438.) Ve o baskını gerçekleştirmiş olan Müslümanların ağızlarının suyu akıyordu güzel kadınları görürken. Hemen yatmak istiyorlardı. Yatmak istedikleri kadınlar, birer "cariye" durumuna gelmiş değiller miydi? Öyleyse müslümanlara "helâl"diler. Gerçi Muhammed'in: "Tanrı'ya ve âhiret gününe inanan bir kimse için, kendi suyuyla (menisiyle) başkasının tarlasını (başkasının cinsel ilişki kurdugu kadını) sulaması helâl olmaz." dediği de aktarılıyor. Ve bu arada: "Tanrıya ve âhiret gününe inanan bir kimseye, başkasının menisinden temizledikçe (istibrâ, fıkıhçılara göre bir ay içinde olur) hiçbir tutsak kadınla cinsel ilişki kurmak helâl olmaz." diye de eklediği belirtiliyor. (Bkz. Ebu Dâvûd, Kitabu'n-Nikâh/45, hadis no: 2158.) Ama çelişki yalnızca bu konuda degil ki...

Ebu Said el Hudrî anlatıyor:

- "Peygamberle birlikte Benû Mustalık Gazası'na çıktık. Ve Arap tutsaklarından tutsaklar elde ettik. O sırada kadınlar iştahımızı çekti. Bekarlık çok güç gelmişti bize o günlerde. Ve azil yapmak istedik. İstiyorduk azil yapmayı. Ancak, 'Peygamber aramızdayken ona sormadan nasıl azil yapacağız?' dedik ve gidip peygambere sorduk. Peygamber de azil yapmamakta sizin için bir sakınca yoktur. (Yapabilirsiniz de. Yapmaya bilirsiniz de.) Ama bilin ki, kıyamet gününe değin meydana gelecek bir yavru, ne olursa olsun meydana gelir." (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu'l-Itk/13; Tecrîd, hadis no: 1596; Müslim, e's-Sahih, Kitabu'n-Nikâh/127, hadis no: 1438; Ebu Davud, Sünen, Kitabu'n- Nikâh/49, hadis no: 2170.) Kimileri, "azl"in ne demek öldüğünü bilmedikleri için bu hadisin anlamını tam olarak anlamamışlardır.

"Azl" (azil), cinsel ilişki sırasında, erkeğin, meniyi, kadının cinsel organına boşaltmadan çekmesidir. Yani, meniyi kadınlık organının dışına boşaltmak. Hadiste anlatılanın özeti şu:

Müslümanlar, ellerindeki "tutsak kadınlar"la cinsel ilişkide bulunmak istiyorlardı. Ama bir sorunları vardı: Ya çocukları olursa? İlişki kuracakları bu kadınlardan çocuk olsun istemiyorlardı. Tecrit "mütercim"i Kamil Miras, bu istememeyi, şöyle açıklıyor:

"Bu suretle (yani meniyi dışa boşaltmak biçiminde) esir kadınlara yaklaşmak istemeleri (şu yüzdendir): Yüklü (gebe) veya evlat anası kadınlar satılamazdı. Halbuki gazilerin paraya ihtiyaçları bulunduğundan satmak istiyorlardı." (Bkz. Diyanet yayınlarından Tecrid, 1596 numaralı hadis, not: 1.)

Kısacası: Tutsak kadınların ırzına geçebilirlerdi "gaziler". Ama bu işi yaptıktan sonra da "çocuk sorunuyla" karşılaşmak isteniyorlardı. Çünkü gerektiğinde bu tutsak kadınları satabilirlerdi. Buna bir engel çıkmamalıydı. "Azl"i bunun için istemiş ve "Peygamber"e danışmışlardı. Peygamber de temelde bu kadınların ırzlarına geçilmesinde bir sakınca görmüyordu, buna izin veriyordu. "Azl"e gelince. Bunda da bir sakınca bulunmadığını dolaylı olarak belirtiyordu.

Muhammed'in Marya ile Hafsa'nın yatağında yakalanması:

Gün, Muhammed' in karılarından Hafsa' nın günüydü. O gün Muhammed, Hafsa' yla cinsel ilişkide bulunmak üzere kalkıp gider. Hafsa' nın odasına varır. Ama Hafsa' yı bulamaz. Tam o sırada da, bir zamanlar Mısır Mukavkısı' nın kendisine armağan ettiği cariyelerden Marya ortaya çıkmıştır. O anda Muhammed, cinsel ilişki için tam hazırlıklıdır. Cariye'yi tutup yatırır Hafsa' nın yatağına, ve işini görmeye başlar. Muhammed'in cariyesi ile yatması doğal. Kuran da, karılarının dışında cariyeleriyle de yatmasına olanak veriyor (bkz. Ahzab suresi, ayet 50,52) İşin bu noktası olağan olmasına olağan. Ne var ki, cariyeyi özgür (hurre) olan bir kadının, üstelik Ömer kızı Hafsa'nın yatağında koynuna alıyor. İşte bu olağan değil. Terslik bu ya, o sırada, Hafsa da çıkagelmiştir. Muhammed' in Marya (Mariye) ile ilişkisini görür. Bir süre kendine egemen olup kapıda bekler. Muhammed işini bitirmiştir. Hafsa tepkisini gösterir:

"Tanrı elçisi! Sen beni kötü duruma düşürdün, aşağıladın. Öyle bir şey yaptın ki, benzerini hiçbir karına yapmadın! Benim günümde, benim sıramda ve benim yatağımda bir cariyeyi yatırıp yapıyorsun!"

Muhammed ne desin? Sonra, Muhammed' ile Hafsa arasında şu konuşma geçer:

Muhammed: "Vallahi Billahi Marya ile bir daha yatmayacağım!"

"Hafsa! Marya' yı kendime haram etsem de ona bir daha yaklaşmasam; bundan hoşnut olur musun?

"Evet!"

Muhammed hemen ant içmiştir:

"Hafsa! Aramızda kalsın, bunu sakın kimseye söyleme, olmaz mı?"

"Tamam!"

Ne ki, Hafsa bu durumu Aişe'ye anlatır.(Bkz. Taberi, Camiu'l-Beyan,28/102)

Kimi aktarmaya göre de Muhammed'in Hafsa ile yakalanması, Aişe'nin gününde olmuştur. Hafsa bunu öğrenmiştir. Muhammed, ondan bunu durumu kimseye söylememesini istemiş, bunu isterken de "Marya'yı kendime haram ettim. Sana bir müjdem var. Ebubekir'le Ömer, benden sonra, ümmetin işlerini ele alacaklar (halife olacaklar)." Ama, Hafsa, olayı Aişe'ye anlatır. (Bkz.F.Razi,30/41,43)

Muhammed'in, Marya'yı kendisine haram etmesi, yani bu cariyeyle bir daha yatmayacağına ant içmesi üzerine yeni ayetler gelir:
"Ey Peygamber! Karılarını hoşnut edeceksin diye, Tanrı'nın sana helal kılmış olanı kendine neden haram yaparsın? Tanrı bağışlayan ve acıyandır."(Bkz. Tahrim suresi, ayet:1. Bu ayetin, anlatılan Marya olayı nedeniyle geldiğine ilişkin hadisler ve yorumlar için aynı tefsirlere bkz.)

Bu ayetin ve bunu izleyen 4 ayetin "iniş nedeni" olarak, bir "bal şerbeti öyküsü"nü içeren aktarmalar da var. Ama her zaman İslam’ ın açıklarını kapatma çabaları gösteren Muhammed Ali Subuni bile, ayetlerin, "Marya (Mariye) olayı" nedeniyle geldiğini anlatan hadisin açıklamasının daha doğru olduğunu savunur. (Bkz. Muhammed Ali Sabuni, Safvetu't-Tefasir,3/406-407)

Başka İslamcılarsa, İslam'ın durumunu kurtarmak amacıyla, buradaki ayetleri "Marya olayı"na değil, "bal şerbeti" öyküsünü içeren hadise bağlamayı daha uygun bulurlar. Kuşkusuz, zorlamalarla.

Muhammed, Marya ile yatmayı sürdürmüştü. Ondan bir oğlu olmuştu: İbrahim. Bu oğlan epeyce büyüdükten sonra ölmüştür.

Muhammed'in Şehveti:


Bir hadise göre: Muhammed nerede ilgisini çeken güzel, bir kadın görse, hemen eve gider; Zeyneb'le yatardı. Böylece şehvetini giderirdi.

Câbir lbn Abdullah anlatıyor:

- "Peygamber bir kadın gördü; hemen Zeyneb'e gitti. Ki Zeyneb o sırada bir derisini ovup işliyordu. Peygamber hemen cinsel ihtiyacını gördü. Sonra arkadaşlarının yanına çıktı. Ve şöyle konuştu:

- Kadın, şeytan biçiminde çıkar karşıya. Ve yine şeytan biçiminde dönüp gider. Bu nedenle sizden herhangi biriniz bir kadın gördü mü, hemen karısına gidip onunla yatsın. Çünkü bu (cinsel ilişki), o kişinin içindekini (kabaran şehvetini) söndürür." (Bkz. Müslim, e's- Sahih, Kitabu'n-Nikâh/9-10, hadis no: 1403; Ebu Davud, Sünen, Kitabu'n-Nikâh/44, hadis no: 2151; Tirmizî, Sünen, Kitab'r-Rıdâ'/9, hadis no: 1158.)

Bu hadiste açıkça ortaya çıkan şu:


- Muhammed, karılarının dışında da bir kadına "şehvetle" bakıyordu. Ve ilgisini çeken bir kadın gördüğünde "şehvete geliyor"du. Bu kimi ayetlerle de dile getiriliyor. Örneğin Ahzab Suresinin 52. ayetinde, karı almasına sınır getirilirken "(başka kadınların) güzellikleri seni imrendirse bile..." deniyor. Aynı hadise yer veren Gazalî de, "şehvet"in önemini ve cinsel ilişkide bulunup rahatlamanın sağladığı yararı uzun uzun anlatıyor; bu arada da, Muhammed'in şehvetine ve gereksinimini nasıl karşıladığına geniş yer veriyor. (Bkz. Gazali, lhya-u Ulûmiddin, Arapça, 2/27-29.)

- Muhammed için "kadın", erkeği her zaman baştan çıkaran bir "şehvet kabartan"dı. - Muhammed gözünde "kadın", her zaman "şeytan" görünümündeydi. (Muhammed'in "kadın"ı şeytan görmesine ve genel olarak "kadın"a bakışına ilişkin örnekleriyle geniş bilgi için, Prof.br. İlhan Arsel'in "Şeriat ve Kadın" adlı, son derece değerli kitabına bkz.)

- Çıkan bir başka sonuç da şu: Muhammed'e göre, bir kadın, cinsel ilişki kurmak isteyen kocasına karşı koyamaz, karşı koymamalıdır. Muhammed'in bunu işleyen, öğütleyen, buyuran pekçok hadisi vardır. Bunlardan iki örneği burada görelim: "Bir adam karısını yatağına (cinsel ilişki için) çağırsa da, kadın yanaşmasa, o sırada cinsel ilişkide bulunmazsa ve bu yüzden kocası geceyi öfkeli-sinirli olarak geçirse, melekler o kadına, sabaha değin lanet ederler." (Bkz. Buhâr'i, e's-Sahih, Kitabu Bed'il'halk/7; Tecrîd, hadis no: 1337; Müslim, e's-Sahih, Kitabu'n-Nikâh/120-122, hadis no: 1436; Ebu Dâvûd, Sünen, Kitabu'n-Nikâh/42, hadis no: 2141.) - "Bir adam karısını cinsel ihtiyacını gidermek için çağırdığı zaman, kadın hemen o çağrıya uymalıdır. Kadın, tandırda (fırında, ocakta) o anda iş görüyor olsa bile..." (Bkz. Tirmizi, Sünen, Kitabu'r-Rıdâ/ 10, hadis no: 1160.)

Asıl konumuza gelelim: Muhammed'in, gördüğü yabancı kadının şehvet çekiciliği karşısında kalır kalmaz eve koşması ve cinsel ilişkide bulunmak için Zeyneb'i seçmesi ilginçtir.

Muhammed' in Zeyneb' i de karıları arasına katmasının öyküsü:

Zeyneb Bint Cahş, Muhammed'in oğulluğu Zeyd'in karısıdır. Zeyd'i Muhammed kcndisine "oğul" edindiği için herkes ondan "Muhammed'in Oğlu (Zeyd Ibn Muhammed)" diye söz eder.

Muhammed bir gün, Zeyd'i görmek için onun evine gider. Zeyd'i bulamaz, Zeyd'in karısı Zenneb'le karşılaşır. Birden tutulur Zeyneb'e. Bir kadına Muhammed'in ilgi duyması, o kadının başka erkeğe -bu erkek kocası da olsa- uygun olmaktan çıkması ve dolayısıyla Muhammed'in olması gerektiği sonucunu doğurmaktadır. Bu nedenle Zeyd durumu ögrenir öğrenmez Muhammed'e gidip konuşur.

Zeyd:

-Karımdan ayrılmak istiyorum.

Muhammed:

-Neden? Seni kuşkuya düşürecek bir şey mi yaptı?

Zeyd:

-Vallahi hayır. Beni kuşkuya düşürecek hiçbir şeyi olmadı.Onun iyilikten başka birşeyini görmedim. (Zeyd' in eşini boşamak istemesinin nedeninin Müslümanların dediği gibi geçimsizlik değil de Muhammed' in onu arzu etmesi olduğunu ispatlayan cümleler)

Muhammed:

- Öyleyse karını bırakma, Tanrı'dan kork!

Muhammed "karını bırakma" derken, gerçekte sevdiği Zeyneb'in boşanmasını istiyordu. İstiyordu ki Zeyd onu boşasın da kendisi alsın.

Ama bu isteğini ve sevgisini içinde gizliyordu.

İşte bunun üzerine, Ahzab Suresinin 37. ayeti gelir. (Bkz. Taberi, Camiu'l-Beyân, 22/10-II.) "Tabakatu İbn Sa'd"da daha geniş olarak yer alan bu aktarmayı, doğubilimciler ele alıp eleştiri konusu yapıyorlar diye, gerçekleri örtme ya da ters yüz etme pahasına da olsa İslam'ı kurtarma çabasına girişmiş görünenler "iftira" diye niteliyorlar. Bu öykü, yüzyıllar boyu "hadis" kitaplarında ve tefsirlerde yer ala gelmiş olduğu halde. Şimdi ayete bakalım. Ayetin anlamı şöyle: (Çeviri, Diyânet'in)

"Ey Muhammed! Allahın nimet verdiği ve seninde nimetlendirdiğin kimseye: "Eşini bırakma, Allah'tan sakın!' diyor; Allah'ın açığa vuracağı şeyi içinde saklıyordun. İnsanlardan çekiniyordun. Oysa Allah'tan çekinmen daha uygundu. Sonunda Zeyd, eşiyle ilgisini kesti- ğinde onu seninle evlendirdik. Ki, evlatlıkları eşleriyle ilgilerini kestiklerinde onlarla evlenmek konusunda müminlere bir sorumluluk olmadığı bilinsin. Allah'ın buyruğu yerine gelecektir." (Ahzâb, ayet: 37.)

Bu ayette anlatılanlar:

1- Muhammed, Zeyd'e "karısını boşamamasını" söylerken içinde bir şey saklıyordu. Bunu da sonradan Tanrı açığa çıkaracaktı. Muhammet'in içinde sakladığı neydi?

Yukarıdaki öyküye göre, bu sorunun iki karşılığı olabilir:

1- Muhammed'in içinde sakladığı şey, Zeyneb'e olan aşkıyla birlikte, Zeyd'in onu boşaması ve kendisini almasına olanak sağlamasını istemesiydi. Yukarıdaki öyküyü "uydurma ve iftira" diye niteleyenlerse; Muhammed'in içinde sakladığı ayette bildirilen şey için şu karşılığı veriyorlar: Onun sakladıgı şey, yalnızca, Zeyd'in karısının boşanması ve onunla kendisinin evlenmesi isteğiydi. Oysa bunlar hep iç içe şeyler. Çünkü Muhammed Zeyneb'e tutulmuşsa, kocasının onu boşamasını ve kendisinin almasını istemesi doğaldı. Bu yoldaki isteğini gizlemesiyle aşkını da gizlemiş oluyordu.

2- Muhammed'in içindekini gizlemesine, insanlardan korkup çekinmesine yol açıyordu.

Peki bu korkuya, çekinmeye yol açan neydi? Yani Muhammed, içindekini açığa vurduğu zaman insanların ne yapacaklarını düşünüyordu ki, onun korkusunu taşıyordu? Bu soruya şu karşılık veriliyor: Muhammed, oğulluğunun karısını almaya kalkıyor diye dedikodu yapılmasından çekiniyordu. Çünkü gelenek, böyle bir duruma elverişli değildi. Oğulluğun karısıyla evlenmek çirkin karşılanırdı. (Bkz. Muhammed Ali Sabuni, Safvetu't-Tefasir, 2/527-528 ve öteki tefsirler.) Öyküye göre şu karşılık da verilebilir: Muhammed, hem Zeyd'den, hem de öteki insanlardan çekiniyordu. Başkasının, üstelik de "oğulluğu"nun karısına göz koyduğu için... Bir süre bu nedenle durumu açığa vurmamıştı. Ama sonra, "ayetin gelişi" sorunu çözmüştü.

3 - Muhammed'in, oğulluğundan boşanan Zeyneb'i alması bu yönde herkese bir kapı açmasına yöneliktir.

Ayette ileri sürülen gerekçe bu.Yani, herkes oğulluğunun boşanan karısıyla rahat evlenebilsin diye Muhammed'in Zeyneb'le evlendirildiğini açıklıyor.' Bu açıklama karşısında da bir soru beliriyor:

- Bu evlilik olmadan da soruna çözüm getirilemez miydi? Örneğin, bir ayetle, herkese böyle bir yola gitmenin "helal" olduğu bildirilirdi; sorun kalmazdı. Neden bu çözüm yolu seçilmedi de, ille de Muhammed'in Zeyneb'le evlendirilmesi gerekli görüldü? Bu sorunun karşılığı yok. (Admin' in Notu: Turan Dursun'un buraya kadar anlattığı öykünün devamını Arif Tekin' in "Kuran'ın Kökeni" adlı kitabın 166. sayfasından itibaren görelim:

".. Muhammed, Zeyd' i çağırıp bu ayeti (ahzap, 37) anlattıktan sonra ona şu görevi veriyor: "Git Zeynep' e bu olayları anlat ve onu bana iste.. Zeyd, kapıya varınca içeri giremiyor ve yüzünü çevirerek, -kendi anlatımına göre-ter içinde, sanki dünya başına yıkılmış gibi bir ruh hali içinde kendisinin Muhammed'in elçisi olduğunu ve onu istemeye geldiğini söylüyor. Zeynep ise o sırada hamur işi yapmaktadır. Zeyd'i dinledikten sonra olumlu yanıt vermiyor ve "düşünmem lazım" diyerek ibadet odasına çekiliyor. Zeyd, bu olumsuz haberi Muhammed' e bildirince Muhammed artık buna dayanamıyor ve doğruca Zeyneb'in evine giderek ona el koyuyor. Gerekçe, o sırada inen Ahzab Suresi'nin 37. ayetindeki "Ey Habibim, Zeyneb'i biz sana nikahladık" cümlesidir. Artık bu ayete dayanarak ne Zeynep'e mehir ücretini veriyor, ne evlenme için şahit tutuyor ve ne de Zeynep'in akrabasından izin alıyor. Bu sırada Muhammed 58 yaşında Zeynep ise 35 yaşında idi. Üstelik Muhammed'in yanında şu hanımları vardı:

1) Aişe (12 yaşında)
2) Hafsa (23 yaşında)
3) Ümmü Seleme (30 yaşlarında)

Olay burada da bitmiyor. Muhammed'in Zeyneble evlenmesinden kısa bir süre sonra (Hicri 6. yıl) Zeyd, Muhammed tarafından üst üste 6 küçük savaşa-baskına gönderiliyor. Bunlar şunlardır:

1) Beni Süleym 2) İys 3) Taraf 4) Hisma 5) Vadi'l Kura 6) Ümmü Kirfe.

Zeyd, bunların hiç birinde vurulmayarak başarıyla dönüyor. Sonunda Muhammed Zeyd'i tarihte "Mute Savaşı" olarak bilinen savaşta 3000 kişilik Müslüman ordusuyla yaklaşık 100.000 kişilik Rum ordusunun karşısına çıkarıyor. Üstelik Halit Bin Velid gibi daha usta bir komutan var iken. Zeyd bu sefer öldürülüyor.

Muhammed ve Güzel Safiyye:


Yıl: 628. Diyanet yayınlarından "Tecrid"in "mütercim"i Kamil Miras'ın anlatımıyla "güzel bir vahanın ortasında kurulmuş olan Hayber Kasabası"nın görülebilen "en nefis hurmalıkları"ndan yüzlercesi Muhammed"in buyruğuyla kesilmişti. "Tanrı'nın buyruğudur" diye. Her zaman olduğu gibi... İşte Kur'an ayeti: (Çev. Diyanet'in)

-"İnkârcı kitap ehlinin yurtlarında hurma ağaçlarını kesmeniz veya onları kesmeyip gövdeleri üzerinde ayakta bırakmanız Allah'ın izniyledir. Allah, yoldan çıkanları böylece rezilliğe uğratır" (Haşr Suresi, ayet: 5.) Bu ayet, Muhammed'in Benû Nadir'in hurmalıklarını yaktırmasına yöneltilen eleştirilere cevaptır. (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu'l-Cihad / 154; Müslim, e's-Sahih, Kitabu'l-Cihad /10; h. no: 1746; Ebu Davud, Sünen, Kitabu'l-Cihad /91, h. no: 2615.)

"Hurma soykırımı"yla birlikte "insan soykırımı" da yapılmıştı. Özellikle yahudilerin yerleşim bölgelerinde. Bunlardan biri de "Hayber"de gerçekleştiriliyordu. . Hayberin birçok "kale"si vardı. Bir buçuk aya yakın bir süre içinde, yahudilerin kendi içlerinden gelip Muhammed'den güvence alan kimi hainlerinin yardımıyla "kale"ler bir bir düştü ve müslümanlar kazanmış oldular. Kuran'ın Tevrat'tan aktarılan "Tann"sı "İsrailoğulları"nı, yani Yahudi toplumunu, "tüm toplumlardan üstün yaptığını" duyuruyor. (Bkz. Bakara, ayet: 47, 122; A'raf, ayet: 140.) Ama "Hayber Savaşı"nda Yahudilere yardım etmemişti. "Ganimet"ler, tutsaklar. Bunlar içinde de kadın ve çocuklar. Ağlaşmalar, sızlanmalar...

Ve bu arada, yakınlarıyla birlikte tutsak düşmüş olan Safiyye. Güzeller içinde bir başka güzel. Ne var ki acılar içinde... Yakınlarından kiminin kellesi gitmiş bu savaşta. Kimi de işkence altında... Babası, kafası kesilenler arasında, kocası ve kocasının kardeşi sorgulanıyor, işkence görüyor. Bir süre sonra ölürüleceklerdir.

Safiyyenin Ailesinden Kişiler İşkenceyle Öldürülüyor:

Leoni Caetani, "Muhammed, ihtimal ki güzel Safiyye'ye göz koymuş olduğu, zevcinden (kocasından) kurtulmak istediği için Kinane / Ibn Rebia / Ibn Ebi'l-Hukayk'ı celbetti; Ebi'l-Hukayk ailesinin meşhur mücevheratını teslim etmesini istedi..." dedikten sonra birtakım bilgiler aktarıyor. Bu bilgilere göre, gerek Kinane, gerekse kardeşi hazinenin yerini söylemiyorlar. Ama hazinenin bir kesimi sonradan bulunuyor. Ne var ki, Muhammed tümünü elde etme kararında. Başlıyor işkence ettirneye.

Bu Kinane, Safıyye'nin kısa bir süre önce evlendiği kocasıdır. Bir süre sonra Muhammed'in koynuna sokulacak olan Safiyye'nin kocası... Caetani aktardığı bilgiler arasında şunlan da yazıyor:

- "Kinane'ye, hazinenin bir kısmını başka bir yere saklamış olup olmadığını söyletmek için müthiş işkenceler yapıldı. Zübeyr Ibnü'l- Avvâm (sağlıklarındayken cennetlik olduklan bildirilmiş on kişiden biri), Peygamberin emirlerini bizzat tatbik etti. Zavallının ağzından bir şey alamayınca, YANAN ODUNLARLA GÖĞSÜNÜ DELDİ. Ölecek durumdayken Muhammed lbn Mesleme'ye teslim etti. O da biraderi Mahmud'un intikamını almak için Kinane'nin ızdırabına nihayet verdi, onu öldürdü. Kinane'nin kardeşine de pek zalimane işkenceler yapıldı. (...) Iki bedbaht yahudi terk-i hayat eder etmez, Muhammed kadınları celbettirdi..." (Bkz. Leoni Caetani, İslam Tarihçe. Hüseyin Cahid Yalçın, Istanbul, 1925, 5 / 123-124.)

Caetani'nin bu yazdıkları kimi İslami kaynaklara da dayanıyor. Bununla birlikte ne ölçüde doğru, ya da doğru olanların ne kadarını içine alıyor? Kesin birşey söylenemez kuşkusuz. Ama şurası, İslam dünyasında en sağlam kabul edilen kaynaklarda da yer alıyor ki; Safiyye, Hayber Savaşı' nda ve sonucunda aile üyelerini yitirmişti. Babasını, kocasını, kocasının kardeşini... (Karşılaştırmalar ve geniş bilgi için Prof. Dr. İlhan Arsel' in Şeriat ve Kadın adlı kitabına başvurmayı öneririm.) Müslümanların elinde katledilmişti Safiyye'nin aile üyeleri. Muhammed'in buyruğuyla... Ama şimdi bu Safiyye, aynı Muhammed' in karısı yapılacak ve yolda da koynuna sokulacak.

Muhammed, Safiyye'yi Dıhye'nin Elinden Alıyor:

"Hadis"lerden aldıgımız bilgiye göre:

Savaş sonrasında, Dıhyetü'l-Kelbı adındaki delikanlı Arap, Muhhamed'e gelir; tutsak kadınlardan birini kendisine alması için ondan izin ister. Muhammed de, hadisi çeviren Kamil Miras'ın çevirisiyle: "Haydi git de bir câriye al!" diye karşılık verir. Ne var ki Dıhye gidip Safiyye'yi alır. Bunu gören bir başka Arap hemen koşup Muhammed'e haber verir. Safiyye'nin Dıhye'ye değil; "Peygamber"e uygun olacagını söyler. Muhammed'de Dıhye'yi çağırtır; "başka bir cariyeyi" almasını söyler. Dıhye'ye verilen "cariye", Safiyye'nin kocasının kızkardeşidir. Muhammed, kendisine "karı" olmanın karşılığında Safiyye'yi "azâd" eder. Yani, "âzâd etmiş olma"yı, evlilikte verilmesi gereken "mehir" sayar. Yola çıkıldığında, bir yandan da "zifaf' düşünülmektedir. Ümmiü Süleym, Safiyye'yi hazırlar. Ve gece olunca da Muhammed'in koynuna koyar." (Başta Buhari, en sağlam hadis kiıaplarında da yer alan bu hadisi, Kamil Miras'ın çeviri ve "Izah"ını da görmek için Bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi, Ankara, 1985, Diyanet Yayınlarından, 2/299-310.)

Safiyye'yi Muhammed Neden Almıştı ?

Bu soruya karşılık olarak ileri sürülenin özeli şu:

-Safiyye, soylu bir aileden geliyordu. Babası Benû Nadîr kabilesinin başı, kocası da yine çok ileri gelenlerden biriydi. Bu nedenle onu, sıradan bir kimseye vermek uygun olmazdı. Yahudiler için bu, bir utanç konusu olurdu. En iyisi "Peygamber"e kan yapmaktı. Bu yola gidildi.

Diyanet yayınları arasında yer alan Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih tercemesinde, 1612. hadisin "İzah"ında Kamil Miras şöyle diyor:

- " Hazreti Safiyye, Huyay Ibn Ahtab'ın kızıdır. Beni Nadır ve Beni Kurayza'nın en şerefli bir ailesine mensuptu. Hayber Yahudileri'nin reisi Kinane Ibn Rabi ile yeni evlenmişti. HER İKİ CİHETLE ASALETİ vardı. (...) Hayber reisinin gelini (karısı) ve Beni Nadır'ın en şerefli bir aile kızı olan Safiyye'nin Dıhye'ye verilmesi, YAHUDİLER İÇİN PEK ZİYADE ÂR'ı ve hacaleti (utanca) mucip olacağı be- yaniyle itiraz edildi. Resûlu Ekrem (Peygamber) de Dıhye'den istirdad (geri alıp) ve azâd ederek nikâhla kadınları arasına ithal etti."

Bu Gerekçede Mantık Var mı?

Gerekçe bu olunca, şu sorular sorulabilir:

- O "soylu", o ,"şerefli" denenlcr hep kılıçtan geçirilmemiş miydi? Geriye ne kalmıştı ki onlar için "âr (utanç)" söiz konusu olsun? "Şerefi" olduklarından sözedilen "Beni Kurayza"ya, o 'Resûlu Ekrem"in (Muhammed'in) arkadaşlarına uygulattırdığı korkunçluklar, işkence ve soykırım, benzeri ancak tarihin en ilkel dönemlerinin en ilkel insanlarında görülebilir türdendi. Bütün bunlar, Islam'ın kendi kaynaklarından belgelerle sergilenebilir. Ama yeri burası değil. Burada, Muhammed'in "şehvet"i nedeniyle Safiyye'den söz etmektir konu.

Ama yine de, Prof. Dr. İlhan Arsel'in satırlarından bir kesimini buraya aktarmanın iyi olacağını düşünüyorum:

" Safiyye'nin Muhammed'e verilmesinin, yahudilerin gönlünü kazanmakla ya da onların düşmanlık ve kinlerini yumuşatmakla da hiç ama hiç ilgisi yoktur. Çünkü Hayber Seferi, Hicretin 7. yılına rastlar. Oysa Muhammed, daha Hicretin ikinci yılından itibaren Yahudilere karşı düşmanlık siyasetine başlamış ve onları imha planlan hazırlamiştır. Hayber seferine giriştigi tarihlerde, artık Yahudilerin kökünü iyice kazıma safhasındaydı. Benû Kaynuka, Benu Kurayza ve Benû Nadîr gibi, Medine'nin en ünlü Yahudilerini temizlemiş ve sıra Hayber Yahudilerine gelmişti..." (Arsel, bunu, "Şeriat ve Kadın"ın savunması için yazmış, ama yayımlanmamıştır. T.D.)

- Muhammed Safiyye'yi Dıhye'nin elinden alınca, bu kadının "kocasının kızkardeşi"ni vermişti ona. Aynı aileden olduğuna göre onun da "asalet"i vardı. Dıhye'ye o nasıl verilebilmişti? O zaman "âr" olacağı düşünülmemiş miydi?

- Hepsi bir yana da; Muhammed, en yakınlarını, sevdiklerini öldürttüğü bir kadını Safiyye'yi o acılı gününde koynuna nasıl alabilmişti? Onunla nasıl sevişebilmişti? Bunun "cevabı" verilebilir mi? Safiyye o sırada, daha "körpe" denecek yaştayken Muhammed, 57 yaşındaydı.

Muhammed' in "şehvet"ini ve "Tanrısının" bu "şehvet"e büyük önem verip kolaylıklar gösterdiğini anlatmak için, karılarını-cariyelerini tümüyle ve öyküleriyle sıralayıp anlatmaya gerek yok. Konu, bu kadar örnekle de anlaşılmıştır. Amaç, bir gerçeği açığa çıkarmak.Ve gün ışığına çıkarılacak bu tür gerçeklerle, insanlığın önündeki "tabuların" yıkılmasında yararlı olabilecek bir katkı sağlamak. Daha ışıklı, daha güzel, daha özgür bir dünya için...

Muhammed' in Neden Çok Karısı Vardı?

İslamcılara bakarsanız şöyle açıklanabilir:

- "Peygamber", kimi kadınlara "acımıştı" da o nedenle almıştı onları.

Önce bunun hiç olamayacağını, gerçeklerle hiçbir biçimde bağdaşmadığını belirtelim. Yoksul, çaresiz kadın mı toplamıştı Muhammed? Hangisi bu durumdaydı? O çağda, o yörelerde sayılamayacak kadar yoksul, çaresiz kadın vardı. Muhammed onların hangi birini alacaktı? Bu amaca yönelseydi başa çıkabilir miydi? Sonra "yoksul"un "çaresiz"in sorunu çözme yolu; onunla Muhammed' in evlenmesi miydi?

-"Peygamber", kimileriyle de "siyasi sebeplerle" evlenmişti.

Bunu diyen İslâmcılara şunu sormak gerekir: Muhammed bir "Peygamber" idiyse, böyle "siyasi sebepler"e neden gerek duyuyordu? "Tanrısının" yardımı yeterli değil miydi? Bu yardım yeterli değil miydi de, bir sürü kadın topladı? Hem de bir kesimi genç, körpe... Ve bu kadınları kimseyle evlenmeleri mümkün olmayan birer "ebedî dul" olarak bıraktı kendisinden sonra. Bu kadınlar ondan sonra kimseyle evlenmemeye hükümlüydüler. Çünkü, hepsi de "müminlerin anaları' olarak Kur'an'a geçirilmişti. (Bkz. Ahzab, ayet: 6.) Bunlardan kimi, Âişe, Cüveyriyye gibi 18-19 yaşında "dul" kalmışlardı. "Çocuk yaşta dullar". İleri sürülen "siyasi sebepler" bunu da mı gerektirmişti?

Muhammed'in çok karı ve cariye almasında, o dönemlerde, Araplarda geçerli olan neydiyse oydu etken: Cinsel istek ve onun gereği. En azından, başta bu geliyordu. "Bir taşla birkaç kuş vurmalar" da oluyordu kuşkusuz. Ama temel etkeni gözden kaçırmamak gerekir.

İslamcılar, "Peygamberimiz nefsani arzularına göre davranmıyordu, hanımları da nefsani arzularla alınmamıştı" diye dursunlar; ayetler, hadisler ve de gerçekler ortada.

Muhammed, Cinsel İlişkilere Ne Kadar Zaman Ayırıyordu

O dönem Araplarında "şehvet", "erkeklik gücü" en başta gelen bir özellikti. Bunu Gazali, Ihyâu Ulumiddin adlı ünlü kitabının "Kitabu Adabi'n Nikâh" bölümünde uzun uzun anlatır. Bir dolu örnek verir, Ali'nin oğlu Hasan'ın bir alışta "dört karı birden" aldığını, sonra çok geçmeden bunları boşayıp yenilerini aldığını, Muhammed'e bu torunu anlatıldığında Muhammed'in: "O, yaratılışta da huyda da bana benziyor!" dediini, bu oğlanın, 200 kadar karı elden geçirdiğini anlatan bir hadise, Muhammed'in, "dünyanızdan bana üç şey sevdirildi" dedikten sonra bunlardan birinin de "kadın" oldugunu dile getiren bir başka hadisine ve daha nice hadislere, öykülere yer veriyor. (Bkz. Gazali, İhya- u Ulûmiddin, Arapça, 28-29 ve öt.) Gazalî, Felâk Suresinin (Diyanet'in çevirisiyle "Bastırdığı zaman karanlığın şerrinden de O'na sığınırım, de!" anlamı verilen 3. ayetine "Ve sertleşip kalkmış olan zekerin (erkeklik organının) bu duruma geldiği zamanki bastırmasının şerrinden de Tanrı ya sığınırım, de!" anlamının verilebileceğini, bu anlamı İbn Abbas'ın verdigini; ünlü gizemci Cüneyd-i Bağdadi'nin (ölm. 910.) "Yemeye, içmeye ne denli gereksinim duyuyorsam, cinsel ilişkiye de o denli gereksinim duyuyorum!" dediğini aktarıyor ve verdiği örneklerle "insanın rahatlaması için şehvetinin gereğini yerine getirmesinin önemini" anlatmaya çalıştığını belirtiyor. (Bkz. Aynı kitap, s. 27.)

Muhammed'in çok karı alışına, kadınlara yönelişine de bu açıdan bakmak gerçekçi bir yaklaşım olur. Hadislere baktığımız zaman, Muhammed'in "cinsel ilişki"ye ayırdığı zamanın, şaşılacak boyutlarda olduğunu görüyoruz. İşte bir hadis, En'es anlatıyor:

Peygamber, 9 ya da 11 karısı varken, gecenin ya da gündüzün belli saatinde tümünü dolaşıyor ve hepsiyle cinsel ilişkide bulunuyordu."

Enes'e soruluyor: - "İyi ama, Peygamber buna güç yetirebiliyor muydu?" Enes karşılık veriyor: - "Evet. Biz aramızda, Peygambere 30 erkek gücil (şehveti) verildiğini konuşurduk." Bu hadis Buhari'nin e's-Sahih'inde de yer alıyor. (Diyanet'in bir yayınında görmek için bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi, hadis no: 192.)

Başka hadislerde de "peygamberin 40 erkeğinki kadar şehvetinin olduğu" belirtilir. Bunda bir abartma olduğu açık. Müslümanlar, "Peygamber"in "şehvet"ini de "mucizeli" olarak göstermek istemişlerdir.

Muhammed'in "şehvet"i, ister sıradan, ister "farklı" olsun "ayet"ler ve "hadis"ler yönünden bakıldığında görülür ki "Tanrı"sı katında ayrıcalıklı. Âişe'nin sözünde bu ayrıcalık, en çarpıcı biçimde dile geliyor: "Bakıyorum da Senin Efendi Tanrı'n (Rabb), senin şeyinin keyfi (hevâ) için koşuyor yalnızca!"


KAYNAK:[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 07.12.2018, 17:49   #15
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 551
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 14
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 13
30 Mesajına 32 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Muhammed'in, Marya'yı kendisine haram etmesi, yani bu cariyeyle bir daha yatmayacağına ant içmesi üzerine yeni ayetler gelir:
"Ey Peygamber! Karılarını hoşnut edeceksin diye, Tanrı'nın sana helal kılmış olanı kendine neden haram yaparsın? Tanrı bağışlayan ve acıyandır."(Bkz. Tahrim suresi, ayet:1. Bu ayetin, anlatılan Marya olayı nedeniyle geldiğine ilişkin hadisler ve yorumlar için aynı tefsirlere bkz.)


AYETLERI GONDEREN, BAGISLIYAN VE ACIYAN BOYLESI ALLAH`A BINLERCE KEZ LAHNET OLSUN...

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 13.12.2018, 04:36   #16
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 551
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 14
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 13
30 Mesajına 32 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Peygamber – Zeyd b. Hârise (ö. 8/629) İlişkisi

Hz. Peygamber’in Zeyd b. Hârise’ye olan sevgisi ve ona yaptığı iyilik Kur’ân-ı Kerîm’de doğrudan yer alan hususlardandır. “(Resûlüm!) Hani Allah’ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye.”[5] âyetinde kastedilen Zeyd b. Hârise’dir. Aynı âyetin devamında Zeyd’in ismi açıkça geçmektedir. Bir kölelin isminin Kur’an’da Allah’ın nimetine ve Resûlünün iyiliğine mahzar olmuş bir kişi olarak açıkça yer alması, herhalde bir insan için en büyük bahtiyarlık olsa

gerek.

Hz. Peygamber’in nübüvvetten önce Zeyd b. Hârise isimli kölesiyle olan münasebeti onun kölelere karşı ne kadar şefkatli ve merhametli olduğunu göstermeye yeterlidir. Zeyd b. Hârise, Kelb kabilesindendi. Henüz sekiz yaşlarında bir çocuk iken, annesiyle beraber gittiği akrabalarının yanında bir başka kabilenin baskını sırasında esir alınmıştı. Esirler pazarında da Hz. Hatice’nin yeğeni Hâkim b. Hizân tarafından 400 dirheme satın alınıp Mekke’ye getirilmişti.[6] Daha sonra Hz. Hatice, Zeyd’i yeğeninden almış, evine getirmişti. Hz. Peygamber bu küçük çocuğu görünce, eşi Hatice’den onu kendisine bağışlamasını istedi, Hz. Hatice, O’nun bu isteğini yerine getirdi. Peygamber Efendimiz Zeyd’i alır almaz kendisini azâd etti.[7]

Hz. Peygamber (sav) ve eşi Hz. Hatice, Zeyd’i o kadar çok seviyorlardı ki bir müddet sonra anne ve babasını unutmuş, sevinç ve huzur içinde günlerini geçiriyordu. Sanki asıl evi burasıydı. Günün birince Kelb kabilesinden Kâbe’yi ziyaret maksadıyla Mekke’ye gelen birkaç kişi, Zeyd’i görmüşler ve onu tanımışlardı. Kendisine yaklaşıp annesinin ve babasının büyük üzüntü içinde olduğunu söylediler. Fakat Zeyd gayet sakin ve rahattı. Onlara cevabı şöyle oldu:

“Annemin babamın üzülüp gözyaşı döktüklerini biliyorum. Sizden sadece şu söylediklerimi onlara ulaştırmanızı istiyorum: Ben her ne kadar uzaklarda bulunuyor isem de, hac merasiminin yapıldığı belli yerlerin yanındaki Beytullah’ta oturuyor, hizmet ediyorum. Beni arayıp bulmak için uzun yollar katedip buraya gelmelerine gerek yoktur. Allah’a hamd olsun, ben öyle şerefli bir ailenin yanında bulunuyorum ki, Maad’ın neslinden -uludan uluya geçerek gelmiş olan- en şerefli aile budur.”[8]

Oğlunun Mekke’de olduğunu öğrenen Hârise, yanına yüklü miktarda para alarak kardeşi Ka’b’la birlikte Zeyd’i kurtarmak üzere Mekke’ye gelir, Hz. Peygamber’i bulur ve Zeyd’in serbest bırakılması için şunları söyler: “Ey Kureyş Kavminin Efendisi! Siz, Harem halkı ve Harem-i Şerifin komşususunuz. Beytullah’ın yanında esirlerin esaret bağlarını çözer ve karınlarını doyurursunuz. Size, yanınızda bulunan oğlumuz için geldik. Sen bizi memnun edecek bir kurtuluş akçesi iste; biz sana onu verelim, sen de oğlumuzu serbest bırakıp bize ver.

Hz. Peygamber (sav) “Oğlunuz kimdir?” diye sorunca “Zeyd b. Hârise’dir” dediler. Hz. Peygamber (sav) “Bundan başka isteğiniz var mı?” diye sordu; onlar “Hayır, başka bir isteğimiz yok” şeklinde cevap verdiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber onlara şöyle dedi: “Eğer sizi tercih ederse, kurtuluş akçesi almaksızın o sizindir, alın götürün. Yok, eğer beni tercih ederse, vallâhi, ben, beni tercih edene, kimseyi tercih etmem.”[9] Hârise ve kardeşi Ka’b, Hz. Peygamber’in bu konuşmasından dolayı çok memnun oldular ve “Sen bize karşı çok insaflı davrandın” dediler. Zeyd çağırıldı. Hz. Peygamber (sav) kendisine “Bu kişileri tanıyor musun?” diye sordu. “Evet, tanıyorum. Bu babamdır, şu da amcamdır” dedi. Bundan sonra Hz. Peygamber (sav) Zeyd’e, “Sen benim kim olduğumu öğrendin. Sana olan şefkat ve sevgimi de gördün. O halde ya beni tercih et, yanımda kal; ya da onları tercih et, onlarla beraber git” diyerek onu tercihinde serbest bıraktı. Zeyd’in cevabı şöyle oldu: “Ben hiçbir kimseyi sana tercih etmem. Sen, benim için anne ve baba makamındasın.”

Oğlunun bu cevabı karşısında şaşkına dönen Hârise, “Yazıklar olsun sana! Demek ki sen, köleliği hürriyete, annene, babana, amcana ve ev halkına tercih ediyorsun.” Fakat Zeyd babasıyla aynı düşünceleri paylaşmıyordu. Babasına nezaket ve hürmetle şu sözleri söyledi: “Babacığım! Ben, bu zattan öyle şeyler gördüm ki, kendisine hiçbir zaman başka bir kimseyi tercih edemem.”[10]

Hz. Peygamber, Zeyd’in kendisini tercih etmesini karşılıksız bırakmadı. Hemen elinden tutarak onu Kureyş’in oturduğu Hıcr Mahallesine götürdü ve orada bulunanlara şöyle seslendi:

“Ey burada olan sizler! Şahid olunuz ki, bundan böyle Zeyd benim oğlumdur. Ben ona vârisim, o da bana vâristir.”

Mekkeliler birini evlat edinmek istedikleri zaman böyle yaparlardı. Hz. Peygamber (sav) de onların âdetlerine uyarak Zeyd’i böylece evlât edinmişti. Bu durumu şaşkınlıkla seyreden Hârise de gönül huzuru içinde oğlunu Kainatın Efendisinin yanında bırakarak yurduna döndü.[11] Bundan sonra herkes Zeyd’i “Muhammed’in Oğlu Zeyd” diye çağırmaya başladı.[12] Ancak Cenâb-ı Allah, nübüvvetin gelmesinden sonra evlatlıkların kendi öz babalarının isimleriyle çağrılması emretti.[13] Bundan sonra eskiden olduğu gibi tekrar Hârise Oğlu Zeyd diye çağrılmaya başlandı.

Evlatlık müessesenin kaldırılmasından sonra da Hz. Peygamber, Zeyd’e karşı sevgi ifadelerini kullanmaya devam etmiştir. “Oğlum” ifadesini kullanmasa bile, zaman zaman kendisine “Ey Zeyd! Sen kardeşimiz ve azâdlımızsın” diyerek ona iltifatta bulunurdu.

Hz. Peygamber (sav) Zeyd’i bu kadar sevmesine mukabil, o da Hz. Peygamber’i çok sever ve Allah Resûlü’nün her türlü isteğini yerine getirirdi. Bu anlamda Zeyd de Hz. Peygamber’in (sav) en büyük yardımcısı olmuştur. Nitekim Hz. Peygamber tebliğ vazifesiyle görevlendirilince, Zeyd’i, Hz. Hatice, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ali’nin yanında ilk dört Müslüman arasında görüyoruz. Allah Resûlü ona Müslüman olmasını teklif edince hiç tereddütsüz bu teklifi kabul etmişti.

Zeyd b. Hârise’nin bu sevgi ve sadakati Hz. Peygamber’in ona karşı olan sevgi ve güvenini daha çok arttırmış bulunuyordu. Zeyd de bunun karşılığını Hz. Peygamber’in kendisini iki defa evlendirmesi ve üç defa de komutan yapması şeklinde görmüştür.

Hz. Peygamber (sav), bazen Medîne’de kalıp, dışarıya sahâbeden bir zâtın komutasında ordu ve seriyyeler gönderirdi. Bunların sayısı konusunda 35, 36, 47, 48 rakamlarından söz edilmektedir.[14] Hz. Peygamber’in ordu ve seriye komutanı olarak görevlendirdiği bu kişilere Emîr denirdi ve bunlar genellikle muhâcirlerden seçilirdi. Hz. Peygamber’in seriyye ve ordu komutanı olarak en çok görevlendirdiği kişi Zeyd b. Hârise’dir. Hz. Peygamber’in (sav) ilk komutanı Hz. Hamza idi; Medîne’ye hicretinden yedi ay sonra Şam’dan Mekke’ye gitmekte olan ticaret kervanını gözetlemek üzere hazırladığı, tamamı Mekke’li muhacirlerden oluşan otuz kişilik süvari birliğinin başkanlığına onu getirmişti.[15]

Hz. Peygamber Zeyd b. Hârise’yi ise dört kere komutan olarak gö revlendirmi ştir:

Hicretin üçüncü senesinde, sahil yoluyla Şam tarafına giden Kureyş ticaret kervanı üzerine gönderilmek amacıyla hazırlanan yüz kişilik süvari birliği komutanlığına.[16]
Hicretin beşinci senesinde Hendek savaşı öncesinde Kureyza Oğullarının Gatafanlılardan yardım alıp geceleyin Medine’yi basacakları haberinin alınması üzerine hazırlanan 300 kişilik askerî birlik komutanlığına.[17]
Hicretin altıncı senesinde Şam’dan Medîne’ye dönmekte olan Kureyş ticaret kervanını vurmak üzere hazırlanan yüz yetmiş kişilik süvari birliği komutanlığına.[18]
Hicretin sekizinci senesinde Mûte Savaşı için hazırlanan 3.000 kişilik ordunun birinci komutanlığına.

Bu yılın önemli savaşlarından birisi de Mute Savaşıydı. Hz. Peygamber (sav) üç bin kişilik bu ordunun başına Zeyd b. Hârise’yi komutan olarak atamıştı. Eğer o şehid olursa orduya Ca’fer b. Ebû Tâlib komutanlık yapacak; o da şehid olursa yerine Abdullah b. Revâha geçecekti.[19]

Müslümanlar, Mûte’de sayısı yüz binleri aşan düşman ordusuyla yedi gün çarpıştılar. Bu çarpışmalar sırasında Hz. Peygamber’in tayin ettiği üç komutan da şehid oldu ve sonuçta kendi aralarından istişare ile komutan seçtikleri Hâlid b. Velid daha fazla kayıp vermemek için düşmanın gözünü korkuttuktan sonra orduyu geri çekti ve düşman da İslam ordusunun üzerine gelme cesaretini gösteremedi. Müslümanlar bu savaşı sadece 15 şehit vererek bir nevi galibiyetle sonuçlandırmış oldu.

Mûte savaşı diğer savaşlardan çok yönüyle farklı bir savaştı. Rivayetlere göre Cenâb-ı Allah bu savaşın oluş şeklini Hz. Peygamber’e olduğu gibi göstermiş, o da minberden olup bitenleri anlatmıştı. Hemen hemen bütün siyer yazarları bu olayla ilgili rivayetlere yer verirler.[20] Hz. Peygamber Zeyd b. Hârise’nin şehid oluşunu şöyle anlatıyor:

“Zeyd b. Hârise sancağı eline aldı. Şeytan hemen onun yanına geldi. Ona hayatı ve dünyayı sevdirmek, ölümü çirkin ve sevimsiz göstermek istedi. Zeyd ise “Bu an, mü’minlerin kalplerinde imanı pekiştirecek zamandır! Sen ise, bana dünyayı sevdirmek istiyorsun!?” dedi ve ilerledi. Çarpışmaya girişti, nihayet şehid olarak öldürüldü.” Sonra Zeyd’in cenaze namazını kıldırdı ve “Onun için Allah’tan yarlığanma dileyiniz” buyurdu. Müslümanlar da onun için Allah’tan yarlığanma dilediler. Hz. Peygamber de “O, şimdi cennete girdi; orada koşup duruyor!” buyurdular.[21]

Daha sonra Hz. Peygamber savaşta şehid düşen bütün komutanların evlerine taziye ziyaretinde bulundu. Zeyd b. Hârise’nin evine geldiğinde kızının ağlamaklı bir şekilde kendisinin yüzüne baktığını görünce Peygamberimiz kendisini tutamayarak ağlamaya başladı.

Sa’d b. Ubâde “Yâ Resûlellah! Bu hal nedir?” diye sordu.

Peygamberimiz “Bu, sevgilinin sevgilisine özlemidir!” buyurdu.[22]

İşte Peygamber’imizin köle sevgisi!

Hz. Peygamber (sav) Zeyd’e en az dört kere komutanlık görevini verirken diğer taraftan bu görevi Ebû Zer gibi bazı sahâbîlere hiç vermediğini de göz önünde bulundurursak Hz. Peygamber’in ona ne derece değer verdiği daha iyi ortaya çıkar.

Ebû Zer anlatıyor:

“Ey Allah’ın Resûlü! Beni emîr tayin etmez misin?” dedim. Bu sözüm üzerine elini omuzuma vurdu ve sonra şöyle dedi:

“Ey Ebû Zer! Sen zayıfsın, emîrlik bir emanettir. (hakkını veremediğin takdirde) kıyamet günü rüsvaylık ve pişmanlıktır. Ancak kim onu hak ederek alır ve onun sebebiyle üzerine düşen vazifeleri eksiksiz eda ederse, o hariç.”[23]

Ebû Davûd’un diğer bir rivayetine göre Hz. Peygamber (sav) Ebû Zer’e şöyle demiştir: “Ey Ebû Zer! Ben seni zayıf görüyorum. Ben kendim için istediğimi, senin için de isterim. Sakın iki kişi üzerine âmir olma, yetim malına velilik yapma.”[24]

Hz. Peygamber (sav) Abdurrahman b. Semura’ya da şöyle demiştir: “Ey Abdurrahman! Emîrlik isteme. Eğer senin talebin üzerine sana emîrlik verilirse sıkıntı çekersin: Eğer senin talebin olmadan sana emirlik verilirse, o işte yardım görürsün. Bir iş için yemin eder, sonra da aksini yapmakta hayır görürsen, daha hayırlı gördüğün ne ise onu yap, ettiğin yemin için de keffarette bulun.”[25]

Yine Hz. Peygamber’in Zeyd’i, Ca’fer b. Ebî Tâlib’ten önce birinci komutan olarak atanması da Hz. Peygamber’in ona verdiği yüksek değerin bir başka göstergesidir.

Hz. Peygamber’in (sav) hicretin on birinci senesinde vefatından bir müddet önce hazırladığı ordunun başına Üsâme b. Zeyd’i getirmesi yine onun genel olarak kölelere özel olarak da Zeyd b. Hârise’nin hatırasına ne kadar değer verdiğini gösteren bir olaydır.[26]

Hz. Peygamber (sav) 26-27 kez savaş maksadıyla Medîne’yi terk etmiş, bunların dokuz tanesinde savaşmış, diğerlerinde ise savaş çıkmamıştır. Bu seferler esnasında Hz. Peygamber sahâbeden bir kişiyi Medine’de yerine vekil bırakırdı. Hz. Peygamber’in Medîne’de bıraktığı vekil ve nâibler genellikle Ensâr’dan seçilirdi. Bununla birlikte Hz. Peygamber’in (sav) muhacirlerden birisini nâib olarak bıraktığı da olmuştur. Nitekim, hicretin ikinci senesinde meydana gelen Safevan Gazve’sinde Hz. Peygamber (sav) yerine vekil olarak Zeyd b. Hârise’yi[27] bırakmıştır.

Bu uygulaması göstermiş ki, Hz. Peygamber’in (sav) köle – hür, genç – ihtiyar ayırımı yapmaksızın bir makama en layık olanı atamıştır. Ve sadece Hz. Peygamber tarafından değil, kim tarafından atanırsa atansın emîr olan bir köleye de itaat etmek gerekir. Konuyla ilgili olarak Enes b. Mâlik’ten gelen bir rivayette Hz Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: “Dinleyin ve itaat edin. Üzerinize emîr olarak başı kuru üzüm tanesi gibi siyah Habeşli bir köle bile tayin edilmiş olsa, aranızda Allah’ın Kitab’ını tatbik ettiği müddetçe, (ona itaatten ayrılmayın).”[28]

Hz. Peygamber (sav) Zeyd b. Hârise’yi her ikisi de yakını olan iki hanımla evlendirmişti. Zeyd’in birinci eşi Ümm-i Eymen’dir. Bu hanım Hz. Peygamber’in dadısıydı. Zeyd’in bu evlilikten çoğu zaman Resûlüllah’ın terkisinde taşıdığı ve torunu gibi sevdiği Üsâme dünyaya gelmiştir. Zeyd’in ikinci eşi ise Peygamber Efendimizin halası Ümeyye bint Abdülmuttalib’in kızı Zeyneb bint Cahş idi. Hz.

Zeyneb ve ailesi bu evliliği istemedikleri halde sırf Peygamber’in arzusunu yerine getirmek için buna razı olmuşlardı. Nitekim sonradan Zeyd’le Zeyneb arasında anlaşmazlık çıktı. Zeyd, Zeyneb’i boşamak istediyse de Resûlüllah (sav) ona “Eşini yanında tut, (boşama)! Allah’tan kork”[29] tavsiyesinde bulundu. Ancak geçimsizliğin boyutları yükselince Zeyd hanımını boşadı. Daha sonra Cenâb-ı Allah Zeyneb’i doğrudan Hz. Peygamber’e nikahladı. Bu evliliğin sebebini Cenâb-ı Allah “biz onu sana nikahladık ki evlâtlıkları, karılarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasın”[30] şeklinde açıklamıştır.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 13.12.2018, 04:37   #17
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 551
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 14
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 13
30 Mesajına 32 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Peygamber – Bilâl-i Habeşî (ö. 20/641) İlişkisi

Bilâl-i Habeşî, hicretten kırk yıl kadar önce (M.581 civarı) Habeş asıllı bir köle olarak Arabistan’ın batı tarafındaki Serât’ta veya Mekke’de Cumah kabile içinde dünyaya geldi. Babası Rebâh ve Müslüman olduğu için çeşitli işkencelere mâruz kalan annesi Hamâme de köle idi. Bilâl İslâmiyeti Hz. Ebû Bekir vasıtasıyla kabul etti.

Bilâl, Benî Cumah’tan adı bilinmeyen birinin veya daha yaygın olan rivayete göre aynı kabileden Ümeyye b. Halefin kölesi idi. Mekke’de Müslüman olduğunu söyleyen ilk yedi kişiden biri olduğu için Ümeyye b. Halef öğle vakitlerinde onu kızgın güneş altında sırt üstü yatırır, büyük bir kaya parçasını göğsü üzerine koydurur, sonra da İslâmiyet’ten vazgeçerek Lât ve Uzzâ’ya tapmaya zorlardı. Fakat o her defasında, “Rabbim Allah’dır; o birdir” diyerek bu dayanılmaz işkenceye imanıyla göğüs gererdi. Hz. Peygamber (sav) onun bu şekilde işkence görmesine son derece üzülürdü. Hz. Ebû Bekir Müslüman olmayan güçlü siyahî bir köleyi vererek Bilâl’i Ümeyye b. Halefin elinden kurtardı ve azâd etti.[31] Hz. Ömer bu olaya işaretle, “Ebû Bekir efendimizdir; efendimizi[32] (Bilâl’i) âzad etmiştir” derdi.[33]

Hz. Peygamber, Bilâl’i Mekke’de Ubeydullah b. Hâris ile, Medine’ye hicretten sonra da Ebû Ruveyha Abdullah b. Abdurrahman el-Has’amî ile kardeş yaptı. Hicretin 1. yılında Hz. Peygamber’in öğrettiği ezanı onun emriyle ilk defa okumakla meşhur oldu ve hayatı boyunca hazarda ve seferde Hz. Peygamber’in (sav) müezzinliğini yaptı. Sabah ezanına “es-Salâtü hayrun mine’n-nevm” (Namaz uykudan hayırlıdır) ibaresini eklemesi Hz. Peygamber’i (sav) memnun etti ve bunu her sabah tekrarlamasına izin verdi.

Bilâl-i Habeşî, başta Bedir olmak üzere Hz. Peygamber’in (sav) bütün gazvelerine katıldı. Mekke’nin fethinde yaptığı görev, onun için hayatının en tatlı anlarındandı.

Hz. Peygamber (sav) Mekke’yi fethettikten sonra Kâbe-i Muazzama’ya gidip tavaf etti; Kâbe’yi içinde ve çevresinde bulunan putlardan temizledi, öğle namazı vakti girince de Bilâl’e Kâbe’nin üzerine çıkıp ezan okumasını emretti, Bilâl de o gür sesiyle müşrikleri çatlatırcasına ezan okuyarak Tevhîd-i İlâhîyi ilân etti. O sırada Kureyş büyüklerinden Ebû Süfyân, Attâb b. Esîd[34] ve Hâris b. Hişâm bir araya gelmiş şöyle konuşuyorlardı:

Attâb, “Babam Esîd ne bahtiyar adam idi ki, bu günü görmedi” dedi.[35]

Hâris, “Muhammed, bu siyah kargadan başka bir adam bulamadı mı ki, bunu müezzin yapmış” dedi.

Ebû Süfyân ise “Ben, korkarım, bir şey demeyeceğim; kimse olmasa bile, şu ayağımızın altındaki kumlar ve taşlar O’na haber verir, O da bilir” diyerek bu konuda susmayı tercih etti.[36]

Gerçekten az sonra Hz. Peygamber onlarla karşılaşır ve onlara söylediklerini haber verir. O vakit Attâb ve Hâris kelime-i şehâdet getirip Müslüman olurlar. Ebû Süyfan ise “Yâ Resûlallah! İyi ki, ben bir şey söylemedim” demekle yetinir.[37] Bu söz üzerine Peygamberimiz gülümser. Ve hemen orada Hâris b. Hişam ile Attâb b. Esîd “Biz, şehâdet ederiz ki, sen Allah’ın Resûlüsün. Çünkü, Allah’a yemin olsun ki bu söylediklerimize, bizden başka hiç kimse vakıf değildi. Herhalde söylediklerimizi sana Allah haber vermiştir” deyip Müslüman oldular. Daha sonra Hz. Peygamber (sav) yanında Bilâl, Üsâme b. Zeyd ve Osman b. Talha ile birlikte Kâbe’nin içene girer.[38] Bu üç kişiden birincisinin âzad edilmiş bir köle, ikincisinin bir kölenin oğlu, sadece üçüncü şahsın hür bir kişi olması dikkat çekicidir.

Bilâl-i Habeşî, hayatı boyunca Hz. Peygamber’in yanından hiç ayrılmadı. Veda haccında da bulundu. Onun abdest suyunu temin etmek, sütre olarak kullandığı harbeyi taşımak, şahsî ihtiyaçlarını karşılamak, savaşta özellikle geceleri korunmasını, gündüzleri ise gölgelenmesini sağlamak, yemek hazırlamak, beytülmâl işlerine bakmak, Hz. Peygamber’in emriyle ödemeler yapmak, elçileri ağırlamak, seriyye kumandanlarına sancak vermek, kadın esirleri muhafaza etmek gibi işlerde görev almıştır.

Yaygın kanaate göre Bilâl-i Habeşî, Hz. Peygamber’in vefatından sonra ezan okumamıştır. Hz. Peygamber’in kendisine, “Ey Bilal” Allah yolunda cihaddan daha faziletli bir amel yoktur” dediğini hatırlayıp cihad için Suriye’ye gitmek üzere Hz. Ebû Bekir’den izin istemiş, ancak halifenin ısrarı üzerine Medine’de kalmış, Hz. Ömer halife olunca Medine’den ayrılarak Suriye’de birçok şehir ve bölge nin fethine iştirak etmiştir. Bazı müslümanlar Bilâl’in ezan okuması için halifeye müracaat ettiler; halifenin isteği üzerine Bilâl Suriye’de bir defa ezan okudu ve dinleyenleri ağlattı. Altmış küsur yaşında Dımaşk’ta (veya Halep veya Dâreyyâ’da) vefat etti.[39]

Bir gün Hz. Peygamber (sav) Bilâl’e “Bu gece cennette, önümde senin pabuçlarının tıkırtısını duydum” diyerek kendisinin cennetlik olduğunu müjdelemiş ve hangi ameli sebebiyle bu dereceyi elde etmiş olabileceğini sormuştu.

O da her abdest aldıktan sonra “Allah Teâlâ’nın nasib ettiği kadar” nafile namaz kılma âdetinden söz etmişti.[40]

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 04:13.


Powered by vBulletin® Version 3.7.4
Copyright ©2000 - 2019, Jelsoft Enterprises Ltd.
Yazılan yazılar ve yayınlanan resimlerin tüm hakları yazan kişiye aittir. Site hakları Aleviweb.com adına saklıdır.

Yandex.Metrica