Go Back   Aleviweb.com - Alevi Alevilik ve Aleviler Forumu > Aleviler ve Alevilik > Alevilik Genel

Alevilik Genel Alevilik üzerine genel tartışmalar, eleştiriler, sorunlar

Cevapla
 
Seçenekler Arama Stil
Alt 23.09.2008, 18:20   #21
Yazar
Amistofes
Forumla Bütünleşmiş
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 06.06.2008
Mesajlar: 2.456
Memleket: İSTANBUL
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 69
İtibar Puanı: 639
Amistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üye

Ettiği Teşekkür: 5.807
1.202 Mesajına 2.257 Kere Teşekkür Edlidi


Standart Islam disi Alevilik

Alevilik İle İslamiyet İlişkisi

Erdoğan AYDIN

Alevilerin günümüzde en çok tartışılan sorunu, Aleviliğin
İslamiyet karşısındaki konumunun, İslamiyet'le olan ilişkisinin ne
olduğudur. Bu konuda getirilen açılımların birbirleriyle sergilediği zıtlık
ve giderek Alevi camianın bu tartışma etrafında yaşadığı bölünme, dahası
düşmanlaşma, sorunun önemini daha da arttırmıştır. Söz konusu ayrışma, aynı
zamanda tarafların devlet, milliyetçilik, laiklik, demokrasi, siyaset ve
uluslararası konulardaki duruşlarını da belirleyen bir anlam taşıyor. Bu
anlamda sorun sadece teolojik ve akademik bir araştırma konusu değil, aynı
zamanda politik bir sorundur. Bu ise sorunun aydınlatılmasının önemini
daha da arttırıyor.

Kuşkusuz inanç alanının salt olgular temelinde aydınlatılması her zaman
mümkün değil; çünkü inanç alanı bilim dünyasının içsel mantığından temel
ayrımla, duyum, koşulanım ve çıkarlarla belirlenen bir alandır. Dolayısıyla
en sağlam kanıtların ortaya konulması halinde bile, siyasal, sosyal,
sınıfsal ve psikolojik nedenlerle belirlenen ayrışmaların önünü almak
mümkün olamayabiliyor. Modernleşme koşullarında ise bu bölünme ve yeniden
saflaşmalar daha da kaçınılmaz hale geliyor; çünkü bizzat o inançları
ortaya çıkaran ve onlarla örtüşen maddi koşullarda değişim olmuştur.


Geçmiş koşullarda belirlenmiş belli bir inanç kökeninden gelen insanların,
günümüzün, modernleşmeyle birlikte farklılaşan sorunları temelinde yeniden
saflaşması ve bunun sonucu tarihe ve inanca bu farklılaşan pencerelerden
yaklaşması da kaçınılmaz. Bununla birlikte sorunların, bu özgülde
Aleviliğin gerçekte ne olup olmadığı sorusunun bütünüyle belirsizleştiği
düşünülmemeli. Aksine bu özgülde de sorunun olabildiğince belirgin
kılınması, amiyane tabirle sap ile samanın birbirinden ayrılması mümkün.
Dahası işin içine giren tahrifat ve demagojilerin, modern dönemin koşulları
gereği çok daha ince ve egemen çıkarlarca biçimlenmesi de, sorunun
aydınlatılmasını daha da önemli kılar. Çünkü tarihsel Alevi önderlerinin,
yaşadıkları çıplak zor nedeniyle başvurmak zorunda kaldığı takiyyenin,
günümüzde bize “hakikat” diye sunulmaya çalışıldığı koşullarda yaşıyoruz.

Özetle tarihsel bir olgu olan Aleviliğin İslamiyet karşısındaki konumunu
belirginleştirmek, günümüz koşullarında hem mümkün hem de yaşamsal bir
sorun özelliği kazanmıştır. Bu noktada tayin edici öğe, Aleviliğin hangi
tarihsel koşulların ürünü ve nasıl bir teolojiye sahip olduğu yanı sıra,
Onu esas olarak hangi kaynaklardan öğreneceğimiz sorunudur. Sorun bu
bilimsel temelde incelendiğinde, hem Aleviliğin ne olup olmadığını
aydınlatmak hem de İslamcılığın artan etkisinin ve Osmanlıyı takiben
Cumhuriyet’in de halka kimlik dayatma politikasının Alevilikte yarattığı
tahribatı açığa çıkarmak kolaylaşır.

Kuşkusuz temel özdeyişlerinden birinde de belirtildiği gibi Alevilikte “yol
bir sürek bin bir”dir. Bu durum Onun, hem demokrasi ve çoğulculukla uyumunu
hem de inanırlarına dogmatizmden uzak farklılaşan yorumlar geliştirme
özgürlüğü sunan niteliğini gösterir. Yani Onun “bir olmak diri olmak”
şeklindeki bir diğer özdeyişi, tekçi/tevhitçi totaliterizmden uzak bir
anlam taşır. Kuşkusuz sürek’i de tekleştiren ve dogmalaştıran Sünni ve Şii
ortodoksi bile, değişen hayat ve farklı çıkarların kaçınılmaz sonucu
binlerce mezhep, hizip, tarikat ve cemaate bölünmekten kurtulamayacaktı;
ancak bunlar, Alevilikten temel ayrımla farklı sürek’leri meşru kabul
etmeyen, kendi içlerinden çıkan farklılıkları “sapkın”, “Rafızi”, vb.
ifadelerle dışlayıp, güçleri yetiyorsa kılıç zoruyla tasfiye eden bir
zihniyete sahiptirler. Buna karşılık Alevilik, hem içinde hem de dışında
gelişen farklılıkları meşru gören bir felsefeye sahiptir. Bununla birlikte
Onun her kalıba girebilen ilkesiz, özsüz bir anlayış olduğu
düşünülmemelidir. Bu noktada öncelikle belirtilmelidir ki, 12 İmamcı
yapısına rağmen Şiilik, Alevilik denen bu yolun içinde değil, tamamen
dışında bir yoldur. Anadolu Aleviliğinin, “bin bir” süreğe ve zaman içinde
bağdaşmacı bir şekilde yeni öğeleri içine alarak gelişmesine rağmen,
“yolunu” belirleyen, başta Şiilik olmak üzere diğer inançlardan
farklılaştıran ve üstelik tüm iç esnekliğine rağmen oldukça net olan bir
özü bulunmaktadır.

Peki ama onun bu özünü belirleyen nedir? Bu öz, tanrı, insan, inanç ve
toplum tasarımlarında kendini ortaya koyacaktır. Bu bildirinin amacı da,
işte bu yolu/özü, her türden istismara karşı belirginleştirmeye
çalışmaktır. Bunun için ihtiyacımız olan şey ise, onun asli ve öncelikli
kaynak ve dayanaklarını nerede arayacağımız sorununda düğümlenmektedir. Bu
bildiri, Aleviliğin teolojisi ve tarihsel şekillenmesi ışığında onun
özünü/yolunu belirginleştirmede başvurulacak öncelikli kaynakların, Alevi
ozanların deyişleri, yaşam tarzları, tarihsel misyonları olduğu
düşüncesindedir. Bu yazıda seçilen yol da, işte bunu anımsatmak ve
gerekçelendirmek olacaktır.

Kuşkusuz Alevilik gibi bin yılı aşkın bir tarihsel, teolojik şekillenmeyi
böylesi sınırlı bir bildiride bütün ayrıntılarıyla irdelemek olanaksız.
Ancak bu bildiri, sapla samanı birbirinden ayırmayı sağlayabilirse, zaten
misyonunu yerine getirmiş olacaktır; ki bütün iddiası da bundan ibarettir.

Özetle bu bildirinin amacı, yolun/özün ne olduğunu yeniden anımsatmaktır;
ki Alevi inanç önderlerinin deyişleri aracılığıyla bunun büyük bir
açıklıkla yapılabileceği iddiasındadır. Bundan ötesi, yani bin yıllık
tarihte nasıl yol alındığı, hangi etnisite ve coğrafyaların kültürlerinden
etkilendiği gibi, üzerinde uzun araştırmalar yapılıp uzun kitaplar
yazılması gereken ayrıntıları ise başka çalışmalara ve başka
araştırmacılara bırakmaktadır.

Alevilik Gerçeğini Nerden Öğrenebiliriz?

Sorunun tartışılması ve aydınlatılması çabasına, temel önemi noktasında tüm
farklı yaklaşımların uyum sağlayabileceği öğeden, yani “Ali” kavramından
başlamak doğru olacaktır. Çünkü Alevilikte en tartışma götürmez gerçek,
“Ali”nin başat rolüdür. Gerçekten de Alevilikte başat bir anlam taşıyan
“Ali” kavramı, tüm Alevilik tanımlamalarında ortak paydayı oluşturmakta,
ancak yine tüm ayrılıklar da bu “Ali”nin ne, kim ve nasıl olduğu
meselesinde düğümlenmektedir. Özetle “Ali”, Aleviliği diğer tüm inançlardan
ayıran alamet-i farika olmak yanı sıra, aynı zamanda bugün yaşanan kendi iç
ayrışmalarını da belirleyen anahtar kavramdır.

Bu durumda Aleviliği Ebu Talip’in oğlu ve Muhammed’in önce kuzeni, sonra
damadı olan Ali’den öğrenmek, ilk anda en doğal davranış olacaktır. Ne ki
bu Ali’den, yani Onun yaşamı ve Ona atfedilen sözlerden öğrenilecek bir
“Alevilik” ile Aleviliğin yüzyıllardır yaşanagelmiş halini
kıyasladığımızda, çok farklı, dahası zıt bir gerçeklikle karşılaşıyoruz.
Demek ki kavramların kaba algılanışında hareketle varılacak kaba
sonuçlardan çok daha karmaşık bir sorun ile karşı karşıyayız.

O halde Alevilikteki Ali algısına girmeden önce bu tarihsel Ali’ye, Onun
tarihte ve inançta nasıl durduğuna ilişkin bazı ön anımsatmalar yapmak
gerekiyor.

Bilindiği gibi Ali, kendisine ilişkin hemen hemen her bilgiye sahip
olduğumuz bir tarihsel şahsiyettir. Aleviliği bu Ali’den öğrenmeye
kalktığımızda, öncelikle Onun Muhammed dönemi hayatında, bir fetihçi ve
şeriatçı kimliği ile karşılaşıyoruz; ki Anadolu Aleviliğinin temel
değerleriyle Ali’nin bu kimliğini bağdaştırmak neredeyse olanaksız. Ali’nin
hilafet kavgasını kaybettiği Muhammed sonrası döneminde ise, durumun görece
farklılaştığını görüyoruz; gerçekten de bu ikinci dönemdeki Ali’nin
hayatında Anadolu Aleviliğiyle uyuşan adaletçi öğeler söz konusu. Ancak bu
dönem pratikleri ve Ali’ye atfedilen sözlerde de, Anadolu Aleviliği
açısından kabul edilemez ciddi sorunlar mevcut.

Örneğin, “Biatten dönenlerle savaştım, gerçekten sapanlarla mücadele ettim,
dinden çıkanları kahrettim” (Nehc’ül Belaga, Der Y., s.133); “... benim
sözlerimi duydukları halde itaat etmeyip isyan edenlere, öleceğim güne
kadar yürür de yürürüm, vurur da vururum” (Age, s.201), “Savaş (cihat),
İslam'ın en yüce rüknüdür” (Age., s.110) gibi sözler bu tarihsel Ali’ye
aittir. Bunları diyen ve hayatından da çok iyi bildiğimiz gibi uygulayan
bir Ali’nin, Alevilerin tahta kılıçlı Ali’siden farklı olduğu açık.

Yine onda, “... kadınların kaygıları dertleri, dünya ziynetiyle bezenmek,
dünyada bozgunculuk etmektir” (Age., s.193); “Sakın kadınlarla danışma,
onların reyleri zayıftır, azimleri gevşek”tir (Age., s.344) gibi
yaklaşımlar görürüz ki, bunların Aleviliğin kadına bakışıyla da uyuşmayan,
şeriatçı yaklaşımlar olduğu açık.

Bunlar bir yana, açıklıkla belirtilmelidir ki, “Şerif er-Radî (ö. 406/1015)
tarafından, derlenen Nehc-ül Belaga bir Alevi kaynağı değildir ve
olmamıştır” (Doç. Dr. İlyas Üzüm). Bunu, geleneksel Alevi inanç
önderlerinin ona atıf yapmamış olması yanı sıra, Alevi deyişleri, inanç
ritüelleri ve Alevi teolojisinin yapısında da net olarak görüyoruz. Dahası
Ali’den 400 yıl sonra, Şii inancın gereksinimleri ve algısı çerçevesinde
yapılan bu derlemenin, (Sünni ortodoksinin bile Muhammed’den 200 yıl sonra
derlenen Hadis külliyatını sorgulamaya başladığı bir zaman diliminde)
günümüzün kimi Alevilerince artan oranda başvuru kaynağı haline getirilmeye
çalışılması, Alevilerin, halen birileri eliyle sürüklenmeye çalışıldığı
bağnazlığı göstermek açısından da önemlidir. Dahası Seyyid Radiy derlemesi
olan Nehc’ül Belaga’yı ve ondaki tarihsel Ali’yi esas almamız halinde,
Alevilerin bin yıldır reddettiği ibadet anlayışı ve teoloji karşı durulamaz
bir emir haline gelir. Nitekim Nehc’ül Belaga’da’ki tarihsel Ali, aynen
şunları emreden bir imam, bir halife, bir ayetullah olarak karşımıza
çıkmaktadır:

“Namaz her temiz kişinin Tanrı’ya yaklaşmasıdır. Hac, her zayıfın
savaşıdır. Her şeyin zekatı vardır, bedenin zekatı da oruçtur. Kadının
savaşı ise, kocasıyla iyi geçinmesidir” (s.390); “Namazı vaktinde kıldır...
Bil ki yaptığın yapacağın her şey namaza bağlıdır” (s.364); Allah “hürmeti
vacip olan evini (Kabe’yi) ziyaret edip haccetmenizi size farz kıldı, o evi
halka kıble kıldı” (s.26). Devamla, “Noksan sıfatlardan münezzeh olan
Allah’a yönelenlerin yapıştıkları en büyük vesile, Ona ve Resulüne inanmak
ve yolunda savaşmaktır. Savaş İslamın en yüce rüknüdür. ... Ve namaz
kılmaktır, çünkü bu dinin esasıdır. Ve zekat vermektir, çünkü bu gerekli
bir farzdır. Ve Ramazan ayının orucuna tatmaktır, bu da azaptan bir
kalkandır. Ve Kabe’yi ziyaret etmektir, hacdır, umredir; bunlar da
yoksulluğu giderir ... Peygamberin sünnetine uyun.” (s.110). Yine
“Kur’an’ın ipine sarıl, onu kendine öğütçü bil, tam helalini helal tanı,
haramını haram” (s.349) kıl diyen Ali, taraftarlarına, “Allah’ın kitabını
öğrenmeni, tevilini (hayata uyarlamasını) bilmeni, İslam şeriatını ve
hükümlerini, helalını ve haramını iyice anlamanı vasiyet ediyorum” (s.338)
der. “Allah’ın farzlarını yerine getirmeyi” emreder.

Görüldüğü gibi örneğin bir Halife Ömer’den farkları inanç algısı düzleminde
değil, bu inancın içindeki kimi ayrıntılarda belirginleşen bir Ali
şahsiyeti ile karşı karşıyayız. Savaş, kadın, namaz, hac, umre, oruç, farz,
kıble, dinin esası, şeriat ve Kur’an’ı, onların haramları ve helalleri,
yani kadına, içkiye, kafire bakışı, vb. bir bütün olarak ortodoks bir bakış
açısı ile karşı karşıyayız. Dahası Nehc’ül Belaga’daki Ali, Aleviliğin
temel teolojik öğesi olup, en tipik yansımasını (daha sonra göstereceğimiz
gibi) bizzat Ali’nin şahsında kendini gösteren hulul inancını da kesin bir
dille reddeder: “Seni yarattıklarından bir şeye denk tutan, seni onunla bir
sayar; seni bir şeyle denk sayan, hükmü yerinde ve apaçık olarak indirdiğin
ayetlerine kafir olur” (Age., s.41, ayrıca s.36-7).

Dahası buradaki Ali, öbür dünya (ahiret) eksenli bir teolojiye sahiptir:
“Bil ki sen ahiret için yaratıldın, dünya için değil. Yok olmak için
halkedildin, kalmak için değil. Ölüm için varsın sen, yaşamak için değil
...” (Age., s.341). Yine Ali’nin Selman’a (1) yolladığı mektupta, “dünya,
dokunulunca ele yumuşak gelen, fakat zehiri insanı öldüren yılana benzer.
Dünyada elde ettiğin, seni aldatan, sana hoş gelen şey, az bile olsa gene
ondan yüz çevir” (Age., s.295) der. Kendi doğallığında, “öyle bir andasınız
ki, kıyamet nerdeyse kopacak” (Age., s.123) diyen bu anlayış, hayatı bir
cennete çevirme arayışını reddetmesi bir yana, bilim dışı önyargı ve
korkutmacanın ürünü olup, tanrı karşısında “alçalma”, “ululanmama” ve
sorgusuz bir şekilde emirlere ve kadere itaati öngörmektedir. Ki yine
sonradan göstereceğimiz gibi, bu anlayış da Alevi teolojisine bütünüyle
terstir.


Nehc’ül Belaga’daki Ali’nin, önceki halifeler Ömer ve Osman’la ilişkisi de
Alevi bilinçaltında olduğundan bütünüyle farklıdır. Örneğin Ömer İran
fethine ordusunun başında katılmak istediğinde, Onu; “Sen değirmen taşının
mili ol, savaş değirmenini Arap’la döndür; onları savaş ateşine sok, sen
girme” diyerek güvende tutmaya çalışır. Ömer’i meşru “buyruk sahibi” olarak
gören bu Ali, Onu, “boncuk dizilen ipe” benzeterek, “iplik koparsa düzen
bozulur” (Age., s.176) diye kollar. Dahası, “savaşa katılıp altolduğun
taktirde, Müslümanlar ... senden sonra sığınacakları birisini bulamazlar”,
ama sen sağken yenilseler de, “Müslümanların sığınağı güvenci olursun”
(s.177) diyerek Ömer’e verdiği önemi gösterir. Aynı şekilde, Osman’ın
Hilafet tarzından şikayetlerin artması, halkın Ona karşı ayaklanacak
noktaya gelmesi üzerine Ali, uyarmak üzere yanına vardığı Osman’a; “Bir şey
bilmiyorum ki sen onu bilmeyesin ... Bir şeyde senden ileri geçmiş değiliz
ki onu sana haber verelim ... Rasulullah’a, Allah’ın salatı ona ve soyuna
olsun, (muhalif önderlerden-EA) daha yakınsın ... Allah için olsun, bu
ümmetin öldürülecek imamı olma ... Mervan’ın istediği yere sürüp götürdüğü
bir mal olma” (s.179-80) diye övgülerle ikna etmeye çalışır. Halkın
ayaklanıp Osman’ı öldürmesi sonrasında ise, Muaviye’ye yazdığı mektupta,
“Osman’ın kanına girenlerden tamamiyle beri, halkın içinde o kandan en
sorumsuz” (s.305) kişi olduğu belirtir. Görüldüğü gibi Ali’nin, Hilafet
hakkı konusunda kendisinden önceki Halifelere karşı bir itirazı olmadığı
gibi, bıçağın kemiğe dayanması üzerine, Osman’ın bin köle-korumasıyla
birlikte öldürmesi sürecinde de taraf olmamış, aksine Osman’a karşı
ayaklanan halkı yatıştırmaya çalışmıştır. Nitekim malikanesini kuşatan
ayaklananlara karşı Osman’ın yardım istemesine karşılık; “Osman beni,
tarlayı sulamak için su taşıyan deveye benzetmek istiyor ... Andolsun
Allah’a ki, aleyhine kalkışanları, suçlu olacağımdan korkacak bir dereceye
dek yatıştırdım” (Age., s.185) açıklamasında bulunmuştur. Özetle Ali’nin
Ömer ve Osman’a karşı Hilafet hakkı talebinde bulunmadığı, onlara karşı
programatik temelli bir muhalefet sürdürmediği, hilafet hakkını sadece
Muaviye’ye karşı savunduğunu görüyoruz.

Son olarak anımsanması gereken bir öğe de, eşitlikçi görüşleri ve dönemin
İslam egemenlerinden programatik farkını kararlı bir şekilde dillendiren
Ebu Zerr’in başına gelenler karşısın, Ali’nin hayırhah tavrıdır. Ebu Zerr,
Şii gelenekçe “Erkan-ı Erbaa”dan sayılan ve Muhammed tarafından da,
“yeryüzünün en doğru sözlü insanı” ilan edilen kişidir. Suistimallerin
iyice gemi azıya alması üzerine, özellikle Kur’an’ın, haksız yere
insanların mallarını yiyen, altını ve gümüşü biriktirip Allah yolunda
harcamayanlara elemli azapla tehditte bulunan Tevbe-34. ayetini kendine
bayrak edinen Ebu Zerr, o zamana kadarki muhalefetini daha yüksek sesle
dillendirmeye başlamıştır. Bunun üzerine Osman, Ebu Zerr’i dövdürterek,
Muaviye’nin vali olduğu Şam’a sürgün eder. Ancak Ebu Zerr orada da susmaz,
Muaviye’yi, sefih yaşamı nedeniyle eski İran Kisra’larına benzeterek açık
muhalefetini sürdürür. Bunun üzerine Muaviye onu ağır eziyetlerle Medine’ye
sürgün eder. Ancak mücadelesini sürdürmesi üzerine, bu kez Rebeze’ye sürgün
edilir ve tüm bu eziyetlerin sonucunda orada ölür. Muktedirler onun
muhalefetini Ali ile ilişkilendirirler, ancak O, Ali’den açık bir destek
alamaz. Ali’nin Ebu Zerr’e desteği, Rebeze’ye sürgün edildiği bu kritik
aşamada bile, “Ey Ebu Zerr, sen Allah için öfkelendin ... Toplum, dünyaları
için senden korktu ... Senden korktukları şeyi bırak ellerine ... Onlara
menettiğin şeye ne düşkündür onlar ... Pek yakında bilir, anlarsın, kim kar
etmiş ...” (Age., s.182) şeklinde bir uğurlama tavsiyesinden ibaret kalır.
Dikkat edilirse dünyadaki adaletsizliğe başkaldıran Ebu Zerr’e karşılık,
kurtuluşu ahrette gösteren bir Ali ile karşı karşıyayız.

Bütün bu birinci kaynak Nehc’ül Belaga’dan aktarmaların ışığında artık daha
rahat söylenebileceği gibi, tarihsel Ali’nin, şeriatçı kimliği ve cami
imamlığı dahil İslami gelenek içinde olması bir yana, Ebu Bekir, Ömer ve
Osman’ın hilafetini kabullenmesi, onlardan temelli bir farka sahip olmanın
doğal gereği olarak açık bir karşı duruş içinde olmaması, Alevilik
açısından hep ciddi birer sorun oluşturuyor. Aleviler arasında yaygın kabul
gören, “400 kadar Ali yanlısı ayetin Osman tarafından Kur’an’dan
çıkarıldığı” (Anton J. Dıerl, Anadolu Aleviliği, Ant Y., s.93) iddiası,
bizzat Ali’nin bu Kur’an’a karşı çıkmadığı, dahası onu esas kabul etmesi
gerçeği ışığında, Alevilik ile tarihsel Ali gerçeği arasındaki ciddi sorunu
daha da arttırıyor. Bütün bunlar Alevilerin Kur’an’a rezervlerinin,
gerçekte Ali’ye rağmen biçimlendiğini, Alevilerin Ali’sinin de tarihsel
Ali’den öte olduğunu gösteriyor.

Diğer yandan Aleviliği, Halifeliğin kimin hakkı olduğu sorunu üzerinden
şekillendirmeye çalışmak da bir diğer ciddi sorun. Böyle bir yaklaşım,
sadece İslamiyet'ten değil, Hıristiyan ve Musevilikten de apayrı bir
teolojiye sahip, özgün bir inanç olan Aleviliği hiç anlamamak, fazlasıyla
hafife almak demektir. Dahası demokratik bir öz taşıdığına inanılan,
Bektaş-i Veli’nin ifadesiyle “bel evlatlığını” değil, “yol evlatlığını”
esas kabul eden bir anlayışı, soy kaynaklı bir hak talebi temelinde
anlamlandırmak da, Alevilik açısından aşılamaz bir handikap olacaktır. Oysa
Nehc’ül Belaga’daki Ali, halkçı bir tutum sergilemekle birlikte, soysal
üstünlük vurgusu yapar. Örneğin Muaviye ile yaptığı polemiklerde;
“..Muhacir azat edilene benzemediği gibi, soyunda şüphe olmayan da soydan
gelene benzemez” (Age., s.312); diyecektir. Yine ordu seçimi sırasında,
“... toplumun soy-boy bakımından şereflilerinden, temiz ev bark sahibi
olanlarından ...” (s.373) vurgusu Ona aittir.

Buna karşılık göçebe ortaklaşacı bir hayattan gelenlerin, ezilen ve dinsel
asimilasyona uğrayanların inancı olarak belirginleşen Alevilik, soy davası
da güden aristokrat bakışından farkla, insanlar arasında soylu ve soylu
olmayan ayrımı yapmaz. Böyle bir yaklaşımın bizzat kendisini inkar etmek
olacağı bir yana, Alevilik, insanlar arası ayrımı aşıp kavimleri ve
inançları eşit kabul eder. Dolayısıyla Ali’nin ölümü sonrası Ali’ye
atfedilen sözler ve yaşamına dair olumluluklar üzerinden belirlenecek bir
“Alevilik”, Alevilik gerçeğine uygun düşmeyecek, dahası Alevi felsefesi
açısından aşılamaz sorunlara neden olacaktır. Çünkü buradaki görece
olumluluklar, yukarıda da işaret ettiğim gibi şeriat geleneği içinde ve ona
kıyasla belirlenen olumluluklardan ibarettir. Oysa Aleviliğin inanç tarihi,
bizzat şeriatın, bir bütün olarak reddi ve ona karşı direniş üzerinden
biçimlenmiştir. Dahası birazdan göstereceğim gibi Aleviliğin Ali imgesi,
söz konusu bu tarihsel Ali’de olmayan, Onu niteliksel olarak aşan
özellikler taşır.

Bu noktada Ali’nin tüm olumlu özellik ve Ehl-i Beyt’in başı olmaktan gelen
avantajlarına rağmen kaybetmesine ilişkin de bilimsel ve soğukkanlı bir
açılım yapmaya gereksinim olacaktır. Ali kaybetmiştir; çünkü ilk halife
atamasında siyasi önder olabilecek otoriteye sahip değildir. Dolayısıyla
egemenler kendi aralarında ittifak edilebilecek kişi olarak Ebu Bekir
üzerinde uzlaşmışlardır. Ebu Bekir tarafından atanan Ömer ve onun mizanseni
6 kişilik şura’nın seçtiği Osman dönemlerindeki gelişmeler ise Ali’nin
seçilmesini iyice olanaksızlaştırmıştır. Her şeyden önce bu dönemlerde
gerçekleşen fetih ve talanlarla oluşan servet birikimi, gücün belli
ailelerde birikmesini sağlamıştır. Ali ve ailesi bu dönemdeki
istismarlardan uzak kalmış, ancak ezilen ve dışlananların haklarını da
kararlılıkla savunmadığından, onlar nezdinde de yeterli güç birikimi
sağlayamamıştır. Ebu Zerr’in yalnızlığı bir yana, Osman’a karşı gerçekleşen
büyük halk ayaklanmasının önderleri bile önce Ali’nin etrafında toplanmak
istemiş, ancak onun gösterdiği kararsızlık sonucunda ondan umudu keserek
ayaklanmışlardır. Öyle ki ayaklanmanın başladığı, halkla Osman’ın askerleri
arasında kıran kırana savaş olduğu en kritik dönemde bile Ali,
ayaklanmacılarla Osman arasında gidip gelmiştir. Ve nihayet Osman sonrası
sonuncu iktidar şekillenmesinde egemenler, bu kendileriyle tam işbirliği
yapmayan, dünyalık peşinde koşmayan, fakirlerin haklarından,
paylaşımcılıktan söz eden şahsiyetten hoşlanmamış, tam kendilerinden
saymamış, başlarında görmekten hazzetmemişlerdir. Dahası bu dönemde iktidar
talebinde bulunup, Osman zamanında ciddi bir güç elde etmiş olan Muaviye
ile arasında ciddi bir kan davası bulunmaktadır. Muaviye, İslam'a karşı
mücadelenin önemli ismi Ebu Süfyan’ın oğludur. Ali ise bizzat kendi
ifadesiyle “Bedir (savaşı) gününde atanı (Muaviye’nin dedesi Utbe), dayını
(Velid), kardeşini (Hanzala) öldüren” (Age., s.311) kişidir. Egemenlerin
çoğunluğunun gönlü Muaviye’den ve Ali’yi safdışı bırakmasından yanadır.
Çünkü kendilerindendir. Bütün bunlara ek olarak Ali, bu son süreçte de
hatalar yapacak ve taraftarları içindeki en alttakilerin, yani Haricilerin
desteğini kaybedecek, dahası öldürülmesi de dahil onları karşısında
bulacaktır. Özetle Ali, dönemin fetih gelirlerinden palazlanan
egemenlerinden olmadığı gibi, onların suistimallerine de bulaşmamıştır.
Ancak hayatı boyunca gözettiği en alttakilerin de temsilcisi olmamıştır.
Bizzat Kur’an’ın ve İslamiyet'in yapısı da bunu engellemiştir. Bütün temiz,
dayanışmacı ve mert kişiliğine rağmen, tarihin kendisine sunduğu iktidarın
gereklerini yüklenememiş, kritik aşamalarda alması gereken tutumları
alamamıştır. Ne Musa’ya (egemenlere) ne de İsa’ya (ezilenlere) baş
olamayarak siyaseten devre dışı kalmıştır. İslamiyet ise, egemenlerle
kavgalı olduğu ilk Mekke döneminde gösterdiği görece adil tutumu,
Medine’deki iktidar döneminden itibaren artan oranda kaybetmeye başlamış,
Muaviye ile başlayan Emeviler dönemi ve sonrasında, tarihin en büyük
fetihçisi ve despotik imparatorluklarına tanrısal bir gerekçeye
dönüşmüştür.

Tarihsel veriler ışığında bilinmektedir ki, ancak Ali’nin katledilmesi
sonrasında belirginleşmeye başlayan Şia ile Sünni ayrışması, esasen Hilafet
hakkı temelinde iki şeriatçı kesimin ayrışmasının yansımasıdır. Dahası bu
ayrışmada, iki tarafın da tarihsel olarak kanıtlanabilen kesintisiz
devamcıları olmuştur; Ali’nin doğrudan devamcılarınca oluşturulan kol
(kendi içinden çıkan ve dışlanıp ezilen İsmailliye gibi heteredoks
eğilimler bir yana), Humeyni’ye kadar uzanan Şii Ortodoksluktur. Anadolu
Aleviliği ise, hem tarihsel gerçeklerin gösterdiği gibi bu gelenek içinde
oluşmamış hem de düşünsel olarak farklı kaynaklardan biçimlenmiştir; bu
nedenledir ki inancın kural ve teolojisi dahil Şiilikten bütünüyle
farklıdır. Yani her ikisi de Ali’ci ve 12 İmamcı olmasına karşılık Şiilik
ile Alevilik, yapısal olarak birbirinden farklıdır. Nitekim Sünnileri din
dışı görmeyen Şiiler, Alevileri Müslüman görmeyip, inançsız (kafir) olarak
tanımlarlar (Anton J. Dıerl, Anadolu Aleviliği, s.34); aynı şekilde
Aleviler açısından da Humeyni ile herhangi bir Sünni şeriatçı arasında fark
yoktur.

Peki ama bu noktada, 12 İmam’ın merkezi bir inanç sembolü olarak Alevilikte
temel bir önem taşıdığı gerçeği sorun değil midir?. 12 İmam’ın Alevilikteki
anlamının, Şiilikten ayrımla tek tek unsurlarıyla değil, bütünsel bir kült
olarak biçimlendiği anımsanırsa sorun olmadığı görülür. Kaldı ki 12 İmam
kültünü tek tek öğelerinde incelediğimizde, söz konusu imamların, Ali,
Hüseyin ve Cafer dışında, Ehl-i Beyt’ten gelmiş olmak dışında hiçbir
tarihsel şahsiyet oluşturamadığı özellikle belirtilmeli. Burada tarihsel
şahsiyet oluşturabilenlerden Hüseyin, inancının savunulmasındaki ölümüne
kararlılık anlamında her ezilen için sembol olacak siyasal bir önem taşır.
Cafer ise, Hüseyin’den ayrımla önemli bir ideolojik önderdir; ancak onun
ideolojik önderliği, Batıni-Alevi inanç için değil, Şii-Ortodoksinin
şekillendirilmesi anlamındadır. Nitekim İran Anayasasının, iktidarın
meşruiyet zemini olarak Caferiliğe yaptığı vurgu da bunun yansımasıdır.

Esasen Şiiliğin, Sünnilik karşısındaki teorizasyonunu, yani hukuk ve
kurallarını saptayan kişi Ali değil Cafer olduğundan, Batıniler dışında
kalan tüm Şii Aliciler, kendilerini Alevi veya Alici olarak değil Caferi
olarak nitelerler. 12 İmam geleneği içinden çıkan Batıni İsmailliler ise,
görüş farklılığı nedeniyle büyük oğlu İsmail’i dışlayıp küçük oğlu Musa
Kazım’ı sonraki imam saptayan Cafer’in iradesini reddederek, İsmail’i 7.
İmam sayacaklardır. Ve eğer benzetme yapacaksak, Anadolu Aleviliğinin,
ortodoks Şii geleneğin kurucusu olan İmam Cafer ile değil İsmaililik ile
benzeştiği anımsanmalı. Nitekim Alevilikte felsefi temel olan Batıniliğin
ve temel bir inanç olan “Kamil insan” teorisinin ilk örneği
İsmailliliktedir. Kuşkusuz Aleviler arasında da, “mezhebimiz Caferiliktir”
ifadesine yaygın olarak rastlanır; bununla birlikte yaşamı ve öngörüleri
şeriatçı olan İmam Cafer ile Aleviler (ve İsmailliler), apayrı iki teolojik
sistemin temsilcileridirler.

Bu noktada İmam Cafer’in inanç algısını, görece muhafazakar bir Alevi
araştırmacı olan Baki Öz’ün aktarımından sunarak, Anadolu Aleviliği ile
gösterdiği zıtlığı netleştirmek yararlı olacaktır: Caferilikte ibadetler
Sünnilik kadar katılık taşırlar. İmam Cafer’e göre namaz, “Dinin direğidir.
Kulla Tanrının buluşmasıdır. Ona ulaşılan merdivendir. Kulun, müminin
miracıdır”; “Ramazan orucu farzdır”; “Şia katında İslam'ın en büyük
esaslarından, en önemli direklerinden biri Hacdır”; “Şia katında zekat,
namazdan sonra ikinci önemli ibadettir”; “Cihat İslam binasının
temelidir... katımızda iki cihat vardır. Birincisi içteki düşmana karşı
Cihad-ı ekber, dıştaki düşmana karşı ise Cihad-ı asgardır” (Alevilik Nedir,
Der Y., s.260). Bu aktarımlardan hareketle B. Öz, “Caferiliğin çoğu kuralı
Alevi-Bektaşilikte geçersizdir. Özellikle Anadolu Aleviliğinin Caferilik
ile pek bir bağı yoktur. İmam Cafer-i Sadık Alevilerin bağlandığı ve
sevdiği imamların altıncısıdır. Eğer Caferilik İmam Cafer-i Sadık’ı
sevmekse, Alevi Bektaşiler İmam Cafer’i seviyor ve bu bağlamda
Caferi’dirler. Yok eğer Caferiliği, İmam Cafer Buyruklarıyla bir tutmak ve
bu buyruklara uymaksa, Alevi Bektaşiler İmam Cafer’in Buyruklarına
uymamakta ve yerine getirmemektedirler. Bu bağlamda Caferi
değildirler”(Age., s.263). Bu ifadeden de hareketle Aleviliğin Caferiliği,
“Alevilik Ali’yi sevmekse ben de Aleviyim” diyen R.T. Erdoğan’ın Aleviliği
kadardır. Gerçekten de soruna olgular temelinde yaklaştığımızda, İmam
Cafer’in katı şeriatçı bir molla kimliği açıklıkla görülür. Nitekim Onun,
“Namazı küçümseyenler (önemsemeyerek kılanlar, küçük iş sayanlar) bizim
şefaatimize ulaşamazlar” deyişine karşılık Aleviler, Yunus’un “Oruç namaz
gusül hac, hicaptır aşıklara” diyen bir inancın temsilcileridirler. Onun
şiddetle reddetmesine karşılık Alevilik inancı, ruh göçünü (tenasüh) temel
öğelerinden biri olarak kabullenir. Dahası İmam Cafer, mutasavvıfları,
“onlar bizim düşmanımızdır. Kim onlara eğilim duyarsa, o da onlardandır”
derken, torunu İmam Naki, mutasavvıfları “şeytanın halifeleri” sayar.
(Age., s.268). Aynı şekilde Alevilikte Kur’an’ın bozulduğu, “Ali ile Ehl-i
Beyt ile ilgili bölümlerin çıkarıldığına, halifelerin kendi çıkarlarına
uygun bölüm ve ifadeler eklediklerine” (Age., s.265) inanırlarken,
Caferilik, Kur’an’ın indiği gibi kaldığına, ekleme ve çıkarılma
yapılmadığına inanır ve bu bağlamda onu kendi temel kitabı sayar (Age.,
s.258).

Bu bilgiler ışığında da kabullenileceği gibi Anadolu Aleviliği, gerek
şeriat ve ibadet karşısındaki tutumu, gerek birazdan göstereceğim Ali’ye
yüklediği farklı misyon, gerekse “imam” değil “dede” geleneğince temsil
edilmesi ve tabii tıpkı Sünnilik gibi Zahiri ve Ortodoks olan Şiilikten
ayrımla Batıni niteliğiyle apayrı bir sentezdir. Dolayısıyla Onun bu
farklılıklarını net kılmayan her teolojik ve tarihsel yaklaşım, olguları
tahrif etmesi bir yana, Aleviliğin Şiiliğe doğru erozyonu işlevi
yüklenecektir. Kuşkusuz 12 İmam, bir kült olarak temel bir Alevi değeridir;
ancak yine bir kült olarak 12 İmam’ın Alevilik için anlamı semboliktir.
İşte bu nedenledir ki, 12 İmamın bu sembolik değeri ve Ali’nin manevi
önderliği sorununun ötesine geçip, kendini var eden tarih ve teoloji
konusunda doğru bir bilinç oluşturmayan her Alevi, kaçınılmaz bir şekilde
kendi inanç ve gerçek tarihine yabancılaşacaktır. Bu yabancılaşma içinde
ise, modern koşulların zorunlu kıldığı ileriye doğru değişmeyi değil,
geriye, tıpkı şeriatçılar gibi 14 yüzyıl öncesine doğru savrulacak ve
gericileşecektir.

Unutulmamalıdır ki 12 İmam kültünün Anadolu'ya yerleşmesi de yine Safevi
etkisi ve Balım Sultan dönemindedir. Nitekim Hacı Bektaş Türbesi kubbe
(sekiz dilimli) mimarisinde de yansıdığı gibi, Bektaşi dergahı 12 imamcı
görüşü Balım Sultan’a kadar keşfetmemişti. 12 imamcı görüşün Bektaşiliğe
yerleşmesi Bektaşi erkanına yeni bir biçim kazandıran ve bu özelliği
nedeniyle Bektaşilikte “Pir-i Sani” (ikinci pir) kabul edilen Balım Sultan
(Ö. 1516) döneminde olur. II. Beyazıt tarafından, Balkanlardaki Seyyid Ali
(Kızıl Deli) Sultan Postnişi iken, Anadolu Alevilerini Safevi etkisinden
kurtarmak üzere Hacı Bektaş Dergahı Postnişinliğine atanan Balım Sultan,
Anadolu Alevileri nezdinde egemen görüş haline gelmiş olan 12 İmam
anlayışını, Dergah’ın resmi görüşü haline getirir. “Balım Sultan 12 İmam
anlayışını yola kazandırır. 12 İmam törenleri, 12 çerağ, 12 post, ...
onunla tarikata girer... temel direği olur ... 12 İmam anlayışına paralel
olarak yaşam 12 rakamı üzerine sistemleştirilir... Bektaşi tacı 12
dilimlidir. Tekkelerin meydan yerleri, tekke üstündeki baca ve kubbeler hep
12 dilimli olur. (Baki Öz, Aleviliğin Tarihçesi, s.94) Özetle 12 İmam, Şii
etkiyle Safevilere, oradan Anadolu'ya akarken, henüz bu anlayışın dışında
durmaya devam eden Bektaşi Dergahı da, Osmanlının Anadolu'da yaşadığı
tehlikenin yansıması olarak 12 İmam’ı kabullenir. Takip eden süreçte Şah
İsmail Yavuz’a yenilecek ve Anadolu'daki etkisi siyaseten sona
erdirilecektir; ancak bu arada 12 İmam Aleviliğin tüm unsurları nezdinde
temel norm olacaktır.

Ancak yukarıda da işaret ettiğim gibi bu temel norm sembolik anlamda
biçimlenecek, Aleviler, gerek Bektaşi gerek Kızılbaş tüm unsurlarıyla 12
İmam’ın hayat ve inançlarını yinelemeyeceklerdir. Örneğin cami, başta Ali
olmak üzere 12 İmam’ların yaşamının her aşamasında sorgusuz ibadet mekanı
olmuşken, Aleviler, hiçbir dönemde cami ile ilişkilenmeyeceklerdir. Bugün
Hacı Bektaş Dergahındaki cami bile, Bektaşi kırımı sonrası 1826 tarihinin
ürünü olacaktır. Keza Alevilerin yaşam alanlarındaki camiler, önce
şeriatçılık ve modern dönemde de faşizmin zorla dayatmasının ürünü olarak
boy gösterecek, ama yine de ibadet mekanı olarak itibar görmeyecektir; ta
ki kimi Alevilerin kendi inançlarına yabancılaşması veya artık baskılardan
bitap düşüp boyun eğmesine kadar.

Bu durumda Aleviliği, sembolik düzlemde sahiplenilen 12 İmam’ın gerçek
kimliklerinden ve özellikle kutsadığı Ali’nin yaşamı ve sözlerinden
öğrenmeye kalkmak, aslında hiç öğrenememek, dahası Onu Şiiliğe doğru asimle
etmek anlamı taşıyacaktır. Dolayısıyla Aleviliğin ne olup olmadığı sorununu
aydınlatmak için doğru kaynaklara başvurmak temel bir önem taşır.
Aleviliğin, otantik Alevilerin yaşamından da doğrulanarak anlaşılması için
doğru kaynaklar, onun oluşumu ve evrimindeki gerçek önderlerinin yaşamları,
mücadeleleri, ve teolojik yapılarını tartışma götürmez bir açıklıkla ortaya
koyan deyişleridir. Bu anlamda Alevi inanç önderleri ozanların yaşam ve
deyişlerini incelediğimizde, Aleviliğin ne olup olmadığı yanı sıra, Onun
İslamiyet’le ilişkisi de çok daha net hale gelecektir. Esasen bu netliği,
devlet ve ortodoks din adamlarının müdahalesiyle bozulmamış her Alevinin
otantik yaşamında da rahatlıkla bulabilmekteyiz.

Özetle kaynak seçimindeki tercih bizi farklı farklı “Aleviliklere”
götürecektir. Doğru kaynak seçimi bizi Batıni Anadolu Aleviliğinin
gerçeğine taşırken, 12 İmam’ın hayat ve anlayışlarını kaynak alan diğeri
ise Zahiri Şii-Caferiliğe götürecektir. Bu ise birilerinin zannettiği veya
zannetmemizi istediğinin aksine, adına “Alevilik” de dense, Alevilikten
niteliksel bir kopuştur. Esasen Şii anlayışın hakim olduğu topraklarda
insanlar kendilerine “Alevi” de dememektedir; çünkü bu anlayışın hakim
olduğu yerde “Aleviliğin” manası, Ali’nin soyundan gelenler ile sınırlı
olup, bir inancın değil bir soyun adıdır.

Bölümü bitirirken özellikle belirtilmesi gereken öğe, Ali’nin ve 12 İmam’ın
Anadolu Aleviliğinin teorisyeni, inanç kurucusu olmadığı, dahası İslam içi
bir inanç veya sapma olarak oluşmadığıdır. Aksine O, İslamiyet'in yayılma
döneminde ezilenlerin, fethe uğrayan, inançları asimle edilenlerin
tepkileri ve kendilerini savunmaları temelinde, onların eski inançlarının
dönüşümü ve yeniden biçimlenmesi sürecinde oluştuğu gerçeğidir. Ağırlıkla
göçebe ilişkileri üzerinden biçimlendiğinden eşitlikçi, dayanışmacı ve
sözel bir kültür-inançtır. Ali, bu inanç içinde merkezi bir önem
kazanacaktır kuşkusuz; ancak bu önem, birazdan ayrıntılarıyla göreceğimiz
gibi, damat-kuzen Ali’nin düşünsel devamlılığı değil sembolik bir anlama
sahiptir. Dahası Ali’nin bu sembolik temelliği içinde Alevilik, yine
birazdan göreceğimiz gibi Ali’nin inanç dünyasının olmazsa olmazları olan
İslam'ın farzlarını tanımayan bir muhtevada biçimlenmiştir. Ali, bu
noktada, “şeriatın baskısından ve yükünden kurtuluşun” sembolüdür. Nitekim
“namaz kılmamız gerekmiyor, Ali bizim için kıldı, oruç tutmamız gerekmiyor,
Ali bizim için tuttu, dua etmemiz gerekmiyor, Ali bizim için etti” gibi
ifadeler Alevilikte yaygın kullanım bulur. Aleviler, “hayatı boyunca sofuca
yaşamış olan ‘Alinin şerefine’ kadeh tokuşturur ve esasen Onun sofuluğu da,
imam olma özelliği nedeniyle yaptığına” inanırlar. Dahası Şeyh Rasi’nin,
“Ali’nin Düşüncesi ve Sözü” adlı eserinde de belirttiği gibi, “Ali’nin
kendisinin uyguladığı sofu yaşamının taklit edilmesini yasakladığına”
(Anton J. Dıerl, Anadolu Aleviliği, s.90) inanır Aleviler. Bu bağlamda
Ali’yi sembolik anlamda kendine temel kavram yaparken onu yinelemekten uzak
duran Alevilik, bunların da ötesinde vahdet-i vucut ve hulul inancıyla
İslamiyet’ten apayrı bir teolojik anlayışın inancı olmuştur. Bu inançların
kaynağı ise İslamiyet değil, bizzat kendi geçmiş inançları, İslamiyet'le
toslaşmasında edindiği bilinçaltı ve maddi yaşam koşullarıdır.

01.06.2005

Not: [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] Alınmıştır.

Çay Salonu Sayfası

Amistofes Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 23.09.2008, 21:43   #22
Yazar
aliyolu
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 15.03.2006
Mesajlar: 660
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 54
İtibar Puanı: 140
aliyolu yakında sevilen bir üye olabiliraliyolu yakında sevilen bir üye olabilir

Ettiği Teşekkür: 156
343 Mesajına 580 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Alıntı:
Amistofes Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
Alevilik İle İslamiyet İlişkisi

Erdoğan AYDIN


Yani her ikisi de Ali’ci ve 12 İmamcı olmasına karşılık Şiilik
ile Alevilik, yapısal olarak birbirinden farklıdır. Nitekim Sünnileri din
dışı görmeyen Şiiler, Alevileri Müslüman görmeyip, inançsız (kafir) olarak
tanımlarlar (Anton J. Dıerl, Anadolu Aleviliği, s.34); aynı şekilde
Aleviler açısından da Humeyni ile herhangi bir Sünni şeriatçı arasında fark
yoktur.

Çay Salonu Sayfası

Sn Amistofes

Misyoner Erdogan Aydin'in iddialarini yayinlamadan önce,neler yazdigini okusaydiniz bari.

Siilerin Alevileri kafior görüp görmedigini zahmet edip siilere sorsaydi gercegi ögrenirdi.

Ama ne yapmis misyoner Erdogan Aydin?
Kendisi gibi bir misyonerin iddiasini "sii inanci" diye sunmus.

Anton J. Dierl "Siiler alevileri kafir görüyor" dedigi icin,Erdogan Aydin bu sözü dogru olarak kabul edip makalesine almis.

Böylesi yanli ve belli amaclara hizmet edebilmek icin yazilmis makalenin hic bir önemi yoktur.

___________________İMZA___________________
Hakliyi haksizi ayiramayanlarin yönetici oldugu ortam ne de kötü ortamdir.
aliyolu Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
aliyolu Kullanıcısına bu mesajı için 2 üye teşekkür etti:
Alt 24.09.2008, 03:36   #23
Yazar
DEVRI_ALEM_99
Tecrübeli Üye
 
DEVRI_ALEM_99 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 24.09.2008
Mesajlar: 74
Memleket: İZMİR
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 38
İtibar Puanı: 84
DEVRI_ALEM_99 yakında sevilen bir üye olabilir

Ettiği Teşekkür: 3
27 Mesajına 38 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Alıntı:
Amistofes Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
Sevgili canlar.
Konun basligi ile ilgili yanit verilirse, gayet net olarak derizki,!
Islam bir dindir,.....
Alevilik ise bir yoldur.
Tanimlamalarida cok farklifdir,
Zaten yetrerince sitede yazilar mevcuttur,
Alevilik! Alevilktir, Islam!! Islamdir gibi...
Saygilarim sevgilerimle Amitofes.
[SIZE="5"]mrb. can dost ve Amistofes.

Islam bir dindir,.....
Alevilik ise bir yoldur diye yamışsınız. peki aleviliğin yolu nereye dayanıyor. caba bilgi verirseniz sevinirim saygılar.
[/size]

DEVRI_ALEM_99 Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 24.09.2008, 23:20   #24
Yazar
huseyinbbb
Forumu İyi Bilen
 
huseyinbbb - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 23.05.2008
Bulunduğu yer: Ankara
Mesajlar: 361
Memleket: YOZGAT
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 45
İtibar Puanı: 382
huseyinbbb gercekten iyi birihuseyinbbb gercekten iyi birihuseyinbbb gercekten iyi birihuseyinbbb gercekten iyi biri

Ettiği Teşekkür: 122
131 Mesajına 265 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Alıntı:
Amistofes Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
Sevgili hüseyin bbb
Tesbitin yerindedir,
Alevilikte beloglu degil yol ogludur,
Talip yolu ögreticisidir, o yüzden yol cümleden uludur deriz. Yol askina, ask ile.
Saygilarim insan sevgilerimle Amistofes
teşekkür ederim saygılar.

___________________İMZA___________________
...Onların bugün büyük görünen güçleri ve imkanları bizlere vız gelir.Onlar bir avuç biz ise milyonlarız.Kaybedeceğimiz hiçbirşey yoktur ama kazanacağımız koca bir dünya vardır...
huseyinbbb Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 24.09.2008, 23:27   #25
Yazar
Amistofes
Forumla Bütünleşmiş
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 06.06.2008
Mesajlar: 2.456
Memleket: İSTANBUL
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 69
İtibar Puanı: 639
Amistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üye

Ettiği Teşekkür: 5.807
1.202 Mesajına 2.257 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Sevgili Ali Yolu.
gercekleri yazanlar misyoner ise, ayni misyonerlik suclamasi sizin zatialiniz icinde gecerlidir.
Insanlari suclamak ne garip degilmi?.
ki Erdogan Aydini yakinen tanirim.
Üzülerek bu atifi yazmak ta bile zorlandim .
Insan düsüncelerine sayginlik erdemliliktir.Var ise konu hakkinda bilginiz kendisine yazi ile bildirebilirsiniz.Ayni tarzda yazilarin anlamsizligi kendi yazilariniz icinde gecerlidir,unutmayiniz!
Islamin tüm verileri asikardir, yanli ve saptirmalar ile Sir denilen kavramlar ile örtüsemez.
Tarihi de carpitmaya kimseninde gücü yetmez sn Ali yolu

Saygilarim ve insan sevgilerimle.Amistofes.


Konu Amistofes tarafından (24.09.2008 Saat 23:37 ) değiştirilmiştir.
Amistofes Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 24.09.2008, 23:31   #26
Yazar
Amistofes
Forumla Bütünleşmiş
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 06.06.2008
Mesajlar: 2.456
Memleket: İSTANBUL
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 69
İtibar Puanı: 639
Amistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üye

Ettiği Teşekkür: 5.807
1.202 Mesajına 2.257 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Sevgili Devri Alem 99.
Alevilik/kizilbaslik yok erkani Talip yolu , insanin varolusununa denktir,
Kadin Ana Kültüne kadar gidilir,Yol sürekliligi bizde esas anadir,dogum hak kapisidir,
Saygilarimla insan sevgilerimle.Amistofes.

Amistofes Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Amistofes Kullanıcısına bu mesajı için 1 üye teşekkür etti:
Alt 26.09.2008, 18:56   #27
Yazar
Yıldıray
^^GÜÇLÜ ATAK^^
 
Yıldıray - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 12.06.2008
Bulunduğu yer: Kırıkkale
Yaş: 35
Mesajlar: 90
Memleket: ÇORUM
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 41
İtibar Puanı: 213
Yıldıray hakkında olumlu dusunceler mevcutYıldıray hakkında olumlu dusunceler mevcutYıldıray hakkında olumlu dusunceler mevcut

Ettiği Teşekkür: 64
41 Mesajına 76 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Alevilik neden İslam dışı sorusunun yanıtı çok basit.Aleviliğin hiçbir öğretisi,düşünce yapısı,hayat görüşü İslamla bağdaşmaz.En basitinden eğer Alevilik İslamın içinde olsaydı aralarında bu kadar farklılık olmazdı.Bunun daha ötesi yoktur.

___________________İMZA___________________
[SIGPIC][/SIGPIC]

Şu milletin hak sancağını
Çekelim bakalım nice olursa olsun
Teber çekip zalımların kanını
Dökelim bakalım nice olursa olsun

Şu milleti güruh güruh gezelim
Mazlumları bir katara dizelim
Zalımların sarayını bozalım
Yıkalım bakalım nice olursa olsun

Pir Sultan'ım dostlar yardım etmez mi
Mazlumlar bağında bülbül ötmez mi
Gayri çektiğimiz yetmez mi
Kalkalım bakalım nice olursa olsun
Yıldıray Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Yıldıray Kullanıcısına bu mesajı için 1 üye teşekkür etti:
Alt 26.09.2008, 22:20   #28
Yazar
Amistofes
Forumla Bütünleşmiş
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 06.06.2008
Mesajlar: 2.456
Memleket: İSTANBUL
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 69
İtibar Puanı: 639
Amistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üye

Ettiği Teşekkür: 5.807
1.202 Mesajına 2.257 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

--------------------------------------------------------------------------------

Nejat Birdoğan Söyleşi

Ayhan Aydın

Sayın Birdoğan, çok genel olarak halk kültürü, felsefesi, edebiyatı, folkloruyla ilgilendiğinizi biliyoruz. Sizi bu alanlarda çalışmaya çeken nedenler nelerdi?

― Benim büyüdüğüm dönemlerde medya dediğimiz yazılı sesli, görüntülü yayın organları bugünkü gibi değildi. Ben Kars'ta doğdum, büyüdüm. Şimdiki radyoyu liseyi bitirdiğim zamanlar gördüm. Daha önce radyonun varlığını biliyordum ama evimizde radyo yoktu. Bu durumda bir müzik dalıyla, bir şiir dalıyla ya da halk dansının yerine koyabileceğimiz bale sanat dalıyla yüksek öğrenime gidinceye kadar karşılaşmamıştım. Ya ne görmüştüm? Bir kere yerli halk kültür ürünlerinin tümünü görmüştüm. Halk ozanlarıyla içiçe yaşıyorduk. Babam orta derece şiirler yazan, fakat çok engin belleği olan birisiydi. Evimize halk ozanları gelirdi. Daha sonra taşındığımız Iğdır'daki evimizin iki odası "dokunulmaz odalar" olarak halk ozanlarına ayrılmıştı. Halk ozanları gelip bizde kalırlardı. Bu ozanlar kendi kültürel zenginliklerini de beraberlerinde getirirlerdi. Gelen halk ozanları içinde Alevi olanlar kadar Sünni olan halk ozanları da vardı. Onların dışında "usta malı" yani başkalarının ürünlerini söyleyip çalanlar da vardı. Bunlara da yerel sanatçılar dersek daha uygun düşmektedir. Uzun ramazan akşamları kış günlerini Iğdır'da, Kars'ta; Kerem ile Aslı, Köroğlu Öykülerini, Seyfüzül Yezen gibi İslam kökenli olayları Anadolu halk diliyle anlatmayı yeğleyen halk ozanları uzun süre bizlerde kalırlardı. Emrah'ı bunun gibi birçok ozanın yaşamını anlatırlardı, bu ozanlar.

Kimlerdi bu ozanlar? İçlerinde ünlü halk ozanları da var mıydı?

― Medrese kültürü almış, hikayeleri çok iyi bilen rahmetli Posoflu Müdami, Sosgirtli Âşık Hünkar Hicrani (diğer adıyla Sosgirtli Memet) Yine bir Alevi halk ozanı Dursun Cevlani gelirdi. Bunlardan daha genç ozanlar, arkadaşlarım olanlar vardı. Âşık Deryani, Murat Çobanoğlu, Şeref Taşlıovalar geliyordu. Ben de Alevi halk ozanları içinde büyüyordum.

Çamşıhlı Köyü'nde Cemal Hoca (İsmail Cemal) vardı ki çok iyi din kültürü almıştı. Nakşibendiliğe girmişti. Bunların tümünü gördüm. Adı sanı belki şu anda aklıma gelmeyen birçok ozanın içinde büyüdüm. O yörenin türkülerini dinleyerek büyüdük.

Kars'ın içinde yerli Karslılar vardı. Tipik Erzurum kültürünü yaşatanlar vardı. Bunlar yerli Kars'ın yanı sıra Koskof göçmenlerinden Sünni kökenli Terekemeler, Kara Papaklılardı. Sonra Kafkas kökenlilerden Şii kökenli Azeriler vardı. Kars'ta Türkmen adıyla anılan, benim de içinde bulunduğum Alevi kültürü vardı. Bunlar hep halk güzel sanatı dediğimiz kültürlerin kapsamı içine giriyor. Sonra Kars'ta inkar edilmez ölçüde Kürt kültürü vardı. Artı Kars'ta gelip yerleşmiş Karagalızlılar vardı, Posof Aycara kültürü vardı. Bunlar Kars'ın, belki de Türkiye'nin en büyük kültür mozaiğini oluşturan Kars'ın çiçekleriydi. Bu kültür içinde büyüdüm. Babam da sürekli eski kültürlerden, ozanlardan bahsederdi. Bir de Kars'ta ilginç bir gelenekten bahsetmek gerekiyor. Büyük oğullar okula gider, en küçük oğul evde kalırdı. Ben de küçük oğul olduğum için bu serüveni yaşadım. Babamın hiç yanından ayrılmadım. Ona bir parça sevdalıydım. O da beni çok severdi. İkimiz de şiir yazmaya yelteniyorduk. İkimiz de saz çalıyorduk. İşte ben bu kültür ile büyüdüm.

Ankara'da okurken hocam rahmetli Mustafa Nihat Öz bana halk kültüründe ilerlememi öğütledi. Daha sonra ise Van Lisesi'ne atandığımda orada, sevgili dost bir ağabeyle karşılaştım. Ali Saraçoğlu. Benim yüksek öğrenimimin üzerine bir yüksek öğrenim daha ekledi. Ve ben belki halk kültürünü Ali Saraçoğlu'nun Karakoyunlu kültürü içerisindeki varlığıyla öğrendim

Ali Saraçoğlu'nun sizin üzerinizdeki düşünsel etkileri neler oldu?

― Ali Saraçoğlu, bana Anadolu Aleviliğinin apayrı birşey olmadığını aslında eski Mani inancından gelen Budizmin Zerdüştlüğün, Gök Tanrı Şaman kültürünün, Ön Asya geleneklerinin bir karması olduğunu, bu bakımdan Karakoyunlu kültürünün belki Alevilikteki bir Oniki İmamlar kültünü içermese de tipik bir Anadolu Kızılbaş kültürü olduğunu öğretti. Ben de bunu sürekli geliştirdim. Bu arada ben divan edebiyatına da yönelmiştim. Aruzla şiirler yazıyordum. Saraçoğlu'yla tanıştıktan sonra Erçişli Emrah üzerinde yoğunlaştım. Erzincanlı Kurbani üzerine yöneldim. Dede Kasım üzerine yöneldim. Safevi Kültürü'ne yönelerek bu kültürü de iyice öğrendim. Daha sonra ise mesleki yaşamım için Anadolu'da sayısız yöreyi gezdim. Mesleğimin ilk yıllarında elektirik yoktu. Öğretmen olarak elimde kalem defter köy köy gittiğim şehirleri dolaşıp insanlarla içli dışlı oldum. Yazılar kaleme aldım, şiirler yazdım, köylülerle söyleşiler yaptım. İlk yazım ise 1958 yılında Türk Dili Dergisi'nde yayınlandı. Yazım Erçişli Emrah üzerineydi. Bu yazıyı yayınlamama vesile olan rahmetli folklorcu, Türk Folklor Araştırmaları Dergisi'nin kurucusu, çok değerli halkbilim uzmanı Dizdaroğlu İsmet Bey'le karşılaştım. Haşim Nezihi Okay'la karşılaştım. Bilindiği gibi Orhan Şaik Gökyay halk tarzını çok iyi bilen birisiydi. Onunla da karşılaştım, herbirinden çok şeyler öğrendim.

Zaten sayısız halk ozanıyla iç içe büyümüştünüz?

― Evet halk ozanları da benim hocalarım sayılırlar. Günlerce Müdami'ye hizmet ettim. Sosgirtli Memet'e, Cemal Hoca'ya hizmet ettim. Kız alıp-vermeden dolayı akraba olduğumuz, babamın dahi yüzünü görmediği Kağızmanlı Hıfzı ailesine hizmet ettim. Onun şiirlerini ezberledim.

Böylece Türk halk edebiyatına da girmiş oldunuz?

― Evet. Daha sonra ise çeşitli tarzlardaki halk müziklerini, Azerbaycan müziğindeki halk hikayeleri varyantlarını, Yerli Kars'ta, Azeri Kars'ta, Terekeme Kars'taki halk müzik varyantlarının değişik olduğunu gördüm. Kars'ta Ermeniler vardı. Balakanlar dediğimiz Beyaz Ruslar vardı. Onların birtakım müziklerini gördüm. Özellikle Ermeni müziğiyle, Türk halk müziği, Doğu Anadolu bölümünde sayısız benzerlikler saptadım. Halk danslarının içerisine kendimde bir halk dansçısı olarak katıldım. İstanbul Alibeyköy Lisesi Müdürlüğü'ne geldikten sonra da, 1968'de Milliyet Halk Dansları yarışmasında tanıştığım hocaların da yardımıyla her bir dans ekibinin oyunlarını ayrı ayrı inceledim. Sayısız çalışmalardan sonra ise artık yaşlanarak emekli oldum.

Kültür Bakanlığı'ndaki Halk Bilgisi Genel Müdürlüğü görevini yürüttüm. Ben oradan emekliyim. Orada da sayısız şeyler öğrendim. Anadolu Alevilerinin tipik dedeleriyle zakirleriyle, ehl-i dilleriyle karşılaştım. Her birinin dizinin dibinde kaldım. Kültür aldım onlardan. Çok şey öğrendim. Bunları yazıya dökme gereğini duydum. Bugüne kadar 300'den fazla makalem yayınlandı. 3 tane kitabım çıktı. Kitaplarımdan ilki rahmetli Âşık Beyhani üzerine bir monografidir. Daha sonda bir yayınevi benden Türk halk müziği ile ilgili bir kitap istedi, geniş oylumlu bir kitap hazırlayıp verdim. O da yayınlandı. Ondan sonra Farsça bildiğim için, Farsça'dan Gülzar-ı Hasaneyn diye bir kitap çevirdim o da yayınlandı. Daha sonra ise Anadolu Aleviliği ile ilgili kitaplarım yayınlandı.

Halen, halkbiliminden sonsuz zevk alıyorum. halkbilimini dörtbaşı mamur ortaya çıkarırsak, çok soğuk kanlı olarak, kökenine bakarsak, içeriğine bakarsak karşılaştırmalı yöntem dediğimiz, en şaşmaz yöntemle bunu ele alırsak, incelersek Anadolu'da karışık gördüğümüz çok şey aydınlanacaktır. İnanç halk kültürüyle ekonomik kültür elele verdiğinde Anadolu'daki bütün karşılıklı düşmanlıklar ortadan kalkacaktır. Buna inanıyorum ve bunun içinde çalışıyorum, halkbiliminden müthiş zevk alıyorum.

Anadolu uygarlığının, kültürünün zenginliğini görerek halkbilime yöneldiğinizi söylediniz. Peki sizce Anadolu halk kültürünün bu kadar zengin olmasının, bu denli renkli olmasının nedenleri nelerdir?

― Sevgili Ayhan, kültürü insan yaratır. Tek başına bir insanı bir dağın başına koyduğunuzda ya da bir küme insanı bir dağın başına koyduğunuzda, yalnız gıdasını sağlayın yatsınlar, kalksınlar tüm gereksinmelerini sağlayın bunların kültürü yalın kalacaktır. Bir süre sonra bunların içine farklı iklimlerden gelen insanlar karıştığında kültür zenginleşmesi de başlayacaktır. Anadolu bu. Bizim kökenimiz, ceddimiz Anadolu'ya gelmek üzere yola çıktıkları dönem, sanıldığı gibi 11. yüzyıl değil. Bugün Türkmen Tahtacılarının önemli bir bölümünün Anadolu'ya gelişlerinin 5.-6. yüzyıllarda olduğu tespit edilmiştir. Bunların o zaman ki isimleri Oğuzlar değil de Saka Türkleriydi. Aynı zamanda bunlara "Ağaç-Eri" de denilmekteydi. 11. yüzyılda Anadolu'ya gelen Oğuzlar burada birtakım Türkler görmüşlerdi. Hacı Bektaş Velayetnamesi'nde dahi Sulucakarahöyük'te önceden gelmiş Çepniler'den söz edilmektedir ki Çepnilerin Anadolu'ya gelişleri 9. yüzyıldır. Yani söylendiği gibi sadece Malazgirt Savaşı'ndan sonra Türklerin Anadolu'ya gelmeleri değil daha önceden bir geliş de var. Hatta bunu Ermeni, İran tarihlerini inceleyenler de somut olarak görebilmektedirler. Böylece Anadolu'da büyük Türk göçlerinden önce de bir Türk kültürünün varlığı belirgindir. Akın halinde Türkler Anadolu'ya geldiklerinde ise, Anadolu'nun yarıdan çoğu Rum. Diğer yarısı ise Kürtler, Zazalar, Ermeniler. Şimdi bunların hem dinsel kültürleri, hem yaşamsal-geleneksel kültürleri ayrı. 10. yüzyıldan sonra ise akınlar halinde Oğuzların gelişleri var, Anadolu'ya. Bu göçler 400 yıl sürmüştür. Peki nasıl oluyor, bir göç 400 yıl sürer mi? Sürer. Bir yere geliyorlar sözgelişi Hazar Denizi'nin güneyine, orda bir müddet kaldıktan sonra da farklı yere. Mesela Harzemşahlar gibi. Bir ara bu Harzemler, Tevrat dinine yani Museviliğe giriyorlar. Yahudi inancına giriyorlar. Bir dine girdiğinizde o dinin kültürünü de siz mecburen alacaksınız. Ona da uymak zorunda kalacaksınız. Şimdi başladımı bir kez Eski Oğuz kültürüyle bu kez Musevi kültürü elele vermeye. Siz bunu Hazar'ın hemen güneyinde yapmışsınız. Buralar eski Zerdüşt Mazda kültürlerini almış, Mitra kültürünü almış yani Güneş kültünü almış. Yetmemiş bu Güneş kültünü reddeden bir Sasani kültürüyle, diniyle karşılamış. Sasaniler çıkınca Mazdaları kovalamışlar, Zerdüştleri kovalamışlar. Onların bir kısmı Doğu'ya yönelmiş, bir kısmı Batı'ya kaçmış, Küçük Asya'ya gelmiş. Bütün bunlardan bizim göçebe Oğuzlar 400 yıl boyunca etkilenmişler. Sonra da Anadolu'ya gelmişler.

Anadolu'ya gelince de farklı kültür ve inançlarla karşılaşma yaşanıyor?

― Evet. Anadolu'nun doğu kısmı, Van Gölü Bölgesi olduğu gibi Kürt kültürleriyle mesken. Ermeni kültürüyle mesken, yani dolu. MÖ 2. yüzyılda, Aydın-Manisa yöresinden kalkan bir Yunanlı komutan Eski İran'a yardıma gidiyor. Orada bu komutan ölünce bu kez giden Yunanlı askerler, başıboş bir şekilde geri dönüyorlar. O sıra bir araştırmacı-yazman-katip, bu askerleri derleyip toplayarak Anadolu'dan Trabzon civarına geliyor. Oradan deniz yoluyla tekrar kendi memleketine gidiyor. Bu adamın adı Kisanafon. Bir kitap yazıyor bu seyahatları esnasında, Kitabın Yunanca adı "Anabasis" Türkçe'ye "Yüksek Yerlerde Seyahat" başka bir isimle de "Doğum Günleri Dönüşü" diye çevrilebilir. Burada işte Boftan Suyu, Van Gölü civarında Karduklardan ve burada Armenya ülkesinden söz edilmektedir. Demek ki MÖ 2. yüzyılda burada Kürtler var. Buranın adı da Armenya. Bu isimle Ermeniler arasında da bir bağlantı olduğu söylenmektedir.

Türklerin Anadolu'ya gelmelerinden önce karşılaştıkları başlıca dinler ve kültürler hangileriydi acaba, sayın Birdoğan?

― Horasan'da kardeş kavgasından, kuraklıktan, Moğol korkusundan kalkan göçebe Oğuzlar, yürüye yürüye gelirken kendi Gök Tanrı kültlerini getiriyorlar. Şaman inançlarını, kültlerini getirirken, Zerdüşt diniyle, Mazda diniyle karşılaşıyorlar. Horasan'da zaten 50 yıl kadar kalıyorlar. Aslında bizim yerimiz o ünlü ormanlar, Altay Bölgesi'dir. Orada iken güneydeki Hindistan Budist dinleriyle, daha çok Brahmanizm diniyle ilişki kurmuşlardır. Bir ara 9. yüzyıl Türk dünyasının bir kolu olan Uygurlar, resmen Budist dinine girmişler. Size ilginç bir şey de söyleyeyim 14. yüzyıl Kayseri civarında kurulan Ertane Beyliği'nin Beyi Budisttir. Budizmin büyük etkisinde kalmışız. Sonra Zerdüştliğin, Mazda kültürünün etkisinden kalmışız. İran'a gelirken bu sefer Hıristiyan misyonerleriyle karşılaşmışız. Nasturi Hıristiyanlarının etkisinde kalmışız. Derken güneyde türeyen yeni bir din, Müslümanlığın kimi misyonerleriyle alış-veriş etmişiz. İşte tüm bu karşılaşmalar bir mozaiktir. Bu mozaiğin içinde yitip gitmemek için çeşitli çareler aramışız.

MS 3. yüzyılda bir söylentiye göre Mardinli bir söylentiye göre Bağdat'ın hemen kuzeyinde prens hanedanından gelen Manes ya da Mani adında birisi de çok farklı inanç ve kültürlerin karmaşası karşısında birleştirici misyonuyla birçok inanç ve kültürün özümsenmesinden doğan yeni bir yapılanmaya gitmiş. Bütün dinlerin nüvesi olan Asya dinlerini ele almış, Asya dinleri ki bir adı da Arî dinlerdir, bunun içinde İran'da olan dinlerin tarihi sıraya göre Mitra dini, Zerdüşt dini, onların da üçüncü perdesi olan Mazdek dini (Kamucu din). Sonra bizim Türkmen Oğuzların Gök Tanrı Şaman dini sonra Hindistan dinleri. Bunlar da tarihsel sıraya göre Veda dini, bunun ikinci evrimi olan Brahman, onun da üçüncü evrimi olan ünlü Budist dini. (Özellikle Budist dini bugün dahi Dünya'nın en saygın dinidir. Dünya'da her 5 kişiden ikisi Budist dinindendir.) Mani dediğimiz kişi bu dinleri almış, sonra buna Suriye Bölgesi'ndeki biraz reddiyeci, Nasturi Hıritiyanlığını eklemiş ve bu dört dini bir potada eritmiş, kendini de peygamber ilan ederek buna Mani dini adını vermiştir. Mani dini en fazla Farslar ve o yörede en fazla kalmış olan bizim cedlerinizi etkilemiştir. Mani dini İslam çevresine girdiğinde müthiş koğuşturmalara, izlemelere uğruyor. Mani dininde olanlar bir ara kendilerini kurtarmak için bir süre İslam giysisi giyiyorlar. Ama gönüllerindeki ve beyinlerindeki Mani dinini her zaman yaşatıyorlar. "Asıl Müslüman biziz", "asıl Kur'an bizimdir" gibi bir sürü sözle kendilerini koruyorlar ama, Mani dini ileri gelen yazarları çizerleri tümüyle, zindanlarda sürünüyorlar ya da işkenceye tabi tutuluyorlar. Sonra kendilerini kurtarmak isteyen Maniler, "Kur'an-a bağlıyız ama, Kur'an-ın anlamı ile sizin bildiğiniz anlam değildir, bir de iç anlamı vardır" diye kendilerine bir savunma zırhı ve kalkanı seçmişlerdir. "Bir de iç anlamı gizli anlamı vardır. "Batini anlam deniliyor" demişlerdir. İşte, Anadolu Alevilerinin kökleri de bu Batinilerdir. Sonra da Batinilerin bazı misyonerleri yani din yayıcıları gittikleri her yerde kendi adamları olsun, kendilerine adam kazanmak için kendilerinden olmayanlar olsun, bazı şeyleri aşılama yoluna gidiyorlar.

Mani dininin en temel özellikleri nelerdir?

― Mani din adamlara, bir lokma, bir hırka, ellerinde bir asa, bastonla yürüye yürüye, dört iklim dolaşıyorlar. Bunlara gezgin anlamında "derviş" deniliyor. Bu dervişler daha sonra kendi büyüklerinin adıyla üç bölüme ayrılacaklardır. Bir kısmına Kalenderi, bir kısmına Hayderi bir kısmına da Abdallar denilecektir. Bunlar din adamlarıdır. Mani dinine göre din adamları et yemezler, evlenemezler, din adamlarının ağızlarından kötü söz çıkmaz. Din adamları şehvet duygusuna kapılamazlar. Bunlar karşı cinsten birisine kötü düşünceyle bakmazlar. Elleriyle de haram bir şeyi alamazlar. Bunu bugün Anadolu Aleviliğinde "eline-beline-diline hakim olma" olarak aynen görmekteyiz. Mani din adamları sakallarını kesip bıyıklarını uzatacaklardır. Mani dininde din adamlığı babadan oğula geçer. Baba ölünce onun yerine büyük oğlu ya da en yetenekli oğlu onun yerine geçer. Bugün Anadolu Aleviliğindeki dedeliğin babadan oğla geçmesi sanıldığı ve söylendiği gibi Peygamber soyundan geleneğinden değil de, Mani'den gelmedir. Çünkü İslam dininde babadan oğla geçen din adamlığı yoktur. Halifelik olgusu da yalnız Kureyş Hanedanı'na verilmiştir. Ama babadan oğula geçme diye bir dinsel motif yoktur, İslamiyette.

Peki Mani dinindeki babadan oğula geçme olayı nereden gelmiş olabilir?

― Eski Şamanlıkta da böyle bir sistemi görmekteyiz. Şamanlarda bu şekilde ayrı bir sınıf olan Şaman din Adamlarına "Moğanlar" deniyor. Ondan sonra da bu "Mo" Adamlığı, Mo Din Adamlığı sözcük olarak Zerdüştlere geçiyor. Anadolu'da hatta bizim divan edebiyatımızda bile 18. yüyılda bile bu Mugan sözcüğü geçmektedir. İçki içip, meyhane çalıştıran kişilere ve müzik okuyan kişilere "Pir Mugan" denmektedir. Buradaki Mugan'ın bir anlamı din adamıysa bir anlamı da ateşin etrafında dönen pervane dediğimiz küçük kelebeklerdir ki, bu da Zerdüşt inancından gelmektedir. Fakat son incelemeler de bu "Mu" sözcüğünün Zerdüştlere de Şamanlardan geçtiğini göstermektedir. Bugün Anadolu'da "Muanlık, Muganlık" sözcük olarak kalmadı, ama gelenek olduğu gibi yaşamaktadır. İşte dervişlerin dönüp durması, Cumhuriyet'ten öncesine kadar ocakla dedelerin yanlarına Kamberler alarak, dönmeleri buraya dayanır. Bizler dedelerin kamberi olarak Hz. Ali'nin kölesinin adı rastlantı olarak Kamber diyoruz ama, bunlar eski Şaman Kültürü'ndeki "Kambaar" olarak geçen deyimin ta kendisidir. Yani Şamanlıkla bunun arasında büyük benzerlikler vardır. İşte, bütün bu kültürler ve inançlar toplana toplana Anadolu Aleviliğinin özünü oluşturmuşlardır. Fakat günümüzde Anadolu Alevilerini Kur'an'ın esas sahipleri, İslamın esas sahipleri olarak göstermek istiyorlar, ama böyle birşey yok ortada. Alevilik, İslama kadar olan eski Türk, Kürt, Zaza hatta Hatay yöresindeki Arapların eski dinlerinin bir karmasıdır.

Anadolu Aleviliğinin Şamanizm, eski Türk inançları, Gök Tanrı inancı, Zerdüştlik, Budizm, Maniheizm, İslamlık gibi sayısız din inanç ve kültür ve uygarlıklarının derin etkisiyle gelişip ortaya çıktığını görüyoruz. Peki bize tüm bunların Aleviliği etkileme boyutundan bahseder misiniz? Yani hangi inanç ve kültürlerin hangi motifleri, bölümleri Aleviliğin hangi inanç ve kültür uygulamalarını ne kadar etkilemiştir? Somut örnekler verebilir misiniz?

― Aleviliği etkileyen inançları sayarken, İslamdan bahsettiniz. Ben buna karşıyım. Buna katılmıyorum. Öbürlerinin rolü vardır, fakat İslamın rolü yoktur. İslamın Alevileri kırımı ve Alevilerin de İslama bir tepkileri vardır. Bir Şiilik olayı. Bir Ali kültü olayı. Bir Oniki İmam Olayı, belki bizi böyle bir düşünceye doğru götürür ama, işin özüne baktığımızda olayın hiçte böyle olmadığını anlarız. Peygamber'in amcası oğlu olan ve 661'de öldürülen Hz. Ali ile Anadolu Alevilerinin Ali'sinin düşünce olarak da biçim olarak da davranış olarak da pek ilgileri yoktur. Ancak biraz önce söylediğim gibi ölümden kurtulmak için, baskıdan, işkenceden kurtulmak için "asıl Müslüman biziz" diyerek yasak savma olayında ister istemez İslamın tutucu bağnaz kişilerinden ise Ali gibi ilk anında yoksuldan yana olan birisine bağlanmak bizim işimize gelmiş doğrusu.

Oniki İmam kültünü ise çok çok sonra 15. yüzyıldan sonra 17. yüzyıllarda Şah İsmail'le biten ve onun torunları olan Şah Abbaslar'ın sonuncusuna kadar yürüyen İran coğrafyasında kurulan Türk ve Fars karmasından oluşan devletin bizlere aramağanıdır. Bütün olarak bakıldığında Hz. Ali'den başlayıp Mehdi'de biten bu oniki kişinin, imamın olayında sözünü ettiğimiz imamların tümü de şekilleri İslama olduğu gibi bağlı, bir başka tanımla 5 vakit namazlarını kılan, üç ay oruçlarını tutan, fitresini, zekatını veren orucuna bağlı, Kâbe'ye bağlı, meleklere bağlı, kişilerdir. Bunların bir kısmı Kâbe'de doğmuştur ve orda yatmaktadırlar. Bunların inançsal telakkilerinde ayrılmayacak derecede Kur'an'a bağlılıkları var. Anadolu Alevilerinin Kur'an'*la bir ilgileri yoktur. Anadolu Alevilerinde kendini "Hakk" Allah sayan bir zihniyetin Peygamber'e bağlılığı, meleğe bağlılığını düşünemezsiniz. Çünkü kendini Allah yerine koymuştur. Bir başka tanımla yine Anadolu Alevileri de var olan Hz. Ali'yi Peygamber'den birkaç yerde üstün bulmak olayı da İslama karşı tepkilerdir. Ben o yüzden Aleviliğin İslamla bir ilgisi olduğu kanısında değilim.

Efendim, şimdi bunu biraz daha açmanızı isteyeceğiz. Aleviliğin İslam dışılılığı konusundaki fikrinize etken olan etmenler nelerdir? Şimdiye kadar hemen herkesin savunduğu bir fikrin karşısında bir düşünce ileri sürüyorsunuz. Bunun somut verilerini bize anlatabilir misiniz?

― Bunun için Anadolu Aleviliğinde var olan bir takım biçimlere bakmak lazım. Cem olgusu İslamda yok. Dinsel ve kültürel olguları bize aktarıp gelen iki kol vardır, genelde. Birisi inanma koludur, diğeri ise bilim koludur. İnanma da kayıtsız şartsız itirazsız bir kabullenme vardır. Ama bilimde kuşkuya kapılıp araştıracağız. Ne, niçin, nasıl bir birtakım sorular soracaksınız. Hangi koşullar altında soruları soracağınız da önemli. Bu soruları sorduğumuzda Anadolu Aleviliğinin inançsal, bir başka tanımla imansal boyutu kalkıyor ortadan.

Cem olayı Anadolu'nun hemen her yöresinde, Bulgaristan'da, Urmiye Kıyısı'ndaki İran'da, birçok yörede cem törenleri var. Ama İslamiyette cem yoktur. Cami içindeki koşullarla cem içindeki koşullar kesinlikle birbirine benzememektedir. Camiden çıkanlar kimi insanları yakmaktadırlar ama cemden çıkan insanların yüzyıllarca incelenirse kimseyi yakmadıkları görülecektir.

Bu cem ayinlerinin kökenleri nereye dayanıyor öyleyse?

― Cem törenlerinin dışında bir de cem adında eski İran Zerdüşt dininde bir isim var. Sonra Sanilere de geçmiştir bu olgu. Çemşid adıyla kullanılıyor. Hatta Şehnâme'de de vardır. Bu Cemşid, İran'ın şarap ilahıdır. Acaba bunun adı burada kullanılmış olamaz mı diye sorarsanız, benim de aklımdan geçen bu. Yani toplama anlamındaki cemden çok İran hükümdarı olan, efsanevi destansı hükümdarlardan olan "Cem" burada çıkmaktadır. Şimdi bu cemlerde Osmanlı İmp. koğuşturmalarından anladığımız kadarıyla, belgelerde yazılı olarak geçtiği gibi, Tokat'ta ve Sivas'ta içki içiliyormuş. Bizde dedelere verilen soyağaçları 1232'den sonra başladığına göre, 1232'den bu yana ocaklarımıza Anadolu Alevilerini, Kızılbaş Alevileri yöneten dedelerin, "Biz İslamsak içkiyi yasaklayın" diyen bir anlayışı da vardır, Anadolu Aleviliğinde. Yalnız köy Alevileri değil, köy Bektaşileri de vardır. Köy Bektaşilerinin tümünde içki içilmektedir. Alevilerin bir kısmında cemlerde hâlâ içki içilmektedir. İçki içilmeyen cemlerde ise "Dem Geldi Semahı" vardır. "Güzel şahtan bize bir dolu geldi / Bir sen iç sevdiğim bir de Cem'e ver / Hünkâr Hacı Bektaş Veli'den geldi / Bir sen iç sevdiğim bir de Cem'e ver" deniyor. Birçok örnek var yine "Dem Ali, Dem dem, dem..." gibi. Eee bu dem, şarap demektir.

Araştırıyoruz, bakıyoruz. Bu 22 milyonluk topluluğa bu dem nereden geldi. Kökeni oluşturan Şaman, kökeni oluşturan Zerdüşt, kökeni oluşturan Brahman yahut Budist dinlerinin tümünün dinsel törenlerinde içki var. Şaman kültüründe bu içkinin adı "araki", ya da kımız. Zerdüşt kültüründe Elburz Dağları'nda bittiği var sayılan, "Haomaş" ya da "Ha oma" şarabı var. Şarap içki demek. Çok ilginçtir, Haomadaki h'yi kaldırırsanız, "saoma" denilen ağaçtan yapılan içki de Hindistan'da Budist ibadetlerinde içiliyor. Budistler'eki kavramlarla, Zerdüştlerdeki birçok kavram birbirine son derece benzemektedir. Şimdi baktığımızda birbirine benzer özellikleri hemen görebiliyoruz. Zerdüştlerde yakılan kocaman bir ateşin etrafında; Gök Türklerde, yani Oğuzlarda Şamanlarda yine kutsal bir suyun başında; ya da kutsal bir ağacın altında; Budistlerde yine ormanlarda "Sagi" denen ağacın altında veya suyun kenarında kadınlı-erkekli mutlaka daire ile çevrili bir alanda, bir arada kutsal ilahiler okuyarak bu içki içilmektedir.

Bugün Anadolu Alevilerinde kadın-erkek eşitliği başta cemlerde her yerde vardır. Hem köy Bektaşilerinin cemlerinde kadınlar da içki içerler. Ve de bu içki, İslam kisvesi giyildiğinde, Cennet'teki kutsal içkidir. Bu içki Güzel Şah'tan yani, Hz. Ali'den gelmiştir. İşte yine burada da bir İslam kisve var. Bu da Hz. Ali oluyor.

İslamdaki Ali'yle Anadolu Alevilerinin Ali'sinin farklı olduğunu söylemiştiniz. Anadolu Alevilerinde Ali kimdir öyleyse?

― Bu soruya daha ilerde de yanıt vereceğim. Prof. Cahit Tanyol hocamız Hz. Ali'yi Eski Oğuzlardaki, Şamanlardaki Gök Tanrı'ya benzetiyor. Fakat bu benzeyiş yadsınamayacak kadar olsa da Tanrı'nın insanda tecelli etmesi olgusu geçmiş bize, Budizmden. Yani Budist tanrısı İslam ya da Hıristiyan tanrısı değildir. Dünya'yı yaratan birisi değil. Budist tanrısı dünya yaratıldıktan sonra gelip insanların içine girerek. (Ama kimin içine girdiği belli değil) ona yön vererek, dünyayı güzeleştiren Tanrı'dır. Erdem Tanrı'sıdır. Budist tanrısının bir kişinin içine girip de insanların içinde olması Anadolu Aleviliğine Hûlûl ya da "Sudür" Kuramı olarak geçmiştir. Sudür, Anadolu Aleviliği'nde, Tanrı'nın insan içine girip yerleşmesidir. Tarihsel süreç içerisinde Anadolu Alevileri bir kişiyi, "evet tanrısallık bu adamdadır" diye bulmuşlardır kime indiği belli olmayan bir tanrısallıktır bu. Bu bakımdan o dönemin inancına göre toplumda olan herkes etrafındakine Tanrı'dır diye bakmak zorundadır. Biz buna "beden birliği" diyoruz. "Vahdet-i Vücut". Yani Tanrı, kendi güzelliğini görmek ister, ve bunun için de yaratır. Anadolu Aleviliğinde bu iş "Küntü Kenzen Mahfiyya" diye geçer. Yani "Ben gizli bir hazineydim istedim ki bilineyim" demektir. Yöremizde gördüğümüz herşeyi yarattı. Öteden beri Batiniler yani İsmaililer, ki bu da İslam çerçevesi içinde kaçamaklar yaptığımız adlardır. Dünya yaratılışını 4 öğeye bölerler. 1) Canlılar bölümü 2) Bitkiler Bölümü, 3) Hayvanlar Bölümü, 4) İnsanların ortaya çıktığı bölümdür.

Bugün dahi Anadolu Aleviliğindeki felsefede, tasavvuf diyoruz biz buna, her şey Tanrı'dan bir parçadır. Bu bize eski Budizmden geçmedir. Yani Tanrı insana geldi ve orada kendine yer edindi. Anadolu Aleviliğinde de buna "Hulül" diyoruz. Yine bu Zerdüştliğe, Gök Tanrı inancından geçmedir. Çok net görüldüğü gibi Arî, dediğimiz Asya dinleri sürekli birbirlerini etkiliyorlar. Birbirleriyle savaşmışlar. Birbirine sığınmışlar bu dinler. Din adamları birbirleriyle ilişki kurmuşlar. Sonra eski Budizm'de bir tanrısal ruh vardır. Bu ruh ölümsüzdür. Ama beden ölümlüdür. Dolayısıyla beden bu ruhu taşımayacak duruma gelip ortadan kalkınca, ölünce, (Anadolu Aleviliğinin de ölüm lafı yoktur, Hakk'a yürüme vardır) ruh aslına döner. Aslı Tanrısıdır. Ve bir süre sonra bu ruh yeni bir beden arıyarak oraya gider. Eğer Anadolu Aleviliği'de çok genç bir ölüm varsa devri tamamlansın diye "devri asan" diye de bir dua vardır. Bu ölümsüz olan ruh yalnız bir bedene bağlı değil. Bedenden bedene geçiyor. Buna tenasüh, Türkçesi ruh göçü diyebiliriz. Bu ruhun geçmesi Budizmden gelmektedir. Öyleyse ne diyoruz şimdi, Tanrı'nın insan vücuduna girmesi "Hûlûl" ve Südur" olarak Budizmden gelmedir. Diğeri yani ruhun bedenden göçmesi de yine Budizmden gelmedir.

Siz diyorsunuz ki "Siz hem İslamdan geldik diyeceksiniz, hem de Ali Allah'dır diyeceksiniz". Alevilerin Allah anlayışlarını siz nasıl yorumluyorsunuz, yukardakiler ek olarak söyleyeceğiniz şeyler nelerdir?

― Sünnilikte Allah karşısında kul olan insan vardır. Böyle bir şey yok Alevilikte. Allah ve Allah'ın gelip içine girdiği ikinci bir Allah denilen bir insan topluluğu var.

Gafil kaldır gönlündeki gümanı

Bu mülkün sahibi Ali değil mi

Yaratmıştır onsekizbin alemi

Irızkını veren Ali değil mi

diyerek Ali'yi Allah yapan ve Ali'nin de Allah olduğundan hareketle

Aynayı tuttum yüzüme

Ali göründü gözüme

Nazar eyledim özüme

Ali göründü gözüme

ben de Ali'yim diyen, dolayısıyla ben de Allah'ım diyen insanların olduğu bir topluluk. Bundan çıkarak "En-el Hak" diyenlerin, önderlerin çıktığı bir topluluk. Yine bu yoldan çıkan bu yola başını, derisini, canını veren Pir Sultanlar, Nesimiler, Hallacı Mansurlar. Alevi inancına göre devlet gölge etmesin başka birşey istenmemektedir. Alevilere göre, cennete cehenneme gidilmesine kimse karışmasın. Edebiyatçılar Derneği'nin Sivas Kitabı'na da yazmıştım,

"Bugüne kadar yaşadığım toplumların en güzel şiirlerini ben yazdım. En güzel sazlarını ben çaldım. Senden birşey istemiyorum, sen beni niye yakıyorsun. Benim ölüm sana fayda vermez. Şimdiye kadar Pir Sultanlar asıldı, Hallac'ın derisi yüzüldü. Ne kazandınız, kazanacaksınız. İnsanlar isterse güvercine bile tapabilirler, devlet buna karışmasın, devlet Alevi'nin inancına karışmasın."

Alevi tarihi biraz da zor bir tarih değil mi?

― Birgün çocukken anneme sormuştum, "biz niye Aleviyiz ya" diye. Anacığım da, "Hz. Ali Efendimizin hakkını vermediler, götürdüler, Ebu Bekir'e verdiler, o yüzden biz Aleviyiz" dedi. Ben de biraz takılmak için, "Peki ana o hakkı Ali'ye verseydiler, semahı Ebu Bekir mi dönecekti"? Annem şaşırdı. Başka dedim. "Fatma Anamız Fedek Hurmalığı'ndaki hakkını vermediler", Ben de, "Verseydiler Muharrem Orucu'nu tutmayacak mıydık" dedim. Sonra, "Hz. Hüseyin'i öldürdüler", "Hüseyin de Yezid'i öldürseydi. Allah insanda tecessüm eder, tecelli dediğimiz olay, bunu Yezid taraftarları mı yapacaktı", bu soruları duyunca annem şaşırdı. Bunlarla sık sık karşılaşırız. Alevilik tümden ateizm değil elbette. Bence Alevilik bambaşka bir dindir. "Alevilik kolay zannetme âşık" diye bir şiir vardır. Çok zor bir olaydır, Alevilik. Tarih ve inançların derinlikleri çok fazladır.

MÖ 4000 yıllarında Hindistan'da çangıllarda oturan Brahmanlar ki, İbrahim dini, Brahmanizmden gelmektedir. Brahmanlar Allah'ın insanda tecelli ettiğine inanmışlardı. MS 1103. yıllında din adamlarının verdiği fetvalarla öldürülen bir Kürt bilgini var, Şahabettin Suhreverdi. Bu genç adamın öldürülmesi için fetva vermişler. Niye? O demiş ki, "Güneş olmasaydı insanlık olmazdı." Güneş Budizmin öğretisi. "Güneşi kaldırın hiçbirşey olmaz" demiş. Bunu kitap olarak yazmış. Sonunda öldürülmüş.

Nazım, Kurtuluş Savaşı Destanı'nı yazarken, "Ben ne Allah diyorum, ne tabiat", derken yanındaki adam da Nazım'ı kızdırmak için "Ben Allah diyorum, siz tabiat deyin" demiş. Muhakkak Alevilikte de var ama bu İslam Allah'ı değil. Alevinin Allah'ı, İslam Allah'ı değil. Alevilik bambaşka bir dindir, bambaşka bir inançtır. Alevi ne diyor, "Ben Küntü-Kenzü-Mafhu'yum buna inanıyorum. "Ben gizli bir hazineydim. İstedim ki bilineyim." ve yarattı. Peki nasıl yarattı? İşte bu kez yorum başlıyor. Herşeyi kendisine benzeyen bir biçimde yarattı. Yani bitki ondan, balık ondan ve insan da ondan bir parçadır, diyor. "Yarattığı zaman Arşı Ala'daydı. Arşta ruhlar dünyası vardır. İslamcı kalkıp yorum yapıyor, ruhlar dünyası yaratıldığında Cenab-ı Halk dedi ki, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" “Kalü-bali" dediler, Taa Kalü-bali'den beri sevdik seviştik" diye Pir Sultan'ın da bir şiiri vardır. Bu kez Alevi kalkar şunu söyler, "Evet ben buna inanıyorum ama başka bir nur vardı ya, Yer ile gök yokken bir nur vardı ya bu nur Hz. Ali idi.

Bu Hz. Ali olayı Alevileri İslamdan ayırır. Siz hem İslamdan bahsedeceksiniz hem de Ali Allah'dır diyeceksiniz.

Alevilik içerisindeki kimi inanç kurumlarının da tümüyle İslam-dışı unsurlar olduğunu savunuyorsunuz?

― Mesela musahiplik, tümüyle eski Budizmden Zerdüştlikten Aleviliğe geçmiştir. Bu da aşama aşama birbirini izlemiştir. Yani çeşitli uluslarda ve dinlerde gördüğümüz bu gelenek birbirine geçmesiyle günümüze kadar gelmiştir. Buna "yol kardeşliği" denebilir. Ben savaşa gittiğimde çoluk-çocuğumu en yakın arkadaşıma dostuma emanet edeceğim. O da kendi ailesiyle beraber benim çocuklarıma ve eşime de bakacak. Burada eşlerin bırakılmasına rağmen kesinlikle evlilik toplum kuralı olarak yasaklanmıştır. İşte buradaki toplumsal yapıyı "yol kardeşliği"ni yani musahipliği de tutup İslamiyete bağlıyorlar. Kur'an'da bir sureyle bunun arasında bağlantı kurup bunu da İslamiyete bağlıyorlar. Sabe Suresi'nde güya buna ilişkin bir yorum varmış. "Onlardan öncekilerle de peygamberlerini yanılttılar. Bunların öbürlerine verdiklerinin onda birine ermemişlerdir. Böyleyken öbürlerinin peygamberi terkedişlerinin akibeti ne oldu. Rabbim de ki size sırrı Allah için ikişer ikişer, teker teker karşıma, sonra dönüp arkanıza hiçbir memnunluk olmadığını iyi düşünüp günlerinizi vaaz edin"! E be kardeşim musahiplikle bunun ne alakası var, Allah aşkına. Varsa buyrun beraberce arayalım.

Namaz İslamiyete Zerdüşt dininden geçmedir. Sırat Köprüsü Zerdüştlerin kutsal kitabı Zevasta'da aynen vardır. "Günahkarlar geldiğinde o köprü daralacak, o günahkarlar düşecek. İyiler geldiğinde köprü genişleyecek herkes geçecek" Buradan İslama bir geçiş olmuştur. İlk önce Tevrat'a geçiyor, sonra Kur'an'a geçiyor

Amistofes Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 26.09.2008, 22:23   #29
Yazar
Amistofes
Forumla Bütünleşmiş
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 06.06.2008
Mesajlar: 2.456
Memleket: İSTANBUL
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 69
İtibar Puanı: 639
Amistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üye

Ettiği Teşekkür: 5.807
1.202 Mesajına 2.257 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Miraç Olayı'da aynen var. "Ahuramazda çıkan peygamber bir sabah dere kenarında uyurken melekler (ferişteler) alırlar göğsünü yararlar, kalbini çıkarır onu madeni bir kapta yıkayıp yerine koyarlar" Bunun mantıklı bir yanı var mı? Hayır. Zaten din bir inançtır. İnanç ancak aşkla olur. Fakat inançları da ancak bilimin ışığıyla araştırıp inceleyebiliriz. Tüm inançlara sonsuz saygım var ama, bilimsel gerçekler de mutlaka söylenmelidir. Dedelerin, zakirlerin aşkı olmasaydı Alevilik yürümezdi. Elbette Aleviliğin İslamiyetle bir ilgisi yoktur. Cemlerdeki, içki, Ali'nin Allah yapılmasını nasıl açıklayacaksınız? Mehmet Akif Ersoy Kurtuluş Savaşı'na inanmadığı için Kahire'ye gitmişti. Atatürk Onu Kur'an'ı Türkçe'ye çevirmekle görevlendirmişti. Para da vermişti bu iş için. Kur'an ne Türkçe'ye çevrildi ne de verilen para geri geldi.

Buradaki sır da yeni açığa çıktı. Oysa ki Mehmet Akif'e Mekke'den bir fetva geliyor, "Kur'an Türkçe dışında her dile çevrilebilir" diye. Şimdi bakalım bunlarla Aleviliğin bir ilgisi olabilir mi?

Mehdi inancı da Alevilik için son derece önemli bir inançsal kurum. Siz bunun da Hıristiyanlıktan Aleviliğe geçtiğini savunuyorsunuz?

― Mehdi inancı İslamiyetle bağdaşmaz. Bu Hıristiyanlıktan geçmedir. Alevilikteki Mehdi inancı ise çok daha değişiktir. Pir Sultan'ın bir şiiri var, "Mehdi Dedem gelse gerek / Münkirleri kırsa gerek" diye. Mehdi kimi zaman Mehdi olmaktan çıkan Hz. Ali'dir. İslam inancında bir yerde toplum bozulduğu da Mehdi gelecektir, Deccal'le boğuşacaktır ve kıyamet kopacaktır. Aleviler bunun bir kısmına inanır diğerine inanmazlar. Aleviler kıyamete inanmazlar. Aleviye göre kıyamet kopmayacaktır, ancak dünya düzelecektir. Dünya'nın düzenlenmesini gerçekleştirecek olan Mehdi çok değişik kılıklarda gelebilir çünkü, dünyayı her insan topluluğu bozabilir. Eğer dünya bozulursa, Mehdi karaderili kılığında gelecektir. Eğer Kızılderililer tarafından dünya bozulursa Mehdi kızılderili olarak dünyaya gelecektir. Yani Mehdi inançları da çok farklıdır Alevilerin.

Muharrem Orucu Hicret'in 2. yılına kadar yani 620 yılına kadar vardı. Peygamber de Muharrem Orucu'nu 10 gün tutuyordu. 623 yılında Ramazan Orucu inince, Musevilikten geçmektedir. Zerdüştlükte de buna benzer bir oruç vardır. Bunun yanında Şaman "Yu Törenleri"nin benzeyen bir olayı da tekrar yaşatmak için Kerbela Olayı'nı aldık. Hüseyin'i oralardan aldık ama bizim çok eski kutsal tapınaklarınızın yerine koyduk. Hz. Ali'yi aldık, "İnsan-ı Kamil" dediğimiz insanın yerine koyduk. Öldürmedik onları. Onlar Hüseyin'e, Ali'ye katıldılar.

Hz. Ali ve Oniki İmamlardan biraz daha bahsedecektiniz?

― Hz. Ali, Muhammed'le aynı hanedendan. Amcaoğulları'dır. Hz. Ali beş vakit namaz kılar, üç ay oruç tutar, zekatını verir, zaten Kâbe'de doğmuştur. Yani Oniki İmamların Onikisi de böyledir. Zaten bu Oniki İmamlar bize 15. yüzyılda geçmiştir. ondan önce yedi sayısı var. Yedi İmam kavramı var. Yedi sayısının kutsallığı eski Sebiye dininin bize kattığı birşeydir. Alevilerin o tarihteki isimleri Batınidir. Buralardan Yedi İmamlık gelmiştir. İsmail İmam Cafer'in dip torunu. Babadan oğula imamlık geçerken, İsmail İmamlığı kabul etmiyor. Zaten İsmail'in imamlığı da fazla kabul görmüyor. Ama Türkler, Kürtler, İranlılar ruhun ölmezliğine inandıkları için, "İsmail'den çok iyi imam olur" diyerek onun imamlığında diretiyorlar. Öbürlerinin imdadına bir tutsak yetişiyor. İsmail ise babasından önce ölüyor. Fakat yandaşları buna inanmıyorlar. İsmail ölmez diyorlar. "O ölmedi beden değiştirdi" diyorlar. Üç kere mezara inen Cafer Sadık, İsmail'in yüzünü açıp gösteriyor. Fakat taraftarları İsmail'in öldüğüne yine de inanmıyorlar. Onun sır olduğuna günün birinde tekrar geri döneceğine inanıyorlar. İşte o İsmail taraftarları Alevilerin dedeleridir.

Oniki İmam ise tamamen Şah İsmail'den sonra Anadolu Aleviliği'ne geçen bir kavram ve inanış biçimidir.

Alevilerin İslam-dışılılığı her zaman net olarak görülmektedir.

Aleviler meleklere inanmamaktadır. Kendini Allah sayan insan meleği ne yapsın. Aleviler de kıyamete inanmak yok. Aleviler "Allah'dan geldik, Allah'a döneceğiz" demektedirler. Çok uzağa gitmeyelim, Âşık Veysel'e kulak verelim;

Göklerden süzüldüm tertemiz indim,

Yere indim, yerli renge boyandım.

Boz bulanık bir sel oldum, yürüdüm.

Kusur günah kirli renge boyandım.

Veysel yoktan geldim, yok olup geçtim,

Ben diyenler yalan gerçeği seçtim,

Bir buhar halinde göklere uçtum,

Kayboldum o sırlı renge boyandım.

Daha dün toprağa verdiğimiz Veysel Baba bunu söylüyor. Aleviler de kıyamet yok.

Alevilikte cemlerde şiirler okunur. Kur'an'da onbir yerde şairler lanetlenmiştir. Alevilikte Pir Sultan ulu bir ozandır, Onun adına bir ocak vardır. Kul Himmet ulu bir ozandır, onun adına bir ocak vardır. Derviş Mahmut ocağı vardır... Şairler baş köşededir Alevilikte. Aleviler semah yaparlar cemlerde. Ebusuud Efendi'ye göreyse bunun cezası idamdır.

Anadolu Aleviliğinde Brahmanizmin somut etkilerinden bahsetmiştiniz. Nedir bu etkiler?

― Brahmanizmden bize geçen şey, ozanların kutsallığıdır. Eski Brahman dininde, ozanlar ayrı bir sınıftır. Onlar irticalen şiirler okurlar. Onlar kutsaldırlar. İslamda ozan yoktur. Kur'an'da az önce de söylediğim gibi onbir yerde şairler, ozanlar kötülenmektedir. Cemlerdeki içki Asya'dan geliyor. Daha sayısız unsuru saymıştım, her birini saymaya kalkarsak birçok kitap doldurabiliriz. Mesala bakın "ocağın kutsallığı" önemlidir, Alevilikte. Bu da Zerdüşlükten gelmedir. Hatta Avesta'daki bu kavram Roma'ya bile geçmiştir. Eski Romanlılarda ateş kutsaldır. Avesta'daki sözcükten esinlenen bir de kelime vardır. Roma'da kullanılan "Hestiye-a". Ateş Alevilikte kutsaldır. Ateşe su dökülmez. Ateşe sırtınızı dönemezsiniz. Ateş, büyük bir ocakta sürekli yanar (onlara ateşzadeler denir). O büyük ocaklardan küçük ocaklara ateş alınır. Bugünkü uygulama ve gelenek, Anadolu Alevilerinde Horasan'dan gelen bu çerağda, mumda, cem salonundaki diğer mumların yanması şekline dönmüştür.

Şamanizmin somut etkisi var demiştiniz?

― Gök Tanrı kültünden Şamanizm'en bize birçok şey miras kalmıştır. Sürekli adağımız yerine gelsin diye ağaçlara bez bağlamak. Dağ tepelerine kutsal ruh vermek, saymak, dağlardan yardım istemek. (Benim rahmetli anam biz hastalandık mı, Sarıkamış Kars yöresindeki Soğanlı Dağları'ndan ya da Allahüekber Dağı'ndan; Iğdır'a gittiğimizde de Ağrı Dağı'ndan yardım isterdi). Bugün dahi Tahtacı Türkmenleri "Ulu gaba ağaçlar (ki onlar kutsal ağaçlar da dua ederler) garlı dağlar, oğlumun garnının ağrısını iyi et" diye dua etmektedirler. Sonra suların çıktığı yerlerin kutsallığı. Eski Şamanlıktaki inançlardandır. Biz buna "Yer-Su kültü" diyoruz. Hayvanlara verilen kutsallıklar hep Şaman kültüründen gelmektedir. Kutsal din adamlığının babadan oğla geçmesi, Aleviliğe Şamanizmden, Zerdüşlükten geçmiştir. Ormanların iç kısımlarının ağaçların kutsallığı, suların çıktıkları yerlerin kutsallığı, dağ tepelerinin kutsallığı, Hacı Bektaş'taki Hırka Dağı Olayı. Abdal Musa'daki Dul Dağı Olayı, hep eski Şaman inancının devamıdır. Cem olayı Zerdüştlükte de var, Şamanlıkta da var. Budizmde de var.

Türklerin Anadolu'ya geldiklerinde Anadolu'daki inanç ve kültürlerin onlara etkileri nelerdir?

― Bugün Dersim bölgesinde Kureyşan ocağının cemlerinde çok çarpıcı şekilde eski Zerdüşt geleneklerini görmekteyiz. Aşure kaynayan kazana dedenin kolunu sıyırarak sokması, elleriyle ateşten kor parçalarını alıp ağızlarına alarak siyah kömür olarak çıkarmaları hep Zerdüşt kültürünün etkileridir.

Anadolu'da özellikle Dersim'de, Pazarcık'ta Arap Alevilerinde yani Nusayrilerde sabah erkenden güneşe eğilip dua edilir. Ayı görünce "ya Fatma Ana" diyerek analarımızın, bacılarımızın, ablalarımızın, kızlarımızın, hanımlarımızın yüzlerini sıvazlamaları eski Mitra yani Zerdüşt inancının, Şaman inancının izleridir.

İslamda kulluk vardır. Alevilikte kulluk yoktur. Çünkü Alevi karşısında oturan, cemde oturan kişiye secde etmektedir. Cemde kişi karşısındaki insanın sosyal durumuna bakmaz onu olduğu gibi sever ve benimser.

Sormak istediğim daha birçok şey de var, fakat bu inanç mozaiği karşısında zorunlu olarak hemen şu konuyu da öne çıkarmak istiyorum. Aleviliğin sayısız din ve inancın kültürün etkisinde geliştiğine değindik. Bir de millet, ulus problemiyle karşılaşıyoruz. Ülkemizde özellikle son yıllarda aşırı milliyetçiliğin hortlatılmasıyla kavram kargaşası daha yoğun yaşanır oldu. Yaratılmak istenen Türk-Kürt karşıtlığından bahisle kafamı kurcalayan bir sorun karşısında görüşlerinizi almak istiyorum. İşte diyorlar ki "Kürt'ten Alevi olmaz, esas Aleviler Türk'tür" veya tam tersine Aleviliğin tamamen Kürtlükten, Kürt inanç ve kültürlerinden çıkma, Türklükle bir ilgisi olmayan bir inanç ve kültür mezhep" olduğu yolunda birçok görüş ortaya atılıyor, bu konuyla ilişkin kitaplar da yazıldı / yazılıyor. Bu durumu siz nasıl yorumluyorsunuz? Nedir bu "Türk-Kürt-Alevi" olma meselesinin altında yatan gerçekler? Aleviliğin belli bir millet kökeninden gelmesi yönündeki yaklaşımlara sizin tavrınız ve düşünceniz nedir?

― Somut bir örnek vermek gerekirse, ben Aleviliği yürüyen bir kültür sarayına benzetiyorum (Böyle bir somutlama anlatmayı daha kolay kılacaktır). Temeli bu sarayın çok uzaklarda, Anadolu halkının büyük bir kısmını oluşturan Asya yaylalarında atılmış. Asya ormanları, bozkırları, dağlarında atılmış. Anadolu'ya gelinceye kadar çeşitli yerlerde, çeşitli büyük ustalarla karşılaşmış. Ustaların bir kesimi sarayın duvarlarını örmüş, bir kısmı çatısını örmüş bir kısmı mobilyalarını yapmış, bir kısmı camlarını takmış, bahçesini yapmış, saray görkemli bir şekilde Anadolu'ya gelmiş. Sonra sarayı izlemeye çıkmışız. Düşünelim, onbinlerce kişi sarayın etrafında halkalanıp o büyük dev sarayı izliyorlar. Yanımızda tanımadığımız birisi diyor ki, "şu pencelerin güzelliğini görüyor musun, o penceleri benim dedelerim yaptı", Bir başka toplulukta, "bu sarayın bu muazzam güzellikteki bahçelerini de benim dedelerim yaptı", Bir başkası da diyor ki "şu çatıdaki farklı boyutu görebiliyor musunuz, işte onu da benim atalarım yaptı"... Bu böylece sürüp gidiyor.

İşte yukardaki gibi, bir kimse "Anadolu Aleviliği tamamen eski Türk dinidir" derse saçmalar. Eğer "tümüyle Kürt dinidir" derse o da saçmalar. Bunların gerçeklerle ilgisi yoktur. Kalkıp birisi de "Alevilik tümüyle eski Anadolu dinlerinin ürünüdür" derse o da saçmalamış olur.

Taa başından beri anlattıklarımdan da çok somut olarak anlaşılacağı gibi Aleviliği tümüyle tek bir dininin ürünü, tek bir ulusun ürünü olarak görmek tümüyle bilimsel gerçeklere ters düşmektedir.

Elbette bazı karışık durumlar insanların akıllarını karıştırmaktadır. Fakat bunlar asıl gerçekler olamaz, ayrımlar için. Bugün Kars'taki Türkmenler Alevidir. Kars'ta Türkmen deyince akla yüzde yüz Aleviler gelir. Ama aynı Türkmenler Antep Bölgesi'nde Sünnidirler. Bu durum Anadolu Aleviliğinde çoktur. Yavuz döneminde Dulkadiroğulları’nın izlenmesi sonucunda Alevilerin çoğu, Kürtçeyi öğrenip dağ tepelerine gittiklerini görmekteyiz. Buna karşılık Şah İsmail Bölgesi'nde çoğu Kürt aşiretlerinin dillerini bırakıp Türkleştiklerini görüyoruz. Bu bakımdan dil bakımından farklılıklar, inanç yönünden farklılıklarla karşılaşıyoruz. Bu da çok doğal ama; bunu genelleştiremeyiz.

Zerdüştlüğün öyle inançları ve uygulamaları var ki Anadolu Aleviliği bunu bünyesine katmamıştır. Şamanizmin kimi unsurları da yine Alevilikte yoktur.

Budizmin sadece belli inanç kurumlarını almışız, tümünü almamışız. Bu bakımdan Anadolu Aleviliği tek bir etnik gruba ve kültüre bağlanamaz.

Anadolu Aleviliğini oluşturan dinlerin tümü de kendilerinden sonra gelen egemen dinlerin baskısından korkup yer altına inen, kovulan, ezilen dinlerdir. Öyle olunca da Ali Şiası'na bürünmüştür. Şiilik günümüzde ilk çıktığı gibi değildir. Şu anda İran'da Şiilik tam bir Ehl-i Sünnet olmuştur. Sünnilik eylem olmuş, Şiilik bu eyleme tepki olmuştur.

Aleviliğin kelime olarak kökeni nereye dayanıyor, sizce?

― Gerek Selçuklularda gerekse Osmanlılarda "Alevi" sözcüğü yok. Bu ismin belgelere geçmesi yüz yıllık bir olay. Ondan önceki isimler ise, Kızılbaşlık, Rafizilik, Işık, Taife-i Bektaşiyan, Torlak, Güruhu Naci.... gibi sayısız isim var.

Alevi ismi Osmanlının son dönemlerinde artık katliamlara uğramak istemeyen halkın kendisine verdiği bir isimdir. "Müslüman kimliğe sahip olursak devlet bize birşey yapmaz" mantığının bir ürünüdür, Alevi ismi. Ali yanlısı anlamında Ali-ri yani Ali'den yana olan anlamındaki sözcük kullanılıyor. Farsça karşılığına göre Ali'den yana olan anlamındadır. Türkçe'de Ali-evi olarak yanlış kullanılıyor. Sözcüğün asıl kökeni Ali-evi değil, (Alevi değil), Ali-ci olması gerekiyor. Ama her sözcük doğru mu kullanılıyor? Hayır. Ömer'i de çok sık kullanırız. Halbuki Ömer'in Arapça'daki söylenişi "Ammar"dır. Osman deriz, halbuki onun esas ismi, "Usman"dır.

Burada sizinle bir anımı paylaşmak istiyorum. Ben Iğdır'da büyüdüğümü söylemiştim. Lise müdürlüğü yapıyordum. Burada Şii, hem de İran yanlısı aşırı bir Şii topluluğu vardır. Onlarda ilk üç halifeyi sevmiyorlar. Adlarını bile anmıyorlar. Muharrem ayında onuncu gün, lise de tek bir öğrenci bulamazsınız. Binlerce öğrenci gelmez o gün okula. Bunların hepsi mi Şii? Hayır. Kürt aşiretlerinden, başka yerlerden gelenlerden başka diğer inançtan bazı öğrenciler de var. Iğdır'ın Melekli Köyü'nde Kerbela törenleri yapılıyor. Öğrenciler oraya gidiyorlar. Öğretmenler de meraktan "bunlar ne yapıyorlar" diye onlarla beraber gidiyorlar.

Elbette tarih derslerimiz de var. Birgün bir tarih hocası geldi yanıma. Müdür bey dedi, yazılı yoklama yaptım, ilk dört halifeyi sordum. Bütün öğrenciler bana isyan ettiler, dedi. Herkes sadece Hz. Ali'yi yazıyor, 656-661. İlk üç halifeyi kimse yazmamış. Hocaya anlattım durumu. Sonra beraber sınıfa gittik. Bu sefer sözlü olarak sorduk soruyu. Birisini kaldırdık. O da dedi ki, Azeri lehçesiyle, "dördüncümsü gurban olduğum Hz. Ali". İlk üçünü sorunca boynunu büktü. Yani onları ağzına alamıyor. Yani Iğdır'da Osman'ın, Ömer'in, Ebu Bekir'in adı geçmiyor.

Yıllar sonra bir kitap geçmişti elime, Halk Evleri çıkarmış, Balıkesir Çepnileri'yle ilgili. 1936 tarihli. Alevi Çepnilerini anlatmış oldukları bir fıkra vardı kitapta. Onu da sizinle paylaşmak isterim.

"Dede erenlere gitmişler, demişler ki, dede kurban olduğum, bu Sünnilerin bir sıkıntıları olunca müftüye, şeyhülislama gidiyorlar, biz kime gideceğiz? O da, bana geleceksiniz, demiş. Onlarda bir sualleri olduğunu belirtip anlatmışlar. Filan mahallede orturan filan Ali, günü perişan olsa, parası pulu olmasa, çocuğu da aç olsa, çaresiz gitse, komşusu Ebu Bekir'den biraz buğday alsa, öbür komşusu Ömer'in de eşeğine buğdayı yüklese, götürüp Osman'ın değirmenin de buğday öğütse, bu un yenilir mi yenilmez mi? Dede demiş ki, "Acından ölse daha iyi".

Sayın Birdoğan, Alevilik ve Bektaşilik'te çok önemli olan "ocaklar" kavramı var. Bunun dışında buna bağlı olarak dedelik ve soy-ağaçlarının önemli konumlarıyla karşılaşıyoruz, Alevilikte. Acaba bunların tarihsel kökenleri nelerdir? Alevilikteki en önemli ocaklar hangileridir?

― Son yıllara kadar Kızılbaş kimliği etkin bir şekilde varlığını sürdürmüştür. Anadolu'daki Alevi toplulukları ocaklı dedeler tarafından yönetiliyorlardı. Bunlara genellikle Kızılbaş denilmektedir.

Sosyal ve inançsal nedenlerden dolayı çıkan bir Baba İshak, Babailer İsyanı var Anadolu'da. Bu isyanda Selçuklular Bizans'la anlaşıp 4 yaşından küçük olmamak kaydıyla herkesi öldürüyorlar. Bu İsyan'dan tam 6 yıl önce çeşitli huzursuzlukları sezinleyen Konya Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat, ayrı bir şey düşünmüştü. Diyor ki, eski geleneklerinin etkisiyle 12'li düzen şeklinde yaşayan ve geçinen bu insanları kendime bağlamam lazım. Böylece bana bağlanan bu insanları elde etmiş olurum. Sorunu böyle çözebilirim. O dönemde yapılan bir nüfus sayımından bahsediliyor ki Anadolu'nun büyük kısmı Türkmen Kızılbaş halk toplulukları. 1238'deki Baba İshak Ayaklanması tümüyle Anadolu'daki huzursuzluğu yansıtan bir hareketti.

Selçuklu Sultan'a Alaeddin Keykubat gençliğinde Malatya'da hapis yatmış. Seyyid Mahmut Hayrani Ocağı vardı o dönem Dersim'de. Oradaki ileri gelenleri sözü en fazla geçenleri yanına topladı. 12 en güçlü aşiretin reisini topladı. Dedi ki "Çerağ Hakkı" olan tüm hakları sizlere veriyorum. (Şimdi Hakkullah, Seydullah deniyor) Bunları 12 kişiye dağıtıyor. Soyağaçlarını Peygamber'e dayıyorlar ki ilgisi yok. İşte Peygamber hakkıdır, Peygamber soyudur diye, "Çerağlar, soy kütükleri, secereler" veriliyor bu insanlara. İlk soy kütüğü 1232 yılında verilmiştir.

İlk verilen ocaklar hangileridir?

― Verilen ilk ocaklar, üç büyük Ocak'tır. Gureyşan (Kureyşan) Ocağı, Dersim'de hem ocak hem aşiret olan Baba-Mansur Ocağı; üçüncüsü ise oradan ayrılıp Palu Bölgesi'ne giden Seyyid Sabu Ocağıdır.

O yöre halkı bunları Pir Ocağı, Mürşid Ocağı, Rehber Ocağı diye ayırmışlardır. İlk İslamlaştırma politikası budur. Bundan amaçlanan şuydu; "bu soy-*kütüklerini size verdik, Peygamber soyundasınız, Müslümansınız?" Bu Dede Kureyşan Seyyid Sabu'nun, Baba Mansur'un, Alevilere yani Kızılbaşlara İslamiyeti öğretmeleri şöyle dursun kendileri daha koyu Kızılbaş oldular.

Derken aradan 150-200 yıl geçti. Selçuklu yıkılıp, Osmanlı kuruldu. Osmanlı ilkönce Edirne Sarayı'nda bu soy-ağaçlarını devam ettirdi.

Yıllar geçti Tebriz Bölgesi'nde bir Türkmen Şairi bir büyük Ocak-Zâde Şah İsmail Hatai çıktı. O da Anadolu'da Osmanlı tarafından kendine karşı kurulan ocaklara karşı kendi ocaklarını Anadolu'da kurmaya başladı. Bu ocaklara ya Erdebil'den veya Kerbela'dan soy-kütükleri veriliyordu. Bunları yanında ise Şah İsmail'in ocaklarını da görüyoruz. Şah İsmail Hatai'nin kendi dedelerinden Altın Taçlı Firuz Şah o da 1100'lılarında (Şah Safiyeddün'in dedesidir) Kabe'ye giderek bir soy-kütüğü uydurup getiriyor.

Bir tarafta Sivas Bölgesi'nde, Dersim Bölgesi'nde, Anadolu Selçuklularının ve Osmanlıların verdikleri ocaklar, bir taraftan da Malatya Arguvan Bölgesi'nde özellikle Mineyik Ağuçan Ocakları soy kütükleri aldıkları Erdebil Ocakları var... Böyle farklı ocakların kurulmasının temel nedenleri bunları karşı karşıya getirmek, İslamlaştırma politikasını sinsice yürütmekti. Ama tam tersine, bunlar yüzyıllarca bir arada gül gibi yaşamışlardır. İslamın yasaklayıcı, yorucu kuralları buralara girememişlerdir.

Bu tür ocaklar zamanla çoğalmıştır. Yeni yeni ocaklar kurulmuştur. 1517 yılında ise Anadolu'da isyanları ortadan kaldırmak için kendi çapında bir ocak olan Hacı Bektaş Ocağı ocaklıktan çıkarılmış, dergâha dönüştürülmüştür. Dergâha dönüştürülen bu ocağın başına Anadolu'daki isyanları bastırsın disipline etsin diye, bir Sırp prensinin adını Balım Sultan koyarak oturtmuştur. Bıçakla kesilir gibi bir anda isyanlar kesilmiştir. Ama sadece Alevi isyanları böyle olmuştur. Bunun dışındaki isyanlar devam etmiştir. Mesela Suhteler ayaklanmışlardır.

Şimdi efendim, Kızılbaşlık var, köy Alevileri var. Bektaşiler de köy Bektaşileri, şehir Bektaşileri olarak ayrılmaktalar. Bektaşilik temelde kaça ayrılıyor ve özellikleri nelerdir?

― Bektaşilik iki bölüme ayrılır. Babası Bektaşi olup, anası da Bektaşi olanlar. Bir de sonradan "ben bu kuralları tanıyorum", deyip de Bektaşi olanlar vardır. Birincilere köy Bektaşileri, ikincilere de şehir Bektaşileri denilmektedir. Köy Alevileri, Kızılbaşlar dedelere bağlıdır. Bunlara "dedeliler" denilmektedir. Babadan oğla geçen bir din adamlığıdır dedelik.

Seçilerek, beğenilerek, takdir edilerek, inanç kurallarını yürütenlere de "babalar" denilmektedir. Köy Bektaşilerinin dışında, Bektaşi yoluna girmiş "ele-bele-dile sahip olma" gibi türlü sınavlardan geçip "görgü ayini"nden (Alevilerin görgü cemi, boylama dedikleri) sonra Bektaşi olup yola girenler şehirli Bektaşiler vardır. İşte bunlara da "Dede-babalılar" deniliyor. Mesela İstanbul Şah Kulu Dergâhı'nı ziyaret eden Turgut Koca Erenler var. Bunlar da İzmir'deki Bedri Noyan (Dedebabaya) bağlıdırlar.

Dede-babalılar; Alevileri ve dedeleri yer yer, zaman zaman eleştirmektedirler. Köy Bektaşilerinin ve Dede-babalıların cemlerinde içki içilir. Baba Erenler duasını verip, cemi açtıktan sonra, üçleme faslından sonra içki içilir. Bunların dualarında Alevilerinkinden farklı olanlar vardır. Aleviler "Allah-*Muhammed-Ali" adına "Hü erenler" diye bağlarlar. Bektaşiler de ise mutlaka özel bir ocak adı vardır. Ya "Şeyh Bedreddin devrine devranına Hü" derler, ya Otman Baba, ya Geyikli Baba, ya Abdal Musa adına... Eski bir Oğuz-Türkmen beyinin adına bağlarlar. Köy Bektaşileri içinde Kürt yoktur, onlar Türkmendir. Türkler Ocaklı Aleviler içerisindedirler.

Bunların dışında kendilerini ne Alevi ne de Bektaşi sayan bir gurup da vardır ki bunlar da "Evvel Allah Hz. Ali yolundayız" diyen Babailerdir. Bunlar Hacı Bektaş'ı pek sevmezler. Bulgaristan'da olan tüm Babaileri Macaristan'daki Gül Baba Babaileri, Arnavutluk'taki Babailerin çok azı; Kırklareli'nin Kofraz İlçesi'ne bağlı Kızılcıkdere, Terzidere, Tekirdağ'da Kılavuzlu Köyü Babailer var. Tüm bunlar Hacı Bektaş'ı niye sevmiyorlar?

Açıkça da söylüyorlar, diyorlar ki, Yeniçeriler Hacı Bektaş'a bağlı değil miydiler? Evet. Yeniçerilerin bize ettiği zulmü, kimse kimseye etmedi. Bunlar cemlerini pazartesi günleri yapmaktadırlar. Köy Bektaşileri ise cemlerini çarşamba günleri yaparlar. Bunlar birbirlerine "pazartesililer", "çarşambalılar" derler.

Kızılbaşların dedeleri olduğunu söylemiştik. Pir Ocakları var, Rehber Ocakları var. Cemleri yöneten dedelerin arasındaki ihtilafları çözerler onları yetiştirirler. Dedeler cem yönetirler, rehberler de Alevi insanını yetiştirirler. Bir de bunların arasında Pir Ocaklarından herhangi biri, bütün dedelerin toplanmasıyla "Düşkün Ocağı" oluştururlar. Düşkün Ocağı da, "Hıdır Abdal Ocağı"dır. Bir dede herhangi bir nedenden dolayı kendisine verilen cezasının bir kısmını çektikten sonra bu düşkün ocağına gider, af diler. "Hata ettim, yüzüm yerde, elim darda, Hakk-Muhammed-Ali Divanı'da, ocağınıza düştüm" der.

Buradan dede kendisine ceza verilen ocağa rehberle beraber gönderilir. Af edilebilir.

Dedelerin ilginç yöntemleri vardır. Bir kısım dedeler "âsâ, erkân değneği, tarik" denilen bir değnekle cemi yönetirler. Bu değnek cem dışında yeşil bir cuha içerisinde, dede evinin başköşesinde kalır ve sadece cemden ceme çıkarılır. Bir kısmı ise onu kullanmayarak ellerini kullanır. İşte bunlara "pençeliler", diğerlerine "erkanlılar" denilir. Bu pençeli ve erkânlı dedeler de yüzlerce yıl birbirleriyle kavga etmişlerdir.

Eskiden köylerde yüz kişi toplanıp cem yapıyorlardı. Şimdi İstanbul'da Şah Kulu'nda bin kişi cem yapıyor. Kimin umurunda dedenin, erkânlı mı pençeli mi olduğu...

Bir de Hacı Bektaş Velayetnamesi'nde görevlendirilen belli olanlar var. Mesela, Derviş Cemal.

Tarihte bu ocakların çeşitli dönemlerde yardımlaştıkları, çeşitli dönemlerde de yalnız bıraktıkları dönemler var. Kapalı kültür ocakları var.

Ne demek bu kapalı kültür ocakları?

― Sırrını kimseye söylemeyen demektir. Bu eski Zerdüştten Şamandan gelen bir gelenektir.

Bir de Arap Alevileri var. İskenderun'da olan bu Alevilerin yerel adları Fellahlar. Bu Arap Alevileri, bacıları, kadınları ceme almıyorlar. Bunlar da Dersim Alevileri gibi güneşi görünce secdeye kapansalar da kadınları ceme almıyorlar.

Kadınları cemlere alıp onlara sırlarını vermeyen Aleviler de var... Bunlar Tahtacılar. Bu Tahtacılar çok ilginç âdetleri olan insanlar ki, bugün dahi bu âdetleri devam etmektedir. Toroslarda bazı erkekler saçlarının kenarlarını usturaya vurup tepesini bırakıyorlar ve onu da örüyorlar (Atilla Erden'le beraber fotoğraflarını çektim). Bunlar da sakal yok, ağızlarından akan bıyıkları var. Hayderi dervişlerinin devamı gibi bunlar. Bunların bıyığının adına "mühür" deniliyor. İşte bu mühür, "sırr" mühürüdür. Kadınların bıyığı çıkmadığı için, bunlar kadınlara sırlarını söylemiyorlar. Ceplerinde parası yoksa, bunlar karısına "param yok" diyemiyorlar. "Sırlarını açmıyorlar" onlara.

Urfa'ya bağlı Kısas Köyü var. Kısas Köyü doğrudan doğruya Hacı Bektaş Dergâhı'na bağlı. Doğal olarak, Hacı Bektaş'ın Çelebilerinden icazet alıyor. (Hacı Bektaş evlenmemiştir, bugün artık bu kesin anlaşılmıştır.) Kısas Köyü'nde bir baba ölmüşse diğer baba seçilmeden önce buradan icazet almak zorundadır. Biliyorsunuz bunların en son "Has Nenni Semah"ları çıktı. "Gene gamda gördüm zülfi siyahım / Gülmedi sultanım bilmem ne haldır / Nenni de nenni has nenni" diye.

Fakat çok ilginçtir bunlar cemlerinde Pir Sultan'dan birşey okumuyorlar. Hiç okumuyorlar, bu nedir? Çelebiler diyorlar ki, "bizden icazet aldığına göre bizi seven âşıkların şiirlerini okuyacaksınız" Kimdir onları öven âşıklar, başta Âşık Sıtkı. Hep ondan okuyorlar.

Tahtacılar ilk üçlemeyi, cemlerde, mutlaka Şah İsmail Hatai'den okurlar. "Baharın geldiği nerden bellidir / Biri ipek sarar bir baldadır" diye şiirler okurlar. Buna karşılık Trakya Bektaşilerinde bu durum yoktur. Kureyşan ocağında ibadet bölümünden sonra görülmeden, musahiplikten sonra muhabbet bölümünde Kureyşanların ateş dansları başlıyor. Dedenin "Ya Hızır" diyerek kolunu sıvayıp aşure kazanına soktuğunu görüyoruz. Kızgın ateşin içinden avuçlarıyla koru alıp ağzına atması ve onu kömür olarak dışarı çıkarmasını görüyoruz. Ama mesela bunlar Baba Mansur ocağında yok. Bunun sebepleri ne ola? İşte bunların sebepleri taa başta söylediğimiz sebeplerdir. Taa Orta Asya'dan kalkıp gelirken etkilendiğimiz tüm kültür ve inaçların etkileridir. Anadolu'da yeniden bir şekil almasıdır bunlar.

Zaten daha önce de dedeliğin Asya kökenliliği üzerinde durmuştunuz.

― Miladın 3. yüzyılında İranlı Peygamber Mani'nin öğretilerini tekrar değinmekte yarar var. Maniheizm dini kuruluyor. Mani diyor ki: "Belli din adamları vardır. Bu adamlar topluma "eline, diline, beline sahip olmasını öğreteceklerdir". El kendine haram olan şeyi almaz. Biz de bir laf vardır. "gördüğünü ört, görmediğini söyleme" diye. "Koğ koğanın, gıybet edenin, cemde yeri yoktur" bu da oradan kalmadır. Gönül şehvet duygularıyla dolu olamaz. Alevilikte en büyük ceza zinadır, kötü gözle bakmadır. Bu da oradan gelmedir.

Mani din adamlığı babadan oğla geçer. Bu din adamları evlenmezler, et yemezler. Bunlar bir lokma bir hırka ile toplum içinde gezerek düşkünlerin müşkül hallerini ortadan kaldırırlar. Onlara verilen bir parça yıllıklarla geçinirler. Bu yıllığın adı da kitaplarda "şeydullahtır" Mani din adamları zamanla izlemelere uğramışlar, gezgin dervişler haline gelmişlerdir. Bu dervişler Kalenderi, Dervişleri, Hayderi Dervişler, Abdallar olmak üzere üç bölüme ayrılmışlardır. Bunların kılık kıyafetleri; sakal bırakmazlar, bıyık bırakırlar tırnak uzatırlar, Hacı Bektaş Velayetnamesi'ndeki Hacı Bektaş'ın özelliklerine uyarlar. "Kızdığında bıyıkları diklenen, tırnak uzatan" bir Kalenderi dervişidir, Hacı Bektaş. Kalenderi dervişlerinin bir adı da Cavlaklardır.

Tahtacılar da bir gelenek var. Üç yaşına giren çocuk "görülmez" Onlar da var. Üç yaşındaki çocuğun ikrarını anadan-babadan alıyorlar ki çocuğu Alevi tarzı üzerine yetiştirsinler. Bu ise Trakya'da yok. Trakya'da da içki var. Tokat'ta Çorum'da yok...

Şah İsmail, Erzincan Sarukaya Köyü'ne geldiğinde 11 yaşındaydı.

Propagandacılarını olduğu gibi gönderiyor Anadolu'ya. Yeni bir umut ışığıdır o. Gül yüzlü Şah'tır, bütün Anadolu Alevileri için "yoluna kurban olunan, sadaka olunan, pir, mürşidtir, gül yüzlü Şah'tır o" Anadolu'dan ona akın akın Avşarlar, Şamlu Türkmenleri, Rumlu Türkmenleri ve daha niceleri gitmişlerdi. Şah İsmail Anadolu'yu sevinçten ayağa kaldırmıştı. Osmanlı ise oraya akını durdurmak için, "Niye oraya gidiyorsunuz, neden Kâbe'ye gitmiyorsunuz dediğinde, "Biz ölüye gitmeyiz, diriye gideriz" demişlerdi.

Safevilerin de Anadolu Aleviliği üzerinde de derin etkileri olmuştu.

Biraz da tasavvuftan, Alevilerin Tanrı'nın insanı ve dünyayı yaratma inancına bakışlardan bahsedebilir miyiz?

― Sevgili Ayhan bu konuyu daha önce "Alevi İnancında Varlıkların Oluşumu" başlığı altında Pir Sultan Dergisin'de yazmıştım. Burada aynen aktaracağım.

Yer ve gök yoğ iken bir top nur var idi (Tunceli-Dersim Alevilerin bir inancı). Bu nûr'dan oluşan Ezel'in kimi değişikliklerle Anadolu Alevilerinin başka kesimlerinde de olduğunu görüyoruz. Osmanlı döneminin yükselme ve başlangıç dönemlerinde Işık taifesi adıyla anılan Alevilere verilen bu ad, Şehabettin Suhreverdi'nin (M.1154-1191) ünlü kuramı ışık kaynağından alınmadır. Suhreverdi'ye göre ışık, ana enerjidir. Varlıklar ise zamanla cansız birer heykelken bu ışıklarla birleşince canlanacaklardır. Öteden beri sürüp gelen Alevi inancında Güneş'e dua edilmesi de böyle bir inancın yinelenmesidir.

İslam çerçevesine girdikten sonra Alevilerde Allah sözcüğü de yer aldı. Ancak, bu Allah sözcüğü hem görünmeyen, hem görünen şeyleri kapsar. Bu görüntüler açısından Allah, Muhammed ve Ali bir tek nurdur. Aşamalar açısından insanlığın en yüce ve en son noktasıdır. Bu, Hakk'ın ortaya eksiksiz çıkışıdır. Hakk'ın her sıfatla ve her sıfatta görünmesi demektir. Alevi ermişi bu nur olayına döne döne eğilir; "Arşta nur kandili yandığında önce Ali'nin nuru göründü." (Bu tümce yüzlerce ozanda dizeler olarak görünüyor. Bana bu tümceyi Sinemil dedelerinden rahmetli Tacim Dede söylemişti. Kantarma Köyü Elbistan y.1979) Bu nûr, tanrısal güç (kudret) demektir. Ötelerden beri süre gelen bir hadis'e göre dile gelir. "Küntü kenzen mahfiyya..." diye kısaca anılan bu tümcenin anlamı "Ben gizli bir hazine idim. İstedim ki bilineyim"dir.

Kur'an'da "Ol de o da oluverir." anlamında "kun-fekân" terimi geçiyor. Örneğin Al-i İmran Suresi'nin 47. Ayeti şöyledir:" (Meryem) dedi ki, "Hey Rabbim, bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olabilir?" (Allah dedi, "Öyle, (fakat) Allah ne dilerse yaratır. Bir işe hükmedince, ona ancak ol der, o da oluverir." (Sure 3-a.47)

Bu "küntü kenz" olarak sürüp gelen terimin iç anlamı da ilginçtir: Ebced hesabı ile K harfinin değeri 20'dir. "Çok şefkatli" anlamına gelen "vedut" sözcüğünün harflerinin toplamı da 20'dir. Öyle ise "K" sevgi, sevmek anlamına gelebilir. Yine var olan "Nun vel-kalemuve mâ yasturu'nun" hadisinde söylendiğine göre "Nun" "K"nın farka gelmesidir. Yani "K" farka geldi ve "Nun" oldu. Yani evreni, bilsin ve sevsin diye yazdı, yaptı. (Cavit Sunar-Melamilik, Bektaşilik, s.136) Bu, "kün" buyruğu olup da herşey bedence can'a gelince Alevi tasavvufu, öyküsünü sürdürür: Bu öykünün kaynağı Kur'an'dan alınmadır:

"Araf süresi" 72. ayete göre (Hani Rabb'in ademoğullarından, onların sulblerinden zürriyetlerini çıkarıp kendilerini nefslerine şahit tutmuş" Ben sizin rabbiniz değil miyim?" (demişti). onlar da "evet, şahit olduk" demişlerdir. (Bu şahitlendirme, Kıyamet günü "bizim bundan haberimiz yoktu dememeniz içindi.") İnsanlar yaratıldığında Tanrı'nın onlara sorduğu "Elestü bi rabbikum..." sorusu (elestü-değil miyim?) evrenin canlılar olarak başlangıcıdır. Tanrı, bu sorusuyla ve aldığı yanıtla kullarıyla arasında bir anlaşma yapmıştır. Tasavvufa göre bu zamanda var olan ruhlarla Tanrı arasındaki anlaşma asıldır. Bu zamanda var olmayanlar veya soruya olumsuz yanıt verenler kafir kalacaktır.

Bu öyküyü Alevi inancı bir kesimi ile benimser. Bu da bu Meclis'in ilk ruhlar meclisi olduğudur. Aleviye göre bu Meclis'te baş köşede Ali oturmaktadır. Alevi, küntü kenz olayını bu mecliste çözüme ulaştırır. Ona göre" bilinmek isteyen Tanrı doğal olarak yaratacaklarını kendi biçiminden yaratacaktır. Tanrı'nın cansız heykel yaratmayacağı açıktır. O yarattığı heykellere kendi nefesinden soluk vermiş ve canlandırmıştır. Bu yaratılanlar, canlılar ve cansızlar diye sınıflanır. Her yaratılanın bedensel hamuru toprak, su, ateş ve rüzgardır. Buna dört öge (anasır-ı erbaa) denir. Elest bezminde Tanrı'nın anlaşma yaptığı ruhlar ise bu heykellerde sıra ile, zamanla yer alacaklardır. Aslolan bu ruhlardır. Öyle ise çekinmeden söyleyebiliriz ki Alevilikte insan, iki bölümle ele alınabilir. Birisi dış yüz, biçim, görünüş olarak algıladığımız bedendir. Öbürü ise can dediğimiz ruhtur. Beden ölümlü, ruh ölümsüzdür.

Canlar ölesi değil... (Yunus Emre)

Amistofes Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 26.09.2008, 22:24   #30
Yazar
Amistofes
Forumla Bütünleşmiş
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 06.06.2008
Mesajlar: 2.456
Memleket: İSTANBUL
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 69
İtibar Puanı: 639
Amistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üyeAmistofes isim yapmış ve kendini kanıtlamış bir üye

Ettiği Teşekkür: 5.807
1.202 Mesajına 2.257 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Tanrı'nın yarattığı ve kendini üflediği bu ruhlar Alevilikte devir dediğimiz uzun bir yolculuğa çıkar. Bitkiden hayvana, ondan insana geçinceye değin Tanrı'dan iniş dairesini çizer. Buna tasavvufta "kavsi nüzul" denir.

Hitab-ı ezelde, bezm-i ezelde,

Sadakatle ikrar verenlerdeniz.

Gönül gezdirmeyiz gayri güzelde,

Biz, cemal'ullahı görenlerdeniz.

Bir "kün" emri ile halk'oldu dünya,

Bu kadar mevcudat bu kadar eşya,

"Nefhatü min ruhi" dedikte Mevla,

Adem'in şekline girenlerdeniz.

Bin türlü dert ile bezet Dertli'yi,

Gerek kısalt, gerek uzat Dertli'yi,

Bab-ı velayette gözet Dertli'yi,

Yabancı değiliz, erenlerdeniz.

Dertli'nin bu üçlüsü biraz önceki anlattıklarımızın kısa bir özetidir. Ruhun asıl sınavı bu insan olduktan sonraki eylemlerdir. Bu eylemler sonucunda ruh ya kaynağına dönecek ya da devrini tamamlamak için bir başka bedende görünecektir. Bu Tanrı'ya dönüş yayına ise "kavs-i huruç" denir.

Alevilerin en büyük çabası insan olduktan sonraki sınavı vermektir. Bir kez, bu insan, Tanrı biçimde yaratıldığı için ve içindeki can Tanrı nefesi olduğundan saygındır, dokunulmazdır. Bu nedenledir ki,

Bundan kibr ile kin olmaz,

Hem sen olup hem ben olmaz,

Adem öldürsen kan olmaz,

Nefes öldürsen kan olur.

diyen Hatai, âdem sözcüğü ile kuru teni, nefes sözcüğü ile Tanrı üflemesini dillendirmiştir. Ne yapacaktır Alevi insanı Onun yapması gereken işler öncelikle "ele, dile, bele" bağlı olmaktır. Ayrıca, menzile varmak önemlidir. Bu menzil, kaynağının ne olduğunu anlamak, dolayısıyla sırr'a ulaşmaktır. Bunun için koşul "aşk"tır. Aşk, çarşıda pazarda satılan bir şey değildir ki alınıp kullanasın. Aşka ulaşmak, ancak bir pire bağlanmakla olur. Alevi insanı, bireysel değildir, toplumun bir üyesidir. Sizin kendi menzilinize, ulaşma çabalarınız ancak toplumu düşünerek çalışmanızla olur, Pir, size el verecek ve öğreneceksiniz,

Küntü kenz remzinin olduk âgâhı,

Ayn'el yakin bulduk Cemalüllahı,

Ey hace bizdedir sırr-ı İlahı

Biz Tur-i Sina'nin tecellasıyız...

Alevi toplumunda iyi insan olmak için "tevella-teberra" olgusu vardır. Aslına göre Ali dostlarına dost, düşmanına düşman olmak gibi bir anlam taşıyan bu kavram kötülüklerden kaçıp, iyiliklere yaklaşmak anlamlarına da gelir.

Alevilikte ruhun ölümsüzlüğüne değinmiştik. Tanrı'nın kendi ruhunu üfleyerek çamuru biçimlendirmesi, daha doğrusu bir insan bedenine girmesi Alevilerin reddetmeyeceği şeydir. Buna "südur" derler. Kimi zaman bir kişinin ruhu, bedeni ölünce yeniden doğar ki bu ruh göçüne "hulül" denir. Alevi bunu kuşku duymadan evetler.

"Ol esrar sözlü ve kelecisi tuzlu ve lâtif gözlü ve güler yüzlü Sultan Hacı Bektaş'ül Horasani, bir gün hayatında otururken mübarek nefesinden nutka gelip eyitti. Kâ Errenler! Genceli'de genç ay gibi doğam, adımı Abdal Musa çağırdam" dedi. "Beni isteyen anda gelsin, bulsun" dedi.

Hünkâr Hacı Bektaş vefat edicek, Abdal Musa zuhura geldi."

Abdal Musa Menâkıpnâmesi

Bir mürşide bağlanıp aşkı öğrenen ve bununla eylem yapan, ele, dile, bele bağlı olan, dünya malını bir pula satın almayan kişiler sonunda menzile ulaşır. Bu menzil Hakkı bilmek, bulmak ve onda eritmektir. Hakla Hak olmaktır. Buna ulaşan, Burada varılan nokta "insan-ı kamil" olmaktır. Artık, onlarda eksiksiz bir durum gözlenir. Hallac, Nesimi, Şehabettin Suhreverdi vb. bu yolda başlarını verdiler. İnsan-ı kamil kişi Alevilikte, Alevi toplumun da Tanrı'yı kendinde bulduğu gibi başkasında da bulur:

Yukarıda Arşta nûr kandilinin yandığından söz ederek varlıkların ba nûr'dan doğduğunu nûr'un "âlâ nûr" bölümünün ise Ali olduğunu söylemiştik. Tanrı'nın insanda tecelli ettiğini, en üstün insanın da (kamil) Hz. Ali olduğunu bilen Alevi ozanları bu nedenle Ali'ye Allah adını vermekten çekinmemişlerdir. Bunları kısaca örneklersek.

Gafil kaldır gönlündeki gümanı

Bu mülkün sahibi Ali değil mi?

Yaratmıştır onsekizbin âlemi

Irızkları veren Ali değil mi?

Kul Himmet

Ali ismi dört kitapta okunur,

Lâ ilâhe illâ Ali yazılı,

Zikr edenler ezazilden sakınır

Lâ ilâhe illâ Ali yazılı.

Kul Himmet

Cihan derya iken yer gök su iken

Her şeyin binasını çatandır Hayder,

Kûn deyince kâfi izhar eyleyen

Lâfeta sûresin mazhar eyleyen

Mağriptan maşrıka nazar eyleyen

Nûr-ı kudret topun tutandır Hayder

Âşık Sıtkı

Padişah-ı âlem oldu cismini can eyledi,

Bu cihan sultanlığı kendüne ferman eyledi,

Sûret-i ademde kendin gördü pûnhan eyledi

Ol Ali'dir pişüva-yı evliya vü enbiya

Anın - içün İncil'inde İsa dedi "İlyan"

Kamberi

Biz Urum abdalıyız

sultanımızdır Murtazâ

Terk-i tecridiz

Bugün Süphanımızdır

Murtazâ Virani

Var ett evreni, bugünü mekân

Gâh âşikâr oldun gahi de pinhan

Nurundan nur kattın yarattın insan

"la ilâhe illâ Ali" olan Şah

Melüli

Cevri nûr deminde buldum bu canı

Bildim lâilâhe illa insan'ı

Mâbut sen, âbit sen kendini tanı

Alidir seslenen sedalarımdan

Cevri

Genç yaşta ölenler için bir "Devri Âsan" duası okunduğunu söylemiştiniz. Buna bir örnek verebilir misiniz?

― Devri âsan olsun,

Katre idim ummanlara karıştım,

Kaç bulandım, kaç duruldum kim bilir?

Devre edip âlemleri dolaştım,

Bir sanata kaç sarıldım kim bilir?

Bulut olup ağdığımı bilirim,

Boran ile yağdığımı bilirim,

Alt'anadan doğduğumu bilirim,

Kaç ebeden kaç soruldum kim bilir?

Kaç kez gani oldum, kaç kere bakir

Kaç kez altın oldum kaç kere bakır

Bilmem ki kaç kâtip ismimi okur,

Kaç defterde kaç dürüldüm kim bilir?

Bazı nebat oldum toprakta sürdüm

Bilmem kaç atanın sulbünde durdum,

Kaç defa Cennet'i alaya girdim

Gehenneme kaç sürüldüm kim bilir?

Kaç kez alet oldum elde bakıldım

Semadan kaç kere indim çekildim,

Balçık oldum kerpiç kerpiç döküldüm,

Kaç bozuldum, kaç kuruldum kim bilir?

Dünyayı dolaştım hep kara batak

Görmedim bir karar, bilmedim durak

Üstümü kaç örttü bu kara toprak

Kaç serildim, kaç derildim kim bilir?

Güfrani'yim tarikatım boş değil,

İyi bil kara bağrım taş değil,

Felek ile hatırcığım hoş değil,

Kaç barıştım, kaç darıldım kim bilir?

Alevilerde, insanoğlunun sonu veya Hakk'a yürüyüş, nasıl olmaktadır?

― Alevi, ölümü Hakk'a yürüme veya aslına dönme olarak alır. Tanrı'nın emek vererek yaptığı bedene ruhunu, nurunu katarak canlandırması sonucunda yeterli eğitimi ile tanrılaşan insan doğaldır ki ölümünde aslına dönecektir. "İnna Lillah inna ileyhi râciun," Bundan kutsal emanet olan beden toprağa verilerek sırlanır. Ruh isa yolcu edilir. Aslına dönüş veya devrini tamamlayış. Bu ikisinden başka bir seçenek olmadığından Alevi inancında cennet-cehennem yoktur. Öyle ise sizin en büyük sorgunuz bu dünyadaki sorgunuzdur. Başkaca sorgu yoktur çünkü. Tanrılaşmak veya geri kalmak senin elindedir. Eğer başarırsan rahatça haykırabilirsin,

Cihan tılsımının bendi, benim elimdedir şimdi,

Benem bugün bu meydanda, benimdir top ile çevgan.

Benem şahı bu meydanın, benem devri bu meydanın

Benim canı bu canların, benimle diridir her can

Benem Mansur'ı dar eden, benem ağyarı yâr iden

Benem her varı var eden, benem her giden ü duran

Değilim oddan ü sudan veya topraktan ü yiden

Ben irden var idim irden, henüz yoğ idi bu ezman

Görünürsün suretâ âdem, benim emrimdedir alem

Feleklerle melekler hem, bana mahkumdur ins ü can

Sanursun Eşrefoğlu'yam ne Rumi'yim, ne İznikî

Benem o Dâim ü Bâki, göründüm suretâ insan

İnançsal boyutu yanında bir halk kültürü ve felsefesi olan Anadolu Aleviliğinin edebi, sanatsal ve düşünsel kaynakları nelerdir?

― Sevgili Ayhan bu da güzel bir soru. Senin yayın sorumlusu olduğun dönemde isteğin üzerine Pir Sultan Abdal Dergisi'ne bir yazı göndermiştim. Tamamını oradan alabilirsin. (Pir Sultan Abdal Kültür Sanat Dergisi 15 (1995): 21-25)

Söyleşinin boyutuna bakıldığında, sevgili okurlarımızın bu sorunun cevabını belirtilen kaynaktan edinmelerinin uygun olacağını belirterek, onlardan özür dilerim.(A. Aydın)

Ayhan Aydın: Alevilik Bektaşilik Söyleşileri. İstanbul 1997: 91-127.

Amistofes Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 01:04.


Powered by vBulletin® Version 3.7.4
Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.
Yazılan yazılar ve yayınlanan resimlerin tüm hakları yazan kişiye aittir. Site hakları Aleviweb.com adına saklıdır.

Yandex.Metrica