Go Back   Aleviweb.com - Alevi Alevilik ve Aleviler Forumu > Toplumsal Konular > Etkinlikler, Duyurular, Tanıtımlar

Etkinlikler, Duyurular, Tanıtımlar Etkinlik duyuruları, sosyal ve sanatsal faaliyetlerin tanıtımı, yeni kaset, yeni kitap vb tanıtımı

Cevapla
 
Seçenekler Arama Stil
Alt 02.03.2016, 08:56   #1
Yazar
slistre
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 30.04.2015
Mesajlar: 613
Memleket: KIRKLARELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 22
İtibar Puanı: 424
slistre gercekten iyi birislistre gercekten iyi birislistre gercekten iyi birislistre gercekten iyi birislistre gercekten iyi biri

Ettiği Teşekkür: 349
202 Mesajına 255 Kere Teşekkür Edlidi


Standart ''Millet ve Milliyetçilik''

"Millet ve Milliyetçilik", değerli bilim adamı Prof. Dr. İskender Öksüz'ün son kitabının adı. Bu ad size, çok klasik ve alışılmış gibi gelebilir. Ancak, muhtevası çok farklı. 376 sayfalık kitap, son yılların araştırmalarını ele alıyor. Dünyanın seçkin bilim adamlarının bulgu ve bugüne kadar bilinenleri eleştirip tamamlayan görüşlerini özetleyerek veriyor. Sonra da, tahlil, değerlendirme ve telif ediyor.

Yazar şöyle bir bilgi veriyor: "Müjdeli haber şu ki sosyolojide millet konusundaki çalışmalar son 30-40 yılda büyük bir hızla arttı. Diyebiliriz ki 1980'e kadar millet ve milliyet üzerinde ne kadar araştırma yapıldıysa, 1980'den bugüne eskilerin toplamı kadar, belki de o toplamdan daha fazla çalışma yapıldı."

Kitapta, "sosyolojinin millet teorileri ile etno-sembolizm ve en yeni gelişme alanı olan sosyo-biyolojiye dayanan millet teorileri" üzerinde ayrıntılarıyla durulmaktadır. Millet ve Milliyetçilik konularının bizdeki uzmanları, bilim alanındaki bu hızlı gelişmelerden ne kadar haberdardır bilemeyiz; ama bildiğimiz bir şey var ki ilgilenen fikir adamlarımız için müthiş bir çalışma. Dünyanın bilim adamlarının yaptığı araştırmaları önümüze getirmektedir. Bu bakımdan bilim, kültür ve düşünce hayatımıza yeni ufuklar açacağını düşünüyoruz.

Bu çok değerli eseri meydana getiren, bilim adamı, yarım asırdır gerçek dostumuz İskender Öksüz'e teşekkür ediyoruz.

Millet ve milliyetçiliğin çağı bitiyor mu?

Yazar, soruyor: "Milletler çağı bitiyor mu?" Sonra da cevabını veriyor: "millet teorilerinin ortak noktalarından biri, milletin iletişimle doğduğudur... kendilerini idrak etmelerine iletişim sebep olmaktadır... Avrupa'dakiler gibi statik toplumlarda millet hissi ve birliğinin doğması bu sebeple geç olmuştur" tespitinden sonra; "Hayrola? İletişimin aniden gerilemesini veya bitmesini mi bekliyorsunuz?" diye soruyor ve iletişim çağında olduğumuzu hatırlatıyor.

Gerçekten de, bizim hocalarımız hep, "Türkler atı ilk defa binek aracı olarak kullandığı için coğrafyaya yayıldılar ve farklı toplulukları görerek kendilerini tarif edip erkenden milletleştiler" diye yazar ve konuşurlardı. Bunun en açık delilini de; Orkun abidelerinde, daha 8'inci asırda [732] Bilge Kağan'ın, "Gök Tanrı Türk Milleti yok olmasın diye beni tahta oturttu, millet olsun diye görevlendirdi" diye yazması ve Avrupa'nın 18'inci asırda Fransız İhtilali'yle milleti keşfetmiş olması göstermiyor mu?

Bir not da bizden

İnsanlık tarihi, "egemenlik mücadeleleri tarihi" dense, pek de yanlış olmaz. Egemenin iddiasının ve dayandığı değerlerin farklı olması, bu gerçeği değiştirmez. Bakıyoruz, ilk çağ insanından zamanımızın insan, toplum ve milletlerine kadar bu böyle geliyor. Hatta, bunu her canlıda da görüyoruz. Egemen olmak, en derin, kuşatıcı ve vazgeçilemez payda. Demek ki her şeye hâkim olma duygusu, üstünlük ihtiyacı yaratılıştan, fıtrattan geliyor. Bu davranış biçimine, içgüdü diyoruz. Ama insan bunu da aşan; düşünen, araştıran, tasarlayan, planlayan ve inşa eden, akıl ve ilim sahibi bir varlık. Bu sayede durgunluk yok oluyor; rekabet, yaratılanı anlama, çözme, olgunlaşma, tekâmül, zenginleşme ve refah meydana geliyor. Bu süreçte, ortak özelliklerde insan toplulukları oluşuyor, milletleşip devletleşerek, insanlık aleminin aileleri ve belirleyici, üstün gücü ortaya çıkıyor.

İskender hoca, Millet ve Milliyetçilik kavramlarının zirveye doğru ilerlediğini, en seçkin bilim adamlarının araştırmalarına da dayanarak ortaya koyuyor. Bu mübarek çalışmanın, iyi niyetli ve gerçeğe saygılı her insana çok faydalı olacağı muhakkaktır. Ancak; Türk Milletine düşmanlığı amaç edinen zihin hastalarına ve özellikle de, Türk Milletini etnik ve inanç parçalarına ayırarak egemenliğini yıkmaya çalışan haçlı emellerinin takipçisi siyaset erbabının hastalığına ne kadar şifa olur onu kestiremiyoruz.

Sadi Somuncuoğlu (YENİÇAĞ)

slistre Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 31.03.2016, 02:34   #2
Yazar
SahtePeygamber
Forum Katılımcısı
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.05.2015
Mesajlar: 217
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 16
İtibar Puanı: 238
SahtePeygamber hakkında olumlu dusunceler mevcutSahtePeygamber hakkında olumlu dusunceler mevcutSahtePeygamber hakkında olumlu dusunceler mevcut

Ettiği Teşekkür: 51
65 Mesajına 89 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Ey Evlat Milliyetcilik Fasistliktir unutma! Sevmekle, asiriya gitmek, Hur olmakla, kole olmak, Sece bilmek, mecbur edilmek, arasindaki kavramlari bir dusun!

Ey Silistre Sece bilmek, hur olmaktir, hur olmak, gonlune gore sevmektir! Bu Hep soldakidir!

Ey Silistre Mecbur kalmak, Zorunlu yapilasi koleliktir, Kolelik, nefrete sevgi kilifini giydirip, zoraki yapilan bir istir! Buda Hep Sagdakilerdir!

Ey Sagdakiler, Milli duygularinizi birakmadikca, Kolelikten kurtulamazsiniz!

SahtePeygamber Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 16.04.2016, 23:23   #3
Yazar
slistre
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 30.04.2015
Mesajlar: 613
Memleket: KIRKLARELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 22
İtibar Puanı: 424
slistre gercekten iyi birislistre gercekten iyi birislistre gercekten iyi birislistre gercekten iyi birislistre gercekten iyi biri

Ettiği Teşekkür: 349
202 Mesajına 255 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

''İnsanlık tarihi, "egemenlik mücadeleleri tarihi" dense, pek de yanlış olmaz. Egemenin iddiasının ve dayandığı değerlerin farklı olması, bu gerçeği değiştirmez. Bakıyoruz, ilk çağ insanından zamanımızın insan, toplum ve milletlerine kadar bu böyle geliyor. Hatta, bunu her canlıda da görüyoruz. Egemen olmak, en derin, kuşatıcı ve vazgeçilemez payda. Demek ki her şeye hâkim olma duygusu, üstünlük ihtiyacı yaratılıştan, fıtrattan geliyor. Bu davranış biçimine, içgüdü diyoruz. Ama insan bunu da aşan; düşünen, araştıran, tasarlayan, planlayan ve inşa eden, akıl ve ilim sahibi bir varlık. Bu sayede durgunluk yok oluyor; rekabet, yaratılanı anlama, çözme, olgunlaşma, tekâmül, zenginleşme ve refah meydana geliyor. Bu süreçte, ortak özelliklerde insan toplulukları oluşuyor, milletleşip devletleşerek, insanlık aleminin aileleri ve belirleyici, üstün gücü ortaya çıkıyor.''

Birileri hala, ''dünya vatandaşlığı''ndan söz ediyor.
Akdeniz'de sahile vuran çocuğun da bir dünyası olduğunu görmek istemeyenler mi bizlere insanlık değerlerini öğretecekler?..
Bir İngiliz, dünya vatandaşıyım mı der, yoksa İngilizim mi?
Bir Alman ha keza!
Kılavuzsuz kalmış kuşlar misali Akdeniz'de sahile vuran çocuğun da bir milliyeti vardı, ne var ki, ne Alman ne de İngiliz'di. Sadece ''basit bir Suriyeli'' idi.
Bizler eğer bu yaşananlardan ders çıkaramaz, millet olmanın ne demek olduğunu kavrıyamaz, dağılırsak, inanın yarın o sahillerde bizim çocuklarımızın karaya vurmuş cesetleriyle karşılaşacağımız ayan beyan ortadadır.
Uluyu dinlemeyen ulur kalır!


Konu slistre tarafından (16.04.2016 Saat 23:33 ) değiştirilmiştir.
slistre Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 12.01.2017, 12:45   #4
Yazar
Mengligiray
Üye
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 12.01.2017
Mesajlar: 11
Memleket: ANKARA
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 6
İtibar Puanı: 10
Mengligiray iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 0
1 Mesajına 1 Kere Teşekkür Edildi
Standart

Alıntı:
SahtePeygamber Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
Ey Evlat Milliyetcilik Fasistliktir unutma! Sevmekle, asiriya gitmek, Hur olmakla, kole olmak, Sece bilmek, mecbur edilmek, arasindaki kavramlari bir dusun!

Ey Silistre Sece bilmek, hur olmaktir, hur olmak, gonlune gore sevmektir! Bu Hep soldakidir!

Ey Silistre Mecbur kalmak, Zorunlu yapilasi koleliktir, Kolelik, nefrete sevgi kilifini giydirip, zoraki yapilan bir istir! Buda Hep Sagdakilerdir!

Ey Sagdakiler, Milli duygularinizi birakmadikca, Kolelikten kurtulamazsiniz!
Milli duygularımızı nereye bırakıyoruz? Bıraktıktan sonra ne yapıyoruz?
Kusura bakma, ama milli duygularımızı bir yere bırakmıyoruz. Öyle bir hürriyeti de istemiyoruz. Biz en başta milletimizin kölesi olan insanlarız, hayat amacımız ise kendimize değil, milletimize hizmettir.
Milletimize kölelik etmek, bizim için bir şeref nişanesidir.

Mengligiray Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 06.05.2017, 04:46   #5
Yazar
Raya Haq
Forumu İyi Bilen
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 255
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 9
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 10
25 Mesajına 26 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Milliyetçilik

Kara Harp Okulunun 2007 yılı açılışında, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Başbuğ, “Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşu ve gelişiminin bir devrim olduğunu” ifade ederek şunları söylüyordu: “*******’ün ulus devlet anlayışı dinsel ve etnik temellere bağlı değildir ve bağlanmaya da çalışılmamalıdır. Onun devrimi ümmet toplumundan laik ulus devlete dönüşümdür.”[5] Üzerinden 80 yıl geçtikten sonra bile en üst düzey generallerin her fırsatta ve biteviye Kemalist milliyetçiliğin ne demek olduğunu açıklama gayretleri dikkat çekicidir. Peki bu gayretler ne tür bir sıkıntının dışavurumudur? Herhalde, her şeyden önce, Kemalist milliyetçiliğin tam da etnik kökene son derece yoğun bir vurgu yaptığı gerçeğini örtbas etme kaygısının olsa gerek. Bıraktık etnik kökeni öne çıkarmasını, 30’lu yıllarda milliyetçilik en militarist, en saldırgan ve en ırkçı biçimlere bürünmüştü. “Güneş Dil Teorisi” ve “Türk Tarih Tezi” ile tüm insanlık uygarlığının temelinde “Türk uygarlığı”nın yattığı, Türklerin en üstün millet olduğu düşüncesi resmi ideolojinin en önemli parçası durumundaydı. Türklerin asker bir millet olduğu ve iki ordusunun bulunduğu söyleniyordu. Bunlardan birincisi TC devletini korumak için ölüp öldürecek askerlerden oluşuyordu; ikincisi de gençlere ne için ve neden ölüp öldürmeleri gerektiğini kavratacak olan öğretmenler ordusuydu. Uzun yıllar CHP Genel Sekreterliğini ve İçişleri Bakanlığını yapmış, Kemalist ekibin önde gelen faşistlerinden Recep Peker, “İnsanlık 20. yüzyıla açılırken tek bir şey, Türk kanı bütün bu gürültüler içinde temiz kalmıştır” diyordu. 1930 yılında Ağrı’da patlak veren Kürt isyanı hakkında Başbakan İnönü şunları söylüyordu: “Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur.”[6] Ayaklanmanın bastırıldığı günlerde Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt ise, “bu iki ırkın savaşıdır, ne ilktir ne de son olacaktır” diyor ve dönemin yaygın ırkçı anlayışını şöyle dile getiriyordu: “Türk bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette bir tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman ve hatta bu dağlar bu hakikati böyle bilsin.”[7]

Bu militarist ve ırkçı milliyetçilik anlayışı, bir taraftan özellikle 30’lu yılların ortalarından itibaren Alman faşizmiyle iktisadi ve siyasi planda sağlanan yakınlaşmaya, diğer taraftan da halk kitleleri arasında gerçekte varolmayan bir milliyetçi değerler setini bir an önce oluşturmanın rejimin bekası için zorunlu olduğu düşüncesine dayanıyordu. Cumhuriyetin kuruluşunun öncesindeki on yıllar, İmparatorluğun milliyetçi ayaklanmalarla parçalanmasına şahit olmuş ve buna bir tepki olarak Kemalist önderliğin de içinden çıktığı İttihat ve Terakki geleneği, “devleti koruyup kurtarma” adına, Türk milliyetçiliğini geliştirmeyi, Osmanlı sınırları içerisindeki gayri Müslim azınlıkları tasfiye etmeyi amaçlamıştı. Birinci Dünya Savaşının başlangıcında Ermeniler fiilen büyük ölçüde temizlendikten sonra 1920’li ve 30’lu yıllarda sıra Kürtlere gelmişti. Modern bir ulusal bilincin gelişebileceği gelişkin bir kapitalist temelin yokluğunda ve Kürtlerin arkası kesilmeyen isyanları karşısında, geçmişin korkularını üzerinden atamayan Kemalist yönetici kadrolar, tüm diğer sorunlarda olduğu gibi ulusu inşa etme sorununda da tepeden inme, baskıcı ve totaliter yöntemlerle, faşist Almanya’dan kopyalanmış muazzam bir propaganda aygıtını kullanarak çözüme ulaşılabileceğini düşündüler.

Halkçılık, Devletçilik

Solcu geçinen çeşitli çevrelerin Kemalizme olan sevdasının temel nedenlerinden biri, onun devletçi, ulusal kalkınmacı ve güya halkçı çizgisidir. Halkçılık olarak bilinen ilkenin ortaya çıkışı, onun içeriğinin ne denli halkçı olmaktan uzak olduğunu da gösterir. I. Meclis içerisinde Bolşevizme sempati duyan bir Halk Zümresi grubunun oluşması, bu grubun komünistlerle ilişkiye geçmesi ve Çerkez Ethem’in Yeşil Ordu güçlerinin de desteğini alması, Mustafa Kemal’e büyük bir tehdit olarak görünür. Yeşil Ordu ve Halk Zümresinin emekçilerden yana tutum ve söyleminin etkisini kırmak için Mustafa Kemal 13 Eylül 1920’de kendi “halkçılık programı”nı açıklayıverir: “[Onları] Hükümetten ayrı bir grup yapmaktan vazgeçirmek istedik, mümkün olmadı. Fakat şimdi halkçılık programı altında hükümetçe bir program kabul ettik. ‘Halk Zümresi’ kendiliğinden dağılmış gibidir.” Aynı günlerde Kemalistlerin, güvendikleri adamlarına bir resmi “Türkiye Komünist Partisi” kurdurttuğunu ve “komünist” fikirler savunulacaksa bu partiye üye olunmasını şart koştuğunu da hatırlatalım! Ne var ki, olaylar hiç de Mustafa Kemal’in dediği gibi gelişmemiş, ne Halk Zümresi ne de Yeşil Ordu kendiliğinden dağılmıştır. Her ikisinin üzerine de iç savaş yöntemleriyle gidilmiş ve fiziksel olarak tasfiye edilmişlerdir. Mustafa Suphi önderliğindeki gerçek komünist önderler kadrosunun ise aynı dönemde Karadeniz’de vahşice katledildiğini biliyoruz.

Kemalist halkçılıkla kastedilen, halkın en geniş kesimlerinin çıkarları doğrultusunda bir politika izlemek değildi. Bu ilke, toplumda çıkarları birbiriyle çatışan sınıfların bulunmadığını, toplumun birbiriyle dayanışma içinde ve birbirine muhtaç çeşitli mesleklerdeki bireylerden oluştuğunu ileri sürer. Ancak gerçekliğin tümüyle reddine dayanan bu savın hiçbir bilimsel temeli yoktur. Burjuva sosyologlar bile toplumun sınıflardan oluştuğunu ve üstelik de bu sınıfların bir çıkar çatışması içerisinde bulunduğunu bilir ve reddetmezler.

“Sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitleyiz” söylemi, Kemalist rejimin totaliter özünü açıkça ortaya seriyordu.[8] Sınıfsızlık maskesi altında, burjuvazinin toplumsal egemenliğinin temelleri atılmaya, korunmaya ve güçlendirilmeye çalışılıyordu. Her şey gerçekte halka rağmen, görünüşte ise halk için yapılıyordu! Mademki halk sınıfsız ve kaynaşmış bir kitleydi, bu durumda bu kitlenin çıkarlarını korumak için Halk Partisinden başka bir partiye de, demokrasiye de gerek yoktu. Bir taraftan sınıfların varlığı reddedilirken, diğer taraftan faşist İtalyan ceza yasalarından kopyalanıp 1990’lara kadar devam edecek olan meşhur 141 ve 142. maddeler komünistlere karşı bir önlem olarak yürürlüğe sokuluyordu. Bu maddeler, “bir toplumsal sınıfın diğerleri üzerinde tahakküm kurmaya teşebbüsünü” suç olarak düzenliyordu. Olmadığı söylenen, yani hayali bir sınıfın, olmayan diğer sınıflar üzerinde tahakküm kurmasını istemek, hiç de hayali olmayan, gayet de gerçek bir ağır hapis cezası demekti: 8 yıldan 15 yıla kadar.

Kemalizmi devletçi olduğu için sol olarak görmek, ulusal kalkınmacı olduğu için de anti-emperyalist olarak değerlendirmek diğer bir yaygın yanılsamadır. Oysa Kemalizmin, sol düşünceyle, sosyalist fikirlerle hiçbir ortak tarafı yoktur. Kemalist devletçilik, devlet kapitalizmi demektir. Sermayeye karşı değildir, bilakis sermaye sınıfını temel alır, onun gelişimini teşvik eder ve kapitalist sanayinin gelişiminin zeminini hazırlar. Nitekim daha cumhuriyet kurulmadan önce, Şubat 1923 İzmir İktisat Kongresinde, Kemalistler, hem emperyalist sermayeye hem de yerli burjuvaziye ve özellikle de İstanbul’un kozmopolit ticaret burjuvazisine güvenceler vermişlerdi. Osmanlı borçlarının devralındığı ve hiçbir şekilde karşılıksız millileştirmeye girişilmeyeceği karara bağlanmıştı. Kongrede Mustafa Kemal, “yabancı sermayeye gereken güvenliği sağlamaya her zaman hazırız” diyordu. 20’li yıllarda bir dizi önlemle gerek yerli burjuvazinin gelişiminin önündeki engeller kaldırılmaya gerekse de yabancı sermayenin ülkeye gelmesi teşvik edilmeye çalışıldı.

Her türlü teşvike ve emeği sınırsızca sömürme hakkına rağmen 20’li yıllarda özel sektörün sanayileşme yolunda ciddi bir adım atamaması ve beklenen yabancı sermaye akışının bir türlü gerçekleşmemesi rejimi sıkıntıya sokuyordu. 1929’da tüm kapitalist dünyayı sarsan büyük buhran Türk ekonomisini de fena halde vurmuştu. Kemalist bürokrasi, bu krizin etkilerini hafifletebilmek için, 1930’lu yılların başlarından itibaren bizzat kendi eliyle temel tüketim maddelerini, sanayi için hammadde ve ara mamulleri üretecek büyük sınai kuruluşları inşaya girişirken bir taraftan da sanayinin gelişmesi için gerekli altyapı yatırımlarını yapmaya başladı. CHP’nin 1931 ve 1935 programlarında devletçilik şöyle formüle ediliyordu: “Aslolan ekonomik faaliyette bireysel teşebbüstür, ama bunun yetmediği yerlerde devlet gücü devreye girerek ekonomik kalkınmayı sağlar.” Yani devlet kapitalist sanayinin gelişimine destek olur ve onun zeminini hazırlar.

Böylelikle sağlanan iktisadi canlılık ve büyümeden faydalanan yine de uzun yıllar boyunca ticaret ve tarım burjuvazisi oldu. Sanayi burjuvazisi de bu dönemde gelişimini sürdürdü ama onun ciddi bir atılım yapması ancak 50’li yılların sonlarından itibaren mümkün olacaktı. Devletçilik politikasının önemli sonuçlarından biri de asker-sivil bürokrasinin giderek çok daha büyük oranlarda iş âlemine dalarak “burjuvalaşması” olacaktı. Devlet kapitalizmiyle burjuvazinin iktisadi gelişiminin önünü açan “halkçı” Kemalist rejim, sıra o halkın çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin ekonomik ve demokratik haklarına gelince kılını bile kıpırdatmadı. Bir iş yasasının çıkması için cumhuriyetin ilanının üzerinden 13 yıl geçmesi gerekti. Sendika hakkı ancak 1947’de, Kemalist tek parti diktatörlüğü dönemi bittikten sonra tanındı. Grev ve toplusözleşme hakkı için ise işçi sınıfı tam 40 yıl beklemek zorunda kalacaktı.

Peki kapitalizmi devlet eliyle geliştirme anlamına gelen devletçilik emekçilere ne sağladı? Dizginsiz, kuralsız ve sınırsız bir sömürü! Emekçi halk kitlelerinin dizginsiz sömürüsü daha da arttıkça Kemalist rejimin “halkçılık” söyleminin de güçlendiğini görürüz! Daha 1927 yılında İsmet İnönü Meclis kürsüsünden şöyle haykırıyordu: “Memlekette şimendifer yok, liman yok, köprü yok, yol yok, mektep yok, velhasıl hiçbir şey yok! Ben bunları yapacağım, bunları yapabilmek için paraya ihtiyaç var. Onun için milletin cebinde on para da bulsam alacağım.” Köylü memleketin “efendisi” idi ve buğday üretiyordu, ama dünya krizi koşullarında köylüyü korumak için Buğday Koruma Kanunu da şarttı; ekmek yiyen herkes ekmek başına bir kuruş vergi verecekti! Her yetişkin erkek yıllık 8 ila 15 lira “yol vergisi” verecekti. Ortalama bir köylü ailesi için bu, yıllık yaklaşık 60 lira demekti, 1 ton buğday ise o dönemde 40 liraya satılıyordu! Tüketim malları üzerindeki vergiler 1927’den 1934’e %53 artarken, aynı dönemde kişi başına düşen gelir %40 azalmıştı. Hapishaneler vergisini ödeyemeyenlerle doluyor, 1932’de 700 bin kişi vergi ödeyemediğinden zorla yol yapımında çalıştırılıyordu! İlerleyen yıllarda burjuva devlet iki bin milyoner yetiştirmekle övünürken, zorla çalıştırma daha da yaygınlaşıyor, ücretler daha da düşüyor, işgünü resmen 11 saate çıkarılıyordu. Tüm bunlar, devletçiliğin kimin çıkarına olduğunu göstermesinin yanı sıra tek parti diktatörlüğü dönemi bittiğinde, CHP’nin neden büyük bir seçim yenilgisine uğradığını da açıklıyor olsa gerek.


[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Özgür Doğan

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 06.05.2017, 04:46   #6
Yazar
Raya Haq
Forumu İyi Bilen
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 255
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 9
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 10
25 Mesajına 26 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Laiklik

Yukarıda değindiğimiz konuşmasında orgeneral Başbuğ, laiklik ilkesinin “Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturan tüm değerlerin temel taşı” olduğunu vurgulayarak, devletin ulusal, üniter ve laik olma ilkelerinin, “Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin temel unsurlarını oluşturduğu”nu söylüyor. Laiklik konusundaki bu yorum da yanlıştır. Baştan başlayalım. I. Meclis’in açılış töreninin nasıl yapılacağı ve tüm yurtta kutlamaların nasıl yapılması gerektiği bizzat M. Kemal tarafından bir bildiriyle açıklanmıştı. Buna göre, “vatanın istiklali, yüce Hilafet ve Saltanat makamının kurtarılması” görevini yapacak olan Meclis’in açılışı için bilinçli olarak Cuma günü tespit edilmişti. Tüm vekillerle birlikte Cuma namazı kılınarak Kur’an okutulacak ve onun “nurundan feyz alınacak”tı. Ardından “Sakal-ı Şerif” ve “Sancak-ı Şerif” alınarak Meclise gidilecek, Meclis kapısında dualar okunarak kurban kesilecekti. Meclis’in açılacağı güne kadar her ilde hatim indirilecek, “Halifemiz, Padişah efendimizin yüce varlıklarının, şanlı ülkesinin ve bütün tebaasının bir an önce kurtulmaları” için dualar okunacak, vaazlar verilecekti. Tüm bunlar harfiyen yerine getirildi ve yıllar sonra Mustafa Kemal ünlü Nutuk’unda, bu durumu “o günün duygu ve düşüncelerine uymak zorunda kaldıklarıyla” açıkladı. Ne de olsa “şartlar ve zemin” uygun değildi! Ama yine de bu dini tören ve ritüeller, daha en baştan ulusal ve laik bir devleti hedeflediği iddia edilen bir önderlik için pek de uygun bir başlangıç olmasa gerek! Benzer dini törenler, İslam dinine atıflar vb. ilerleyen yıllarda da devam edecekti. Oysa 1908’de II. Meşrutiyet Meclisi açılırken bu tür dini törenlerin hiçbiri sözkonusu olmamış, övgüler Hilafet ve Saltanat makamına değil, Anayasaya yapılmıştı.

Cumhuriyetin ilanından bir ay önce Mustafa Kemal’in kurduğu Halk Fırkasının program niteliğindeki dokuz maddelik bildirisinin ikinci maddesinde, “Hilafetin en yüksek dini makam olarak korunacağı” yazılıydı. Bu madde 1927 yılına kadar değiştirilmedi. Laiklik ilkesinin çok daha sonraları icat edildiğinin en bariz göstergesi, 3 Mart 1924’de halifelik kaldırılmış olmasına rağmen, Nisan ayında yürürlüğe giren 1924 Anayasasının ikinci maddesinde “Türkiye Devletinin dini İslamdır” ibaresinin yer alıyor oluşudur. Üstelik bu madde 1928’e kadar yürürlükte kalmıştır! Halifeliği kaldıran düzenlemeyle birlikte, Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuş, din eğitimi ya da dinsel temellere göre eğitim veren gayri resmi okullar kapatılıp resmi imam-hatip liseleri kurulmuş, din dersleri resmi devlet okullarında da zorunlu ders olarak verilmeye başlanmıştı. Böylelikle gerek din eğitimi, gerekse de dini ibadetler devletin denetimi altına alınarak resmileşiyordu. Bu durum anayasal bir devlet dininin varlığıyla da birleşince, kesinlikle laik olmayan bir devlet anlamına geliyordu. TC’de ortaya çıkan bu durum aslında Osmanlı’nın son döneminde oluştuğu şekliyle devletin dinsel alan üzerindeki egemenliğinin devam ettiği anlamına geliyordu. Toplumsal yaşamın her alanında olduğu gibi din alanında da devlet, kendi anladığı, uygun gördüğü bir anlayışı yerleştiriyor, dinsel kurumları örgütlüyor ve besliyordu.

Muhalefete göz açtırılmadığı, farklı siyasal parti kurmanın yasak olduğu, söz, basın ve örgütlenme özgürlüğünün bulunmadığı koşullarda huzursuzluk kendisini geleneksel kanalların dışında ifade edemez hale gelir. İşte daha TC’nin kuruluşundan itibaren yaşanan da tam bu olmuştur. Çeşitli iç isyanların ve en önemlisi de Şeyh Sait’in önderlik ettiği Kürt isyanının İslami motifleri de içinde barındırmasının nedenlerinden biri bu idi. Geleneksel dini toplanma yerlerinde giderek yükselen huzursuzluğun dışa vurulması, devlet tarafından uygulanan baskının daha da artmasına yol açmış, Takrir-i Sükûn yasası ve İstiklal Mahkemeleriyle bir terör dönemi başlamış idi. Bu terör dalgasından, işçi sınıfı, komünistler, Kürtler ve kimi burjuva muhaliflerden sonra geleneksel dini kurum ve mekânlar da paylarına düşeni aldılar. Muhalefetin bu geleneksel kanallarını da ortadan kaldırmak üzere, 1925 sonunda tekkeler, zaviyeler, türbeler kapatıldı, dini cemaatler ve tarikatlarla birlikte devletin denetimi dışında her türlü dini faaliyet, unvan, sıfat ve giysi de yasaklandı.

Ne var ki, yasaklamalarla ne bir din ortadan kaldırılabilir ne de muhalefet sonsuza kadar yok edilebilir. Nitekim öyle de oldu ve yasaklanan her şey yeraltına geçerek devam etti. Tabii bunlarla birlikte bürokrasinin rejimin bekasını sağlama korkusu da! Bu korkunun derinleşip kökleşmesiyle, nihayet 1928’de TC Anayasasından “devletin dini İslamdır” ibaresi çıkarıldı. Laiklik ilkesi 1931 yılında CHP’nin programına, 1937’de ise Anayasaya dâhil edilmesine rağmen devlet dinden elini hiçbir zaman çekmedi. Din hiçbir zaman resmilikten çıkıp tam olarak sivilleşmedi. İslam dininin başı olarak halifelik kurumunu kaldıran ama bizzat kendisi dinin başı olarak hareket eden bir devletin laik olduğu yutturmacası bugün de devam ediyor. Gerçekte hiçbir zaman laik olmamış olan TC’nin 1937’ye kadar hukuki olarak da laik bir devlet olmadığını burada not edelim.

Öyle gözüküyor ki, generalimizin bahsettiği “laik kuruluş felsefesi”nin (“resmi tarih” yazma girişiminin demek daha doğru olur) temelleri ancak 1927’deki muzafferler kongresinde okunan Nutuk ile atılmaya başlanmış ve 30’lu yılların ortalarında bütünsel bir şekle kavuşmuştur!


[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Özgür Doğan

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 06.05.2017, 04:47   #7
Yazar
Raya Haq
Forumu İyi Bilen
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 255
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 9
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 10
25 Mesajına 26 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

İnkılâpçılık

Uzun yıllar boyunca devrimcilik olarak anılan bu ilke, 12 Eylül faşizmiyle birlikte “inkılâpçılık” olarak kullanılmaya başlandı. Ne de olsa devrimcilik tehlikeli bir şey idi! Bu “ilke” devrimciliği övmez, tersine zaten Mustafa Kemal’in “yanılmaz” önderliği sayesinde “geleneksel kuruluşları modern kuruluşlarla” değiştiren devrimler yapıldığını iddia ederek, böylece ortaya çıkan “modern yapı”nın tanınıp, kabul edilmesini ve korunmasını söyler. Bir başka deyişle, statükonun muhafaza edilmesini belirtir.

İktisadi ve siyasi alanda yapılan “inkılâplar”, toprak devrimi gibi kapsamlı bir dönüşümün yapılamamasının yarattığı belirleyici daraltıcı etkiye rağmen yine de burjuva toplumun iktisadi gelişiminde ilerletici bir rol oynamışlardır. Bu açıdan Elif Çağlı, Mustafa Kemal ve onun önderliğini şöyle değerlendirir: “M. Kemal kendi döneminde tarihi ve iktisadi açıdan burjuva toplumu ilerletici bir rol oynamıştır. Fakat bu durum, onun siyasi çizgisinin ve siyasal uygulamalarının, işçi sınıfını ve halk kitlelerini ezen zorba ve baskıcı bir siyasal karaktere sahip olduğu gerçeğini asla değiştirmez.”[9] Yukarıda bu ilerlemenin işçi ve emekçilerin ne denli dizginsiz bir sömürüsüne ve nasıl bir siyasal despotizme dayandığını görmüştük. Ne var ki, toplumsal planda ve eğitim ve kültür alanında sınıflandırılan “inkılâplar”a geldiğimizde işler değişmeye başlar. Bunlar hakkında söylenmesi gereken ilk şey, tüm bu reformların emekçi halkın çıkarına olsun diye yapılmadığı, çoğunun göstermelik ve biçimsel girişimler olarak kaldığı ve toplumun geniş kesimlerinin gündelik yaşamına pek nüfuz edemediğidir.

Topluma tepeden dayatılan, çoğunlukla üstyapısal dönüşümleri hedefleyen biçimsel uygulamalarla sınırlı bu reform girişimlerini bir devrim olarak adlandırmakla, aslında “halk yararına” gerçek bir toplumsal devrimin ve kültürel atılımın yapılamadığı gerçeği gözlerden gizlenmeye çalışılıyordu. Çağdaşlaşma adına doğrudan toplumsal hayatı düzenlemeye dönük reform girişimlerinin çoğu büyük ölçüde fiyaskoyla sonuçlanmıştır.

Birkaç örnek verelim. Kadının erkekle eşit haklara kavuşturulduğu iddiasının koca bir yalan olduğu ortada değil midir? Şapka ve kıyafet devrimi gereğince “modernleşmedikleri” için onlarca insanın idam edildiği bir başka ülke var mıdır? Ya da “devrimin” üzerinden 82 yıl geçmişken halen başörtüsüyle uğraşan bir başka ülke? Lâkap ve unvanların kaldırılmasıyla övünülür, ancak yasaklanan sıfatların birçoğu kullanılmaya devam edilmiştir; bugün bile ortalık “beyler”den, “hanımefendiler”den geçilmediği gibi, Kemalist devrimlerin koruyucusu sıfatlı generaller kendilerine “Paşa” denilmesinden büyük gurur duyarlar. Bir taraftan “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar ülkesi olamaz” denilip geleneksel dini mekânlar kapatılırken, diğer taraftan birçok “Şeyh”in tek parti rejimi sona erene dek daimi mebusluğa atanmasına ne demeli? İnsanların ölülerden medet ummaması gerekçesiyle türbeler yasaklanır, oysa kendileri kişi putlaştırmasının en alasını yaparlar. Ya da pek laik eğitim sisteminde zorunlu din derslerine, devlete ait imam-hatip liselerine, ilahiyat fakültelerine, okullardaki mescitlere ve en başta da Diyanet İşleri Başkanlığına ne demeli? Öztürkçeleştirme amacıyla girişilen dil devriminin en önemli sonuçlarından biri, dilin kısırlaşmasına yol açarak torunların dedelerinin söylediklerini ve yazdıklarını anlamamaları olmadı mı?

İktisadi bir temele dayanmaksızın da birtakım kararnamelerle toplumun gündelik yaşantısının bugünden yarına dönüştürülebileceğini, kültür kararnameleriyle bir kopuş yaratılarak Batı seviyesine çıkılabileceğini hayal eden bu tepeden inmeci, seçkinci anlayışın gündelik yaşam içerisinde yaratabileceği tek şey muazzam bir toplumsal travma idi. Tek parti diktatörlüğü dönemindeki bu çabaların en önemli sonucu, bir bütün olarak toplumsal yaşamda kent ile kır arasındaki çatlağın genişlemesi ve uçurumun derinleşmesi oldu. Nüfusun çok küçük bir kesiminin yaşadığı kentlerde mülk sahibi sınıfların mensupları ve bu arada öğretmenler, hâkimler, müdürler, valiler, kaymakamlar, devletlû aydınlar vb. gibi düzenin gözbebeği durumundaki ayrıcalıklılar ordusu, Batı’dan aynen kopyalanmış, ama içi boş kalan bir modern kapitalist kültürle yaşamlarını sürdürürlerken, toplumun sözde efendisi olan köylüler, bir Amerikalı gözlemcinin sözleriyle, Hititlerden kalan yöntemlerle tarımla uğraşıyor ve onlar gibi yaşıyorlardı. Bu muazzam kopukluk, bugün “Beyaz Türk” lakabıyla anılanların atalarının, kırı sürekli bir tehdit ve gericilik kaynağı olarak görüp horlamalarını da beraberinde getirmişti.

Bir bütün olarak bakıldığında bu dönüşüm çabalarının esas amacı, Kemalistlerin iddia ettiği gibi, modernleştirerek halkın yaşam düzeyini yükseltmek değildi. Bu reformlar, esas olarak mülk sahibi sınıfların kapitalist Batı dünyasıyla ilişkilerinde ortaya çıkan uyumsuzlukları ortadan kaldırmayı, özel mülkiyet rejimini ve emeğin sömürü olanaklarını genişleterek güvence altına almayı amaçlıyordu. Özel mülkiyet sisteminin önü bir kez açıldığında, zaman içerisinde kapitalist gelişmenin hızlanması zaten kaçınılmazdır. Ne var ki, geniş emekçi kitlelerin seferberliğine dayanarak toprakta pre-kapitalist ilişkileri Jakoben bir tarzda ortadan kaldırmakla, kırsal kesimde kapitalist gelişimi Prusya tipinde sancılı bir evrimsel sürece havale etmek arasında dağlar kadar fark vardır. Kemalist rejim, ikinci yoldan yürümüş ve kırı kendi kaderine terk etmiştir. Hatta bununla da yetinmemiş, kırın geri unsurlarıyla (toprak ağaları, şeyhler, vb.) ittifak kurarak onları meclise taşımıştır.

Kurtarıcı mesihlere aldanma

Gördüğümüz gibi CHP’nin meşhur altı oku, Milli Mücadelenin başarıyla sonuçlanmasının ardından kurulan ve 20’li yılların sonlarına doğru ancak pekiştirilebilen bir olağanüstü burjuva rejimin ideolojik dayanakları olarak sonradan imal edildiler. Kemalizme boyundan büyük bir anlam yükleyenlerin, onu anti-emperyalist bir hareket olarak değerlendirip, ona son derece abartılı bir ilericilik hatta solculuk atfeden sol çevrelerin temel yanılgılarından biri, Kemalizm denen program ya da ideolojinin, bir olağanüstü burjuva düzenin resmi ideolojisi olarak şekillendiğini görememektir. Bu ilkeler, halk kitlelerinin devrimci seferberliği için daha baştan ortaya konan bir “burjuva devrim programı”nın ilkeleri değildirler. Düpedüz, halk kitlelerinin sınırlı etkinliğinin de boğulması üzerinden kurulmuş ve ardından kendisini pekiştirmeye girişmiş bir burjuva diktatörlüğün resmi ideolojisi olarak ortaya konulmuşlardır.

Burjuvazi adına hareket ederek onun kolektif çıkarlarını hayata geçiren bürokratik önderlik, bir taraftan halkın devrimci etkinliğinin en küçük belirtilerini bile boğarken, diğer taraftan burjuvazinin sınıf egemenliğini kurmakla tepeden bir devrim gerçekleştirmiş oldu; halk kitlelerinin içinde yer almadığı ve böyle olduğu için de onların gündelik yaşantısını köklü bir değişikliğe uğratamayan bir “devrim”! Burjuvazinin toplumsal ve iktisadi gücünün zayıflığıyla ters orantılı olarak, onun adına hareket eden önderliğin toplum üzerindeki baskısı alabildiğine yoğun oldu. Bu yoğun baskıya son derece eklektik, yapaylığı paçalarından akan, keyfi ve hiçbir bilimsel dayanağı olmayan, sonradan imal edilmiş ve kişi putlaştırmaya dayanan bir resmi ideoloji eşlik etti. Zafer kazananlar, geriye dönüp tarihi de kendi arzularınca, kendilerini yücelten bir tarzda yeniden yazarak resmileştirdiler. Kemalist kadronun hiçbir öğreti ve sistematiğe dayanmıyor olması, yani ciddi bir düşünsel temelinin olmaması, yüce bir erdem olarak sunuldu. Tarih, şaşmaz ve yanılmaz önderin kafasının içindeki planların açılıp serpildiği bir süreç olarak resmedildi; oportünist manevralar önderin politik dehasının göstergesi olarak aklandı; nitekim o en başından itibaren neyi hedeflediğini ve hedeflenen şeye nasıl ulaşılacağını en ince detaylarıyla bilmesine rağmen “şartlar ve zemin” oluşmadığından bunları saklamış ve ancak zamanı geldiğinde hayata geçirmişti! Halk kitleleri denileni yaptığı sürece, süreç zaten onun dışında gelişen ve mülk sahibi sınıfların arasındaki bir politika oyunundan ibarettir. Ve bu oyunda, ideolojik berraklık ve buna uygun açık, net politik tutumlar en para etmez ilkelerdir. Çünkü tepeden devrimler Bizans entrikalarının da en parlak sahneleriydiler.

20. yüzyıl yalnızca Türkiye’de değil dünyanın birçok bölgesinde emekçi halkları kurtaracağı iddiasındaki bürokratik önderliklere şahit oldu. Fasist Diktator Kemalist rejimden, Arap sosyalizminin babası Nasır’dan “21. yüzyıl sosyalizmi”nin mucidi Chavez’e kadar birçok önderlik, farklı sınıfsal temellere dayansalar da, kendi iktidarlarını işçi sınıfını ve emekçileri kurtardıkları ya da kurtaracakları iddiasıyla meşrulaştırmaya çalıştılar, çalışıyorlar. İşçi sınıfının kurtarıcılara ihtiyacı yok, tepeden devrimlere de artık karnı tok olmalı. Her türlü emekçi düşmanı ideolojiye karşı kendi bağımsız sınıf çıkarları temelinde, kendi ideolojisiyle yani Marksizmle donanıp harekete geçtiği sürece, Marx’ın, “işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır” düşüncesinin gerçek kılınmasının önünde hiçbir engel yoktur.


[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Özgür Doğan

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 06.05.2017, 04:50   #8
Yazar
Raya Haq
Forumu İyi Bilen
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 255
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 9
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 10
25 Mesajına 26 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Saygideger Dostlar

Yer yuzunde Almanya`nin Adolf Hitleri, Italya`nin Mussolini`si ve genel olarak Ulusal yapilanmalari uzerine Turkiye kadar Irkci ve Milliyetci soven yaklasimlarini gormenin mumkunu yok. Turkiyede`ki Irkcilik ozellikle Kemalizm tarafindan sozum Ona 1927 de, Laiklik, Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkcilik 1931 de, Devletcilik ve Inkilapcilik ile, Ozellikle Turkiye`de Azinliklar uzerinde yurutulen cirkin politikalarla, Uygulamada olan Askeri Fasist Diktatorlugu golgede birakmak, Hile ve Yalanlari ile gunumuze kadar Turkiye Isci ve Emekci Yiginlari uzerinde Fasist Diktatorluk sistemini gunumuze kadar getirmistir....

Isterseniz Bu Fasist Generaller Tayfasinin Tek Partili 1946 ya Kadar Askeri Fasist Diktatorlugun, Getirdigi Alti Faktorun Nitelik ve Niceliklerini Inceliyelim....


Kemalizmin Altı Oku ve Gerçekler


Anayasaya değişikliği vesilesiyle ileri sürülen, “******* İlke ve İnkılâpları”na yapılan atıfların Anayasadan çıkarılması önerisi, beklenildiği gibi statükocuların istemezük hezeyanlarıyla karşılaştı. Bu tartışmalar içerisinde ileri sürülen akla ziyan savların hepsini bir tarafa bırakmakta yarar var. Tek bir noktayı belirtmek yeterli: Kemalizm eleştiricileri cephesinde bile, bu anlayışın bir bütün olarak cesurca tartışılması ve artık aşılması gerektiğini dile getirecek net bir pozisyon alış sözkonusu değildir. En liberal görünen burjuva ideologlar bile gerçekte belli Kemalist önyargılardan bütünüyle muaf değildirler.

1946’da Kemalist tek parti rejiminin sona ermesinin ardından, 1950 seçimlerine gidilirken, ******* ilke ve inkılâplarının geniş halk kitleleri gözündeki anlamını idrak etmiş olacak ki, zamanın CHP yönetimi, seçim bildirisinde, altı okun tümünü birden Anayasadan çıkarmayı taahhüt ediyordu: “Tek parti devrinin icabı sayılarak anayasaya sokulmuş olan 6 umdeyi oradan çıkaracağız.”[1] Bugünse Kemalistler benzer bir öneriyi vatana ihanetle eş tutuyorlar! Kemalizmin temel ilkeleri olarak sayılan altı okun nasıl şekillendiğine ve işçi sınıfı açısından ne anlama geldiğine bakalım.
Kemalizm “Milli Mücadele” döneminin ideolojisi değildir

Kemalist ideolojinin temel unsurları olarak görülen ve “altı ok”la sembolize edilen ilkeler; cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve inkılâpçılık idi. Bu ilkeler, resmi eğitim sisteminin yıllar boyunca propaganda ettiği gibi daha “Milli Mücadele” yıllarında benimsenen ya da bu mücadeleye kılavuzluk eden ilkeler olmadığı gibi, TC’nin kuruluşuna damgasını basarak daha baştan resmiyet kazanmış da değillerdi. Bir başka deyişle, bugün generallerinden profesörlerine tüm Kemalistlerin iddia ettiğinin aksine bu ilkeler “Kurtuluş Savaşının ve TC’nin kuruluş felsefesini” yansıtmıyordu. Nitekim Milli Mücadeleyi yürütüp başarıya ulaştıran ve böylelikle de TC’ye giden yolu açan I. Meclisin yekpare bir felsefesi ya da siyasi anlayışı olmadığı gibi, bu Meclis içerisinde Bolşevizme içten bir sempati duyan küçük bir gruptan, saltanat ve hilafet yanlılarına kadar geniş bir yelpaze mevcuttu.

Sözkonusu ilkeler, Kemalist bürokrasinin öncülük ettiği burjuva dönüşüm sürecinin çeşitli evrelerinde, günün ihtiyaçlarına yanıt olarak pragmatist bir biçimde gündeme getirilmiş, altları farklı dönemlerde farklı şekilde doldurulmuş, adları sonradan konmuş ve resmiyet kazanmışlardı. 1925 tarihli Takrir-i Sükûn Kanunu ve İstiklal Mahkemeleriyle, Kürtlerin ayaklanmaları bastırılmış, işçi sınıfının örgütleri dağıtılmış, bununla da yetinilmeyip, burjuva devlet aygıtı içinde ve Milli Mücadeleye önderlik eden kadrolar arasında da kapsamlı bir “temizlik” gerçekleştirilmişti. Böylelikle CHP’nin tek parti diktatörlüğünün önündeki engeller temizlenmişti. 1927’de CHP’nin II. Kurultayında Mustafa Kemal’in 36,5 saat süren Nutuk’u aslında, Milli Mücadeleyle başlayıp o güne dek uzanan tarihsel sürecin, zafer kazanmışlar tarafından yeniden yazılması ve böylelikle bir mitolojinin de temellerinin atılmasıydı. Aynı Kurultayda, CHP’nin ilkeleri olarak cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve halkçılık benimsenmişti. 1931’deki III. CHP Kurultayında ise bunlara laiklik, devletçilik ve devrimcilik de eklendi. 1935’deki IV. Kurultayda ise, parti programına, “Partinin güttüğü bu esaslar Kemalizm prensipleridir” cümlesi eklenerek, “Kemalizm” ifadesine resmiyet kazandırılmıştı. Sözkonusu ilkeler 1937’de de Anayasaya dâhil edildi.
Cumhuriyetçilik

İttihat ve Terakki’nin tüm genç subayları gibi Mustafa Kemal de “devlet-i Osmaniyi kurtarma” ve onu modern temellerde ayağa kaldırma heveslisi bir gelenekten geliyordu. Bunun yolu ona göre de Batı ile bütünleşmekten ve onun düzeyine çıkmaktan geçiyordu. Padişahın yetkilerinin sınırlandırıldığı ve göstermelik bir düzeye çekildiği Anayasal monarşi bu açıdan biçilmiş kaftandı ve yeni gelişmekte olan burjuvazinin çıkarlarıyla da uyumluydu. I. Dünya Savaşının öncesinde arzulanan ve yaşananlar da bu yöndeydi. Ne var ki Osmanlı’nın savaştan yenik çıkması ve başkenti olan İstanbul’un işgal edilmesi durumu değiştirdi. Emperyalist işgale tümüyle boyun eğen saltanatın, üstelik de kendisini kurtarmaya çalışanları vatan haini ilan edip haklarında idam fermanı çıkarması, anayasal monarşi hayallerinin suya düşmesini ve Mustafa Kemal ekibinin ister istemez saltanatı dışlayan bir çözüm arayışına girişmesini beraberinde getirdi.

Böylece Batı kapitalizmine entegre olarak devleti kurtarmanın ve onu modern kapitalist temellerde yeniden inşa etmenin tek yolu, saltanatın tasfiye edilmesinden, monarşiye son verilmesinden ve dolayısıyla cumhuriyetten geçiyordu. Bu aynı zamanda Sarayın aforoz ettiği Mustafa Kemal ve ekibi açısından siyasal iktidar üzerinde belirleyici olmanın geriye kalan tek yolu idi. Bu bağlamda, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu meşhur vecizesi, egemenliğin gerçekten “millete” ait olduğunu değil ama artık kesinlikle padişaha ait olmaması gerektiğini anlatıyordu. Dolayısıyla, cumhuriyetçilik, egemenliğin mülk sahibi sınıflarda ve onunla iç içe geçip ona öncülük eden Kemalist bürokraside olduğu gerçeğinin ifadesiydi.

İşin aslında cumhuriyet, sözcük anlamıyla, egemenliğin “bir yerde toplanmış halk topluluğunda”, cumhurda, olduğu anlamına gelir. Cumhuriyet sözcüğünün karşılığı olduğu respublica, siyasetin “kamu”ya, yani tüm topluma ait olduğu rejim demektir. Bu durumda cumhuriyet, toplumun kendi kendisini yönetmesini yani demokrasiyi de içinde barındırmalıdır. Ne var ki, kavramların soyut dünyasından gerçek dünyaya geri döndüğümüzde, hiçbir burjuva cumhuriyette, siyasal iktidarın tüm topluma ait olduğunu göremeyiz. Toplum sınıflara bölünmüştür ve siyasal egemenlik de gerçekte iktisaden egemen olan sınıfa aittir. Kapitalist toplumda demokrasi, burjuva demokrasisidir. Ancak burjuvazi normal koşullarda egemenliğini olağan yollardan sürdürebilmek için işçi sınıfı ve emekçilerin de siyasal haklarını belli ölçüde tanımak zorunda kalır. Yalnızca tüm toplumun üyelerinin biçimsel eşitliği anlamına geliyor olsa bile, bu durum, kapitalizm öncesi toplumlara göre önemli bir ilerlemedir. İşte cumhuriyet ve demokratik haklar arasındaki bu içsel ilişkiden ötürüdür ki, işçi sınıfı, feodalizme, monarşiye ve Asyatik despotizme karşı mücadele bayrağına cumhuriyet talebini de işlemişti.

İşçi sınıfı açısından cumhuriyet rejimini savunulur ve anlamlı kılan şey, onun demokratik mahiyetidir. Dolayısıyla demokratik olmayan kendinden menkul bir cumhuriyet işçi sınıfı için bir şey ifade etmediği gibi, cumhuriyet olmadan da burjuva demokrasisi pekâlâ mümkündür. Kapitalizmin beşiği olan Hollanda ve İngiltere bugün bile krallıktırlar; ancak burjuva demokrasisinin göreli genişliği, bu ülke işçi sınıflarının siyasal gündeminden cumhuriyetçilik ilkesinin zaman içerisinde düşmesi sonucunu doğurmuştur. Aynı şeyi Belçika, İspanya ve Japonya için de söylemek mümkün. Burada önemli bir hususa daha değinelim. İşçi sınıfı açısından demokratik cumhuriyet talebinin hiçbir şekilde yeterli olamayacağı gerçeği daha 1848 devrimleri sırasında ortaya çıkmıştı. Demokratik cumhuriyet talebiyle yola çıkan burjuvazinin o günkü en ilerici kanadının programı bile işçi sınıfı açısından yetersiz idi ve tam da bu nedenden ötürüdür ki, işçi sınıfı kendi hedefini yalnızca demokratik bir cumhuriyetle sınırlamamış, daha o günden önüne sosyal bir cumhuriyet hedefini koymuştu. Bu hedef, zaman içerisinde Komün tipi bir iktidarla somutlaşıp Sovyet Cumhuriyeti olarak 1917’de zafere ulaşacaktı.

Kemalist cumhuriyetçilik anlayışı bu açıdan temel bir sorunu içinde taşır. Bu cumhuriyet daha en başından itibaren ne ilkesel olarak ne de pratikteki uygulamalarıyla demokratik bir içeriğe sahiptir. Demokratlık prensibi, Kemalizmin ne temel ilkeleri arasında ne de sonradan icat edilen “yardımcı ilkeler” arasında mevcuttur. Kemalist rejimin Adalet Bakanı ve önde gelenlerinden Mahmut Esat Bozkurt, Hitler’in ve Mussolini’nin *******’ü örnek aldığını söylemelerinden gurur duyuyor ve şöyle diyordu: “gerek nasyonal sosyalizmin ve gerek faşizmin Mustafa Kemal rejiminin az çok değiştirilmiş birer şeklinden başka bir şey olmadıklarını söylüyor[lar]. Çok doğrudur. Çok doğru bir görüştür. Kemalizm otoriter bir demokrasidir. … Demokrasi de bundan başka bir şey olamaz.”[2]

İşçi örgütlerinin, grevlerin, komünist parti ve düşüncenin yasaklanması, Kürt isyanlarının defalarca kıyımlarla bastırılması, azınlıkların mübadelesi ve geriye kalanların büyük baskı altına alınması, Takrir-i Sükûn Yasası, İstiklal Mahkemelerince binlerce kişinin sudan sebeplerle idam edilmesi, 30’larda siyasi ve toplumsal baskının faşizan boyutlara tırmanması vb. gibi cumhuriyetin ilanından sonraki anti-demokratik uygulamalar bu otoriter “demokrasi” hakkında yeterli fikir vermektedir. Ayrıca, cumhuriyetin ilanını takip eden süreçte olduğu gibi onu önceleyen süreç de, mülk sahibi sınıfların muhalif temsilcilerinin dahi suikastlara varacak boyutlarda baskıcı yöntemlerle susturulmasını içeriyordu. Bu süreçte yaşananlar, cumhuriyet döneminde yaşanan çok daha ağır baskı koşullarının bir habercisiydi. Nitekim saltanatın kaldırılması görüşmelerinde yaşananlar bunun sadece bir örneğiydi.

Mecliste saltanatın kaldırılması görüşmeleri, Mustafa Kemal’in de içinde olduğu 82 milletvekilinin önergesiyle başlamış ancak sonuç alınamamıştı. 1 Kasım 1922’de tekrar görüşülen konu, komisyona havale edilmiş ve komisyonda da görüşmeler tıkanma noktasına gelmişti. Mustafa Kemal’in “burada toplananlar, meclis ve herkes sorunu doğal bulursa, sanırım ki uygun olur. Yoksa yine gerçek, yöntemine göre saptanacaktır ama, belki birtakım kafalar kesilecektir” şeklindeki tehdidi ile aynı gün saltanat oybirliği ile kaldırıldı. Ne var ki, Milli Mücadeleye önderlik eden bu I. Meclis, daha önce de değindiğimiz üzere, cumhuriyet kurmak için değil, saltanat ve hilafeti kurtarmak ve işgali kırmak amacıyla yola çıkmıştı. Mustafa Kemal ve ekibi, Meclis içerisinde kendilerine muhalif olanların direncini kırmayı başaramamıştı. Önce kendilerini Müdafaa-ı Hukuk grubu olarak örgütleyen Kemalist ekip, ardından Milli Mücadelenin amaçlarını ve çerçevesini belirleyen Erzurum ve Sivas Kongrelerinin kararlarını bu grubun biricik amacı olarak ilan ettiler. Böylelikle, Milli Mücadelenin yalnızca kendileri tarafından verildiği şeklinde bir izlenim yaratılmış oluyordu.[3] 1923 Nisanında Hıyanet-i Vataniye kanununda yapılan değişiklikle muhalefet imkânsız hale getirildi. Ardından da Meclis dağıtıldı. Yeni Meclise kimlerin milletvekili “seçileceğini”, oluşturulacak listede kimlerin yer alacağını belirleyen tek bir kişi vardı: Mustafa Kemal. Göstermelik bir seçimin ardından oluşan II. Meclisin neredeyse tamamı artık bu gruptan oluşuyordu. Grup kendisini 9 Eylül 1923’de Halk Fırkası olarak adlandırdı. İktidarın bir parti aracılığıyla tek bir ekibin elinde tekelleşmesine rağmen, cumhuriyetin ilanı yine aynı grup içinde yaşanan şiddetli iç tartışmaların ardından ancak 29 Ekim 1923’de gerçekleştirilebildi.

Yeni rejimin tek adam ya da tek parti diktatörlüğü olduğu şeklindeki eleştirilere karşı Mustafa Kemal’in açıklamaları, bunu reddeden değil açıkça ilan eden bir içeriktedir: “Bu milletin siyasi fırkalardan çok canı yanmıştır. Halk Fırkası dediğimiz zaman bunun içine bir kısım değil, bütün millet dâhildir.” Mademki Halk Fırkasına bütün millet dâhildir, bu durumda “milli egemenlik” de CHP’nin egemenliği anlamına geliyordu! CHP’nin bu egemenliği hangi temsilciler aracılığıyla kullanacağı, Meclise kimlerin gireceği, kimlerin devlet aygıtının hangi pozisyonunda yer alacağı vb. ise yine öldüğü tarihe kadar Mustafa Kemal tarafından belirlenecekti.[4] Klasik burjuva devrimlerinin cumhuriyet talebi parlamenter demokrasiden ayrı düşünülebilir bir şey değildi. Gerçekten de burjuva demokrat anlamda bile “özgür” seçimlerin olmadığı bir cumhuriyet ise, “milli egemenlik” düşüncesiyle çelişmektedir. Türkiye’de yaşanan durum bu açıdan 20. yüzyıl dünya tarihindeki ilk cumhuriyet garabetlerinden biridir ama sonuncusu olmamıştır.

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Özgür Doğan

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 06.05.2017, 05:09   #9
Yazar
Raya Haq
Forumu İyi Bilen
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 255
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 9
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 10
25 Mesajına 26 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Utku Kızılok
Eylül 2011

22 Temmuzda, Norveç'in başkenti Oslo'da, önce hükümet binalarına dönük bombalı bir saldırı düzenleyen Anders Behring Breivik adlı faşist, bilahare polis kıyafetleri giyerek ve tepeden tırnağa silah kuşanarak Oslo yakınlarındaki Utoya adasına gitti. Yaşları 14 ilâ 19 arasında değişen ve adada kamp yapan iktidardaki İşçi Partisinin gençlik kollarına üye onlarca gencin canını aldı. Bu iki saldırıda 77 kişi yaşamını kaybetti. Henüz ikinci katliam vuku bulmadan önce, Batı medyası ilk saldırıyı "Norveç'in 11 Eylül'ü" olarak sundu. Bu son derece bilinçli bir tercihti. Bombalı saldırıların çapına bakılmadan, özellikle Batı'da gerçekleşmesi durumunda tez elden bir "11 Eylül" imgesi yaratılmaya çalışılıyor. New York'taki İkiz Kuleleri yerle bir eden 11 Eylül saldırıları terörizmle, ama aynı zamanda İslamla özdeşleştirilmiş durumda. "11 Eylül" damgası vurulan bu tip bombalı eylemler sonrasında kitleler terörizmle korkutulup esir alınırken, Müslümanlar da hedef tahtasına oturtuluyor. Nitekim Norveç'te de farklı olmadı ve daha hiçbir şey belli değilken saldırıları El-Kaide'nin düzenlediği ilan edildi.

Fakat önyargıya ve ezbere dayalı spekülasyonlar kısa zaman sonra yerini gerçeğe bıraktı: Onlarca insanı adeta oyun oynarmış gibi hunharca katleden kişi, iyi eğitimli, iyi halli, düzgün giyinen, orta sınıf bir aileden gelen ve Hıristiyan olan Norveçli Breivik'ten başkası değildi. "Terörist" deyince zihninde Doğulu ve Müslüman halklardan kimseler canlanan Batılı burjuva âlemi için Breivik bir sürpriz olmalı! Kendini Hıristiyan muhafazakâr olarak tanımlayan, Haçlı şövalyelerine özenen, Siyonist gruplarla da ilişkisi olan, faşist örgütlere üye bulunan ve faşist forumlara yazılar yazan Breivik ne istiyordu ve eyleminin amacı neydi? Eylemini temellendirmek için 1500 sayfalık eklektik bir manifesto hazırlayan Breivik, amacının Avrupa'yı "kültür Marksizminden" ve "İslam istilasından korumak" olduğunu ilan ediyor. Yabancı düşmanı olan ve "Müslümanları Avrupa'dan temizlemek lazım" diyen Breivik'e göre, kozmopolit bir yaşamı/çok kültürlülüğü savunan, dolayısıyla farklı uluslardan göçmenlerin bir arada yaşamasında sorun görmeyen Marksizme haddi bildirilmeliydi. Böylece faşist Breivik, Avrupa'yı sarsarak "kendine getirmek" amacıyla, "Norveç'e ihanetin" ve "kültür Marksizminin" temsilcisi olarak gördüğü İşçi Partisini hedef almış ve kutsal savaşını buradan başlatmış. Bu savaşın devamını kendisi gibi faşistler getirmeli, Müslümanlar ve yabancılar Avrupa'dan atılmalı imiş!

Katliamcının kim olduğu anlaşıldıktan sonra sağlı sollu burjuva ideologları tez elden Breivik'i "meczup" ve "ruh hastası" ilan ettiler. Söz konusu katliamı hayata geçiren kişinin "normal" biri olduğunu söylemek hakikaten de doğru olmaz. Nitekim eylem sonrasında ortaya çıkan kısmi bilgiler de Breivik'in sıradan biri olmadığını gözler önüne seriyor. Bu eyleme kılı kırk yararak hazırlanıp, bu amaçla 1500 sayfalık bir manifesto yazan Breivik, İslam ve sol düşmanı olan, göçmen karşıtlığı üzerinden giderek oylarını yükselten ve Norveç'in ikinci partisi konumuna yükselen aşırı sağcı İlerleme Partisinin (PP) bir üyesidir. Bu faşist partinin, "Breivik geçmişte üyeydi, artık değil" demesi bir anlam ifade etmiyor. Breivik'in hem faşist bir örgütlenme olan İngiltere Savunma Birliği (EDL) ile hem de Avrupa'nın İslamlaşmasını Durdurun (SIOE) örgütüyle ilişkide olduğu, eylemler, stratejiler ve düşünceler üzerine bunlarla yazıştığı da açığa çıkmış durumda. Faşist bir örgüt olan Norveç Savunma Birliği'nin (NDL) kuruluşunda bizzat rol üstlendiğini açıklayan ise katil Breivik'in kendisidir.

Anlaşılacağı üzere "meczup" ve "ruh hastası" bir kişiden ziyade, Avrupa aşırı sağıyla örgütsel ilişkileri olan faşist bir katille karşı karşıyayız. Kaldı ki, meselenin özü katil Breivik'in "meczup" olup olmaması değildir. Kabul edilmelidir ki, Hitler ya da Mussolini gibi faşist liderler de "normal" insandan ziyade patolojik yönleri ağır basan nevrozlu kimselerdi. Lakin onlar "ruh hastası" ya da "deli" oldukları için faşizm Avrupa'yı kasıp kavurmadı. Tersine, burjuvazinin ihtiyaçları Hitler ve Mussolini gibi liderleri tarih sahnesinin önüne itti.
Tukiye`de, Almanya'da ve İtalya'da kurulan faşist iktidarlar son derece bilimsel yöntemler kullanıyorlardı ve faşist kadroların birçoğu oldukça "eğitimli", "kültürlü" insanlardı. Ama "üstün ırk" yaratmak amacıyla milyonlarca Yahudiyi gaz odalarında ve fırınlarda yok edenler de bu aynı insanlardı. Kimi faşist liderler "ruh hastası" olabilirler, ama faşizm bu kişilerin değil kapitalizmin hastalığının bir dışavurumudur.

Breivik'e "ruh hastası" damgası basılarak hem katliamın hem de Avrupa'da aşırı sağın günahlarının üzeri örtülmeye çalışılıyor. Oysa Breivik'in kendisine has bir düşüncesi yok. Breivik'in yazdığını söylediği 1500 sayfalık manifestoda, ABD ve Avrupa aşırı sağ parti liderlerinin ve gazetecilerin tezlerinden/düşüncelerinden yaptığı alıntılar önemli bir yer tutuyor. Meselâ, kendi düşüncelerine yakın gördüğü ABD'li İslam düşmanı çevrelerin yazdıklarından çeşitli bölümleri faşist manifestosuna olduğu gibi aktarmış. Breivik'in, hayranı olduğunu söylediği Hollanda'daki Özgürlük Partisi (!) lideri Geert Wilders, Avrupa'da İslam düşmanlığını (İslamofobi) kışkırtanların en önde gelenlerindendir. Bu uğurda filmler çekmekten ve Müslümanları sürekli aşağılamaktan geri durmayan Hollandalı faşist lidere göre, "İslam Avrupa'nın Truva atıdır" ve eğer "İslamlaşma durdurulmazsa Avroarabistan ve Hollandarabistan an meselesidir." 15 Mart 2009'da Guardian gazetesine verdiği bir mülakatta şunları söylüyor: "Caddede yürümeye çıktığınızda bu işin nereye vardığını göreceksiniz. Artık kendi ülkenizde yaşıyormuş gibi hissetmiyorsunuz. Bir savaş sürmekte ve bizler kendimizi savunmak zorundayız. Siz farkına varmadan kiliseden çok cami ortaya çıkacak." Çektiği kısa filmlerden birisinin sonunu ise şöyle bitiriyor: "1945'te Avrupa'da Nazizmi yendik. 1989'da Avrupa'da komünizmi yendik. Şimdi de İslami ideolojiyi yenmeliyiz. İslamlaşmayı durdur."

Görüldüğü gibi "İslamı durdurma" fikri "ruh hastası" ilan edilen Breivik ait değil. Nitekim katliam sonrasında Avrupa'nın aşırı sağ/faşist partileri toplumsal baskıdan ötürü susmuş olsalar da, Avrupa'nın pek çok ülkesinden birçok faşist milletvekili ve gazeteci Breivik'i bağrına basmaktan geri durmamıştır. "İslamın işgaline karşı" savaş açtığı söylenen Breivik, "Batı'nın savunucusu" ilan edilebilmiştir. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, katliam sonrasında neredeyse tüm Avrupa basınının çok kültürlülüğü ve Müslümanların Avrupa'daki yerini tartışmaya açmasıyla kepazelik yeni bir boyut kazanmış, böylece Breivik'in faşist eylemi dolaylı olarak meşrulaştırılmıştır.

Faşist hareketin yükselişine kaldıraç yapılan İslam düşmanlığı, aynı zamanda "medeniyetler çatışması" safsatasına inandırıcılık kazandırmak için de kullanılıyor. Breivik eliyle işlenen katliamın amacı şok darbeleriyle Avrupalı kitleleri "uyandırmak", göçmenlere, ama özellikle de Müslümanlara karşı harekete geçirmektir. Bu katliam, Avrupalılar üzerinden girişilmiş bir provokasyondur. Bugüne değin Müslümanlar hedef alınarak pek çok provokasyon tezgâhlandı. Hatırlanacağı üzere, daha önce İslam peygamberini ve Kuran'ı terörizmle ilişkilendiren karikatürler yayınlanarak Müslüman kitleler kışkırtılmıştı. Filmlerin yanı sıra birçok araç bu amaçla devreye sokulmuş bulunuyor. Hıristiyan Katolik âleminin dini önderi Papa da bu kapsamda devreye girmekten ve İslam peygamberi hakkında ileri geri konuşarak sürece katkı koymaktan geri durmamıştı. Avrupa'daki yerli ya da göçmen emekçi kitleler Hıristiyanlık ve Müslümanlık üzerinden, dini temelde karşı karşıya getirilmek, birbirine kırdırılmak ve "medeniyetler çatışması" safsatasına güç verilmek isteniyor. "Medeniyetler çatışması" uydurması, gerek yürütülen emperyalist savaşı gerekse İslamofobi ekseninde körüklenen ırkçılığı ve milliyetçiliği meşrulaştırmak amacıyla kullanılıyor.

Menşei ABD emperyalizmi olan "medeniyetler çatışması" uydurmacası "İslamın yıkıcı bir içerikle dolu olduğu, terörizmden beslendiği, Batı medeniyeti ve değerlerini yok etmek istediği ve dolayısıyla da ehlileştirilmesi gerektiği" tezi üzerine kuruludur. İslamın bu şekilde şeytanlaştırılması Batılı emperyalist güçlerin yaratmaya çalıştıkları dış-düşman öcüsüyle doğrudan bağlantılıdır. Özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra ABD emperyalizmi eliyle "uluslararası terörizm"le özdeşleştirilen İslam, Avrupa'da ırkçı ve faşist saldırıların da hedefi haline getirilmiştir. Müslümanları "cahil, barbar, aklı kıt ve şiddet uygulamaktan şehvet duyacak kadar cani" şeklinde betimleyen aşırı sağcı/faşist güçler, kışkırtmalar neticesinde Müslüman kitlelerin tepki göstermesini de şu şekilde kullanıyorlar: Geri bir medeniyet olan İslam, Batı medeniyetini ve değerlerini yok etmek istiyor, aslında bir "medeniyetler çatışması" yaşanıyor, dolayısıyla Avrupa'da "çok kültürlülük" mümkün değildir!
Avrupa'da faşist hareketin yükselmesi ve tehlikeler

Dramatik bir katliamın Norveç gibi bir ülkede gerçekleştirilmesi genel anlamda bir şaşkınlığa yol açtı. Öyle ya, dünya siyasetinde çok fazla bir iddiası olmayan, düşük nüfuslu, zengin, sakin ve diğer kapitalist ülkelere nazaran daha az çelişkilerin olduğu bir ülkede neden böylesine bir katliam gerçekleşmişti? Üstelik çoğunluğunu Avrupa ülkelerinden gelenlerin oluşturduğu %10'luk göçmen nüfusun yalnızca 5'te biri Müslümandı. Yani Müslüman göçmen nüfus, faşistlerin korkularını depreştirecek ve onları hezeyana sürükleyecek boyutlarda da değildi. Tüm bunlar doğru: Fakat unutmayalım ki, kapitalist dünya sistemi bir bütün. Kapitalizmin çok derin bir ekonomik kriz içinde olduğu, rekabetin alabildiğine sertleştiği ve bunun bir ürünü olarak emperyalist savaş da dâhil pek çok aracın devreye sokulduğu tarihsel bir dönemden geçilirken, Norveç gibi ülkeler bu gelişmelerin dışında kalamaz. Özellikle 11 Eylül'den sonra dünyadaki tüm siyasal gelişmeleri koşullandıran ve belirleyen temel etmen emperyalist savaş sürecidir. Emperyalist savaş süreçleri tüm dünya siyasetini belirlemekle kalmaz, beraberinde siyasal gericilik dalgasını daha da kabartır ve tüm çizgileriyle burjuva siyasetine gericilik damgasını basar. Militaristleşme, anti-demokratik yasaların yürürlüğe konması ve polis devleti uygulamaları bu dönemlerin özgün karakteridir. Milliyetçilik yükseltilir, ırkçılık körüklenir ve faşist örgütlenmeler artar.

Derin bir ekonomik krize giren kapitalizm, tarihinin en bunalımlı dönemlerinden birini yaşıyor. Krizin bedelini işçi sınıfına ödetmek amacıyla burjuvazi tüm dünyada kemer sıkma programlarını hayata geçiriyor. Avrupa'da ise, burjuvazinin 1980'lerin başından itibaren sürdürdüğü kapitalist neo-liberal saldırılar sonucunda "sosyal devlet" çökmüş ve işçi sınıfı tarihsel kazanımlarından önemli kayıplar vermiştir. İşsizlik artmış, işsizlik ödeneğine darbe indirilmiş, emeklilik yaşı uzatılmış, ücretler düşürülmüş, sosyal haklar budanmış, işçi sınıfının çalışma ve yaşama koşulları ağırlaşmıştır. İşçi sınıfına dönük bu saldırılar arasında en önemli ve en can yakıcı olanı işsizliktir! İşsizlik Avrupa'da durdurulamaz bir yükseliş halindedir. Küresel kapitalist krizle birlikte, ihtimal dâhilinde görülmeyen dev kapitalist şirketler batmış ve yüz binlerce işçi sokağa, işsizliğin kucağına atılmıştır. Aslında "sosyal devlet, barışçıl, güvenli ve müreffeh Batı toplumu" kandırmacasına inandırılmış geniş emekçi kitleler tam anlamıyla bir hayal kırıklığı yaşamaktalar. Dünya ekonomisinin motor gücü ABD kriz karşısında titremekte, Yunanistan, İspanya, Portekiz, şimdilerde ise İtalya ekonomik çöküşle boğuşmakta ve Avrupa burjuvazisi ne yapacağını bilememekte, o göklere çıkardıkları AB çatırdamakta, emperyalist kapışma sıcak savaşlar ve dünyanın birçok bölgesinde siyasal çalkantılar biçiminde yol almakta. Tüm bu tablo geniş emekçi yığınları güvensizliğe, huzursuzluğa ve giderek de umutsuzluğa sürüklemektedir.

Gayet tabii olarak Norveç böylesi bir dünyadan ve Avrupa'dan kendisini yalıtamaz. Norveç ve İsveç'in de dâhil olduğu İskandinav ülkeleri, Avrupa'nın genelinden farklı olarak "sosyal devlet" uygulamalarının zayıflayarak da olsa sürdüğü ülkelerdir. Fakat kapitalizmin tarihsel bunalımı bu ülke işçi sınıflarının kazanımlarını da tehdit ediyor. Şurası açık ki, krizin faturasını ödemek istemeyen bu ülke burjuvaları da saldırılarını daha fazla arttıracak ve sert bir tepkiyle karşılaşmadıkları müddetçe işçi sınıfının kalan sosyal kazanımlarına da el koyacaklardır. Beri taraftan kapitalist kriz, dünyanın her yerinde olduğu gibi bu ülkelerdeki orta sınıf yaşam tarzını da tehdit ediyor. Böylece göreceli refahlarını kaybedeceği endişesine kapılan kitleler bir tepkisellik geliştiriyorlar. Ancak huzursuzluk biçiminde kendini dışa vuran, örgütlü ve bilinçli bir düzeye yükselerek asıl hedefine varmayan bu tepki faşist partileri güçlendiriyor.

Faşist partiler Avrupa'nın küçük ama zengin ülkelerinde çarpıcı biçimde yükseliş kaydetmekteler. Küresel krizin patlak verdiği 2008'den sonra aşırı sağcı İlerleme Partisi oylarını daha da artırarak %20'nin üzerine çıkartmış ve Norveç'in ikinci büyük partisi haline gelmiştir. "Refah devleti"nin sembolü olan İsveç'te ise, 65 yıl iktidarda kalan Sosyal Demokrat Partinin 2006'da seçimleri kaybetmesi, 2010 sonbaharında yapılan seçimlerden ikinci kez sağ partilerin zaferle çıkması, daha da önemlisi faşist partinin oylarını %6 sınırına dayandırması oldukça çarpıcıdır. Zira sağ partilerden oluşan koalisyon zaten seçim propagandasını ırkçı-milliyetçi bir temelde göçmen karşıtlığı ve İslamofobi üzerine oturtmuştu. Bu durumda bile faşist partinin daha radikal söylemler kullanarak oylarını arttırması manidardır ve gelecek günlere projeksiyon tutmaktadır. İslam düşmanlığının ileri derecede azıtıldığı Hollanda ve Danimarka'da da faşist partiler önemli mevziler kazanmış durumdalar.

Faşist hareket Avrupa'nın genelinde bir yükseliş halindedir ve en önemlisi de ılımlısıyla aşırısıyla tüm sağ partiler, İslam düşmanlığı ve göçmen karşıtlığı üzerinden ırkçı, milliyetçi ve faşizan bir söylem kullanıyorlar. Krizin yol açtığı yıkımın asıl müsebbibinin kapitalist düzen olduğunu gözlerden kaçırmak ve hedef saptırmak amacıyla "çok kültürlülük", buradan hareketle İslam ve göçmen karşıtlığı burjuva siyasetinin ana konusu haline getirilmiş durumda. Örneğin İngiltere Başbakanı Cameron, Şubat ayında, "ülkenin asırlar kadar yaşlı çok kültürlülük politikasının, parçalara ayrılmış topluluklar yaratarak İslami aşırıcılığı tetikleyeceğini" ileri sürerken, Norveç'teki katliamdan birkaç ay önce ise Almanya Başbakanı Merkel şunları söylüyordu: "Almanya 40 yıldır kültürlerin yan yana yaşamasını amaçlıyordu, ancak artık çok kültürlülüğün başarısızlıkla sonuçlandığını tespit etme zamanı geldi. Almanya'da yaşayan göçmenlere geçmişte fazla hoşgörü gösterildi ve çok kültürlülük bu nedenle fiyaskoyla sonuçlandı. Alman yasalarına uymayan ve Almanca öğrenmeyen göçmenler ülke için sorun oluşturuyor, bunu kabul edemeyiz." Elbette söz konusu olan, göçmenlerin Alman yasalarına uymaması ve Almanca öğrenmemesi değildir. Bu, göçmenlere karşı yürütülen düşmanca siyaseti perdelemek amacıyla ileri sürülen bir bahanedir.

Mealini açıklarsak Merkel, "çok kültürlülük çöktü" ve bundan sonra "hoşgörü göstermeyeceğiz" demektedir. Böylece sanki sorunların kaynağında "çok kültürlülük" varmış gibi bir algı yaratılarak milliyetçilik kabartılıyor, Alman emekçilerinin karşısına Müslümanlar ve göçmenler "sorun" olarak çıkartılıyor. Bu bağlamda, Norveçli Breivik ile Alman Merkel, İngiliz Cameron, İtalyan Berlusconi ve Fransız Sarkozy'yi Avrupa sağının kalın ideolojik sicimi sıkıca birbirine bağlamaktadır. Meselâ, 2007'de yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Sarkozy, propagandasını tümüyle göçmen karşıtlığı üzerine oturtmuş, ırkçı ve faşizan bir çizgi tutturmuştu. Kitlelere "yeni bir Fransa", "kanun ve nizam" vaat eden Sarkozy faşizan söylemde öylesine ileri gitti ki, faşist Le Pen "fikirlerimiz çalındı" demekten kendini alamadı.

Gelecek yıl Fransa'da yapılacak seçimlerde Sarkozy'nin propagandasının merkezinde yine göçmen karşıtlığı ve İslam düşmanlığı olacak. Nitekim milliyetçi kitleleri ürkütmemek amacıyla Sarkozy, Breivik'in giriştiği katliam karşısında genel olarak susmayı seçmiştir. Müslüman kadınların peçe takmasını yasaklayan, 700 Romanı sınır dışı ederek Fransa'yı "Çingene"lerden temizleyen Sarkozy, bu seçimlerde muhtemelen ırkçılık ve faşizanlıkta dozu daha da arttıracaktır. Bu meyanda söylemek gerekirse, Avrupa'da ırkçı ve faşist uygulamalara maruz kalan halklardan biri de Romanlardır. Geçtiğimiz sene Fransa'da ve İtalya'da Romanlara karşı girişilen faşist uygulamalar ve sınır dışı etmeler, Macaristan'da daha sert bir karaktere bürünmüş durumda. Son seçimlerde %16 oy alan faşist Jobbik, adeta Nazizmin Macaristan'da tecessüm etmiş hali. Turancı olduğunu söyleyen, Yahudi ve Roman düşmanı bu faşist partinin gençlik kolları aynı Mussolini ve Hitler'in siyah ve kahverengi gömleklileri gibi hareket ediyor. Siyah tek tip kıyafetler giyen ve faşist simgeler taşıyan bu paramiliter örgütlenme, Ku Klux Klan gibi meşaleler taşıyarak Roman köylerini basıyor. Bu uygulamalar da gösteriyor ki, Avrupa'da olası bir olağanüstü rejim altında, toplumun en alt katmanında yer alan Romanlar "arî ırk" yaratma sevdasına kapılanların kıyımına uğrayacak ilk halklardan biri olacaktır.

Bununla birlikte, geçmişten farklı olarak bugün ırkçı ve faşist söylemin asıl hedefinde Müslümanlar bulunuyor. Geçmişteki Yahudi düşmanlığının (anti-Semitizm) yerini günümüzde Müslüman düşmanlığı (İslamofobi) almış durumda. Minare yapılmasına yasak koyan, okullarda türbanı yasaklayan, Müslümanların Avrupa kültürünü kirlettiğini söyleyerek aşağılayan Avrupa burjuvazisi, kitleleri ırkçı ve milliyetçi temelde kışkırtıyor ve halklar arasında derin uçurumlar yaratmaya çalışıyor. Geçmişteki göreli iyi yaşam koşullarını ya kaybeden ya da kaybetmek üzere olan, krizin, işsizliğin ve siyasal çalkantıların damgasını bastığı bir dünyada gelecek endişesine kapılan Avrupalı işçi kitlelerin ve orta sınıfların bir bölümü, depresif bir ruh haliyle etraflarına baktıklarında, burjuvazi onlara Müslümanları ve göçmenleri hedef gösteriyor. Tüm bu sorunların kapitalizmden mütevellit olduğunu göremeyen örgütsüz kitleler, ne yazık öfkelerini göçmenlere ve Müslümanlara yöneltiyorlar. Düne kadar sorun olmayan "çok kültürlülük", ırkçı ve milliyetçi kışkırtmalar sonucunda tüm sorunların kaynağı olarak görünmeye başlayabiliyor. Böylece kapitalizmin yarattığı sorunları göremeyen bilinci çarpılmış bu kitleler, öfkelerini yanlış kanallara boşaltıyorlar.

Geçmişte savaşın ve kapitalist krizin getirdiği yıkım sonucunda umutsuz ve çıkışsız lümpen kitlelere, işsizlere, iflasa uğrayan küçük-burjuvaziye Hitler, Yahudileri hedef gösteriyordu. Göreli olarak yüksek ücret alan ya da bir işi olan, ama aynı zamanda sendikalarda ve sol partilerde örgütlü olan işçi kitleleri de hedef tahtasındaydı. Sosyalistler, komünistler ve sendikalar Yahudilerle işbirliği yaparak vatana ihanet etmekle suçlanıyorlardı. Faşistlere göre, Yahudiler Alman ırkını bozuyor, kirletiyor ve toplumda zenginliği ellerinde tuttukları için Almanya'nın gelişip güçlenmesini istemiyorlardı. Dolayısıyla "kanun ve nizam", "güçlü bir Almanya" ve "üstün ve zengin bir ırk" yaratmak için Yahudilerden ve sosyalistlerden kurtulmak gerekiyordu! Kitlelerin umutsuzluğunun üzerine binen faşizmin nasıl bir vahşete ve toplumsal yıkıma yol açtığı malûm! Dolayısıyla Avrupa'da yükselen aşırı sağ/faşist örgütlenmeler ve Breivik'in giriştiği katliam çok şey anlatmaktadır. Aslında tüm bu olup bitenler, "bir daha Avrupa'da faşizm iktidara gelemez, zira burjuvazi akıllandı ve faşizmin aktif tabanını oluşturan küçük-burjuvazi eridi" diyen sosyalist çevrelerin suratına da bir şamar olarak inmektedir.

Bu konuda, Marksist Tutum sayfalarında sürekli uyarılarda bulunuyoruz: Kapitalist krizle, işçi sınıfına yönelik saldırılarla, anti-demokratik yasaların yürürlüğe sokulmasıyla, ırkçılığın ve milliyetçiliğin yükseltilmesiyle, faşizan örgütlenmelerin artmasıyla yol alan bir emperyalist savaş süreci söz konusudur. Unutmayalım ki, Avrupa burjuvazisi geçmişteki gücünü önemli ölçüde kaybetmiş bulunuyor. Bir zamanlar sömürgeci imparatorluklar kuran emperyalist Avrupa burjuvazisinin eski gücü artık yok! Dünya kapitalist piyasasında ve emperyalist rekabette arzuladığı noktada olmadığı gibi, bu amaçla yol aldırmaya çalıştığı AB çatırdamakta, içeride sorunlar büyümekte ve çelişkiler keskinleşmektedir. Derinleşen krizini aşmak, içeride biriken öfkeyi göçmenlere ve Müslümanlara yönelterek işçi sınıfını kontrol altına almak ve emperyalist rekabette daha aktif bir konuma yükselmek amacıyla Avrupa burjuvazisinin faşizmi iş başına çağırması tehlikesi günceldir.

Elif Çağlı, Bonapartizmden Faşizme adlı eserinde, Avrupa'da aşırı sağ/faşist örgütlenmeler henüz bu denli bir yükseliş halinde değilken, "Avrupa'da faşizm tehlikesi yoktur" diyenleri Marksist öngörüyle uyarıyordu. Hafıza-i beşer nisyan ile malûldür derler. Hakikaten de insan hafızası unutkandır. Bu nedenle bu konuda yapılmış tespitlere değinmek ve deneyimlere işaret etmek önemlidir:

"İkinci Dünya Savaşı sonrasının kapitalist yükseliş koşullarında, Avrupa işçi sınıfı yaşam koşullarındaki görece iyileşme nedeniyle adeta bir kış uykusuna yatmıştı. Diğer yandan, özellikle Alman faşizminin yenilgisinin yarattığı moral atmosferde faşist örgütlenmeler uzun bir süre başlarını inlerinden çıkartmaya cesaret edemediler. Fakat bugün? Bugün kapitalist sistemin sözümona demokratik ve barışçı bir birliğe doğru yol aldığı söylenen Avrupası'nda, yabancı işçi düşmanlığı, ırkçılık, faşist demagojiler giderek örgütlü bir güç halinde ilerlemesini sürdürüyor.

"Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde seçim dönemleri faşist partilerin oy oranlarındaki artışa sahne oluyor. İşçilerin sosyal güvenlik fonlarındaki sürekli kesintiler, demokratik haklara karşı sinsi biçimde adım adım yükseltilen saldırılar, kitlelerin beynine kazınmaya çalışılan yeni demagojilerle (örneğin Yahudi düşmanlığı değil de Müslüman düşmanlığı, "uluslararası teröre karşı mücadele" teranesi vb.) büyük sermaye güçleri neye hazırlanıyorlar? Beri yanda, kapitalizmin işçi sınıfına sunduğu yaşam koşullarının kötüleşmesiyle birlikte Avrupa işçi sınıfının da o uzun süren kış uykusundan uyanmakta olduğu açıktır.

"Son yılları kapsayan ve başlangıçta pek de önemli değilmiş gibi görünen nicel birikimin, siyasi arenada sıçramalı biçimde nitel değişimlere yol açması büyük bir olasılıktır. İşçi sınıfının kendi mücadele tarihinden alması gereken derslerin yeni işçi kuşaklarına örgütlü biçimde aktarılması çok daha zorunlu hale gelmiştir. Günümüz koşulları, işçi sınıfının enternasyonal düzeyde yaşadığı devrimci önderlik bunalımının çözümü için harekete geçilmesini ertelenmez bir görev kılmaktadır.

"Dünya kapitalist sisteminin zirvesinin savaş düzenine geçtiği, dünya halklarının önemli bir bölümünün peşpeşe emperyalist savaş cehenneminin ateşlerine atıldığı, burjuva ideologların bile ekonomik krizlerin kolayca savuşturulabileceği yolundaki iyimserliklerini yitirdiği günümüzde, rehavete ve rutinizme kapılıp sürüklenmek ölümcül bir tehlikedir. Geçmiş dönemlerin yerleştirdiği atalet nedeniyle günü geçiştirmeye çalışan siyasal çevreler, daha önceki tarih kesitlerinde işçi sınıfının hazırlıksız yakalanmasına neden olan siyasi liderliklerin akıbetine sürüklenmekten kurtulamazlar."

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 13.11.2017, 05:20   #10
Yazar
Garipmusasultan
Forumu İyi Bilen
 
Garipmusasultan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 26.04.2008
Bulunduğu yer: Ankara
Mesajlar: 424
Memleket: SİVAS
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 42
İtibar Puanı: 50
Garipmusasultan yakında sevilen bir üye olabilir

Ettiği Teşekkür: 583
261 Mesajına 527 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Alevilerin forumuna gelmişsin bütün inancımıza saygısızlık yapıyorsun, inkar ediyorsun, iftira atıyorsun. Alevilerin peygamberine, ehlibeyte, Hz. Ali'ye 12 imamlarımıza düşmanlık ediyorsun saygısızlık yapıyorsun üstüne bir de gelmiş siyasal propaganda yapıyorsun sen ne aşağılık bir ermeni mahlukatsın böyle? hiç mi utanman yok senin ? Allah'ı inkar edersin Peygamberi inkar edersin Hz. Ali'yi inkar edersin İslamı inkar edersin Aleviliğin temel inançlarını itikatımızı inkar edersin sonra gelmiş Alevilere dost görünmeye çalışıyorsun defol git daha fazla sinirlerimizi bozmadan defol git! defol git ermeni ortodoks kiliselerin de vaaz ver. bizim hoşgörümüzün de bir sınırı var gelip inancımıza erenlerimize büyüklerimize ulularımıza hakaret edilmesine göz yumacak kadar hümanist hoşgörülü değiliz... tekrarlıyorum defol git ermeni inkarcısı hain herif...

___________________İMZA___________________
“Allah’ın dini kişilerle tanınmaz; hakkın nişaneleriyle tanınır. Öyleyse hakkı tanı, hakka uyanları tanırsın.”

İmam Ali Aleyhisselam

YA ALLAH YA MUHAMMED YA ALİ
Garipmusasultan Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 00:45.


Powered by vBulletin® Version 3.7.4
Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.
Yazılan yazılar ve yayınlanan resimlerin tüm hakları yazan kişiye aittir. Site hakları Aleviweb.com adına saklıdır.

Yandex.Metrica