Go Back   Aleviweb.com - Alevi Alevilik ve Aleviler Forumu > Aleviler ve Alevilik > Alevilik Genel

Alevilik Genel Alevilik üzerine genel tartışmalar, eleştiriler, sorunlar

Cevapla
 
Seçenekler Arama Stil
Alt 21.05.2019, 15:32   #31
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 961
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 19
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
34 Mesajına 36 Kere Teşekkür Edlidi


Standart

4. Gülbenk Saz söz deyiş, semah, sanat, MUHABBET.

Alevilikte MUHABBET kâmili (bilge bilinçli) insan olmanın okuludur. Cemlerde sözlü gelenekle sunulan Gülbenk Saz deyiş, semah bu muhabbetin ayrılmaz parçasıdır. B’ismi-Şah diye başlayan, Gerçeği demine HÜ diye biten, Gülbenkler Alev-i cemlerinde erkânlarında söylenen (gül gibi güzel özlü) bilgilendirici öğretici ve umut veren sözlerdir. Müzik dans ritim deyiş/şiir ve görsel kültür sanat, çok karmaşık uzun konuları çok kısa öz olarak anlatmayı sağlar. Yüzlerce sayfaya sığacak bir konuyu bir dörtlük şiir bir özdeyiş, bir fıkra veya bir resim sembol veya karikatürle anlatabilirsin. Hatırlaması kolay olduğunda çok etkileyici bir eğitim ve propaganda yöntemidir. Cemlerde saz söz deyiş semah bu eğitim ve duygusal ve toplumsal birlik oluşturma fonksiyonunu görmüştür.

Müzik ruhun gıdası denir, müzik ritimlerini seslerini doğadan almıştır. Bağlama, sazlar insanlar “okla yayı” bulduğu günden buyana vardır. Yaya bağlanan deri/ip (sonraları) tel çekildiğinde çıkan ses bağlama sazların temelini oluşturur. 30-40 bin yıllık eski mağara resimlerinde, ilk insanların bir olup büyük bir avı yakaladıklarında veya bir şeyi başardıklarında, ses ritim yapan çeşitli aletler eşliğinde, ateş etrafında vs. sevinç mutluluk gösterisi yapıp dans etiklerini görüyoruz. Ayrıca ritimli sesler çıkarıp dans ederek karşı cinsin ilgisini çekmek, hayvanlar olduğu gibi insanlarda da vardır. Müzik ve Dans zamanla türkü şiir, çeşitli yeni müzik aletleri ile gelişti. Düğün, dernek, mevsim dönümleri, festival bayramların eğlencenin bir parçası oldu. Demir bakır tunç madenlerin işlenmesine başlanması ile müzik aletleri telli sazlarda gelişti.

Alevi cemlerinde erkânlarında kullanılan telli sazın, bundan 4-5 bin yıl önce, İran, Hindistan, Mısır Mezopotamya ve Anadolu’da saz söz dansla birlikte kullanıldığı, çivi yazılarında, duvar resim ve kabartmalarında görülmektedir. Anadolu’da 12 bin yıllık, Göbekli Tepe, Nevali Çori ve Çatalhöyük kazılarında insanların inançsal anlamda dans estiği, kollarına kanat takıp turnalarla “semah” “zamah” döndüğü görülmekte. (1956 James Mellaart) Daha sonra Babilde Zamug, ezidi Kürtler’de Melek-Tavus, Sersal, Newruz yılbaşı ve çeşitli bayramlarda semah benzeri danslar dönüle gelmiştir. Bir doğa inancı olan Aleviler on binlerce yıldır, kızıl başlı allı turnalar gibi, kadın erkek semah dönüp saz çalarken, bölgeye sonradan hâkim olan İslam bunlar şeytan işidir diye yasaklamıştır.

Bağlama saz, Alevi ozanlarının Pirlerinin elinde etkileyici pir propaganda ve toplumsal eğitim bilgi yayma aracı olarak kullanıla geldi. “Bağlama dediğin 3 tel bir tahta boyun eğmedi ne taca ne tahta”. Alevi şathiye deyişleri ile dini Allah’ı ve hâkim semavi dinlerin tanrı din ibadet anlayışını vs. çok sert bir şekilde eleştirildiği de görülmekte.

Telli sazdır bunun adı
Ne Âyet dinler ne kadı
Bunu çalan anlar kendi
Şeytan bunun neresinde?

…

Yücelerden yüce gördüm erbabsın sen koca Tanrı
Âlimler okur kelam ile sen okursun hece Tanrı
Erliği ile anılır filan oğlu filan deyü
Anan yoktur atan yoktur sen benzersin piçe Tanrı

SEMAH, gökyüzü uzaya tüm varlıklarla, ses müzik eşliğinde, hareket etme, çarkı-pervaz, tüm varlıkla ile bütünleşme hak ile hak olma anlamındadır. Semah Alevi Cemlerinde kadın erkekli yapılan ritüel bir ‘danstır’. Halaydan diskoya bütün danslarda bir “trans” olma hali vardır. Örnek bir düğünde güzel bir halaya katıldığınızda, dünyayı günlük sorunları unutursunuz, bir bakıma kişinin kendi varlığı ve âlemle bütünleşip mutlu olma anıdır. Semahlar bölgeden bölgeye değişir. Fakat Alevi semahlarının hepsinde genel bir sembolik vardır. Semah genelde başı açık yalın ayak dönülür, bir el gökyüzüne havya, bir el yere toprağa bakar, eller ara sıra kalbe ve bele götürülür. 1ci Kapı hava ile 4cü kapı toprak asında, 4 kapıda (hava ateş su toprak) Can cem olmayı sembolize eder.

Maalesef 1500 yıllardan sonra Osmanlı ve Cumhuriyet dönemimde, Alevi ozanlarının birçoğunun adına sahte Şii İslami içerikli deyişler yazılıp piyasaya sürünülerek Aleviler İslamlaştırılmaya çalışıldı. Sivas’ta kaybettiğimiz Asim Bezirci ”Pir Sultan” adlı kitabında 7 tane ayrı farklı Pir Sultan olduğunu tespit etmiştir. Örnek Pir Sultan, Yunus Emre, Hatai vs. ozanların bazı deyişlerinde İslam dini övülmekte, bazı deyişlerinde yerle bir edilmektedir. Bu büyük bir kafa karışıklığına yol açmaktadır. Yeni ozanlarda bu asimilasyonun etkisi altında kalmıştır. Alevilikte Saz söz/deyiş semah geleneği İslami asimilasyondan arındırılıp sürdürülmeli, Alevi kurumlarında bu alanda çocuklara, gençlere saz semah kursları verilmelidir.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 21.05.2019, 15:34   #32
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 961
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 19
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
34 Mesajına 36 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

5. Kadın erkek eşitliği, küçük büyük, herkes eşit CAN, Alev-i Ana yolu.

Kadın Ananın kutsandığı, “Ana tanrıça” (MA) heykellerine 12 bin yıl önce ilk yukarı Mezopotamya ANA-dolu’da (Göbekli Tepe ve Çatalhöyük’te) rastlıyoruz. Her iki cinsi de doğuran kadın ana-rahimdir. Kadının yaratıcılığı, onun sevgi şefkat, ana-dili, çocuklara ilk öğretmen eğitici olması, avcı erkeğin getirdiği (fazlalık canlı) hayvanları evcilleştirmesi, tükettikleri meyve, bitkilerin çiğit, tohumunu ekip ilk bahçeleri oluşturup, ilk tarımı başlatması, yuvayı dişi kuş yapar misali, yuvayı kurması, evde ateşsi ısıyı, ocağı tüttürmesi, günümüzdeki toplumsal yaşamın ve Alevi ‘’ocak” kültünün temelini oluşturan kadınlardır. Hasta çocuklara doğal tedavi çareler (kocakarı ilacı) ilk tıbbı bulanda kadındır. Canlıların temel içgüdü; beslenme, barınma, ısınma, üreme hakkın varlığını sürdürme çabası ve kadının cazibesi tatlı dili ile erkeğin kadının gönlüne girme çabası, erkeği de evcilleştirmiştir. Örnekleri çoğaltabiliriz, tüm bunlar fedakâr, cefakâr, özverileriyle insan neslini doğurup büyüten yaşatan KADINLA, besin değeri üreten toprakla eşdeğerde kutsanarak TOPRAK-ANA, denmiş “Ana Tanrıça” sıfatı verilmiştir. Ana tanrıçaların ilk vatanı yurdu “güneşin doğduğu” “Anadolu’da” adını bu Ana kültünden almıştır. Daha sonra 6 bin yıl önce Ortadoğu’ya yayılan bu Kadının Ana kültünün; Sümer Akad ana tanrıça “İSTAR” ağzından dillendirilen ve kadının tanrısal yerini belirleyen bir destanda şöyle dile geldiğini görüyoruz.

“Ben hem ezeli hem de ebediyim
Ben kutsal bir bakireyim
Ben evli bir kadın
Aynı zamanda bir bakireyim
Ben hem anneyim hem kızım
Ben hem kısırım hem de çok çocukluyum
Ben büyük bir düğündeyim
Ama halen eşimi bulamadım
Ben hem bir ebeyim ama
Çocuğumu doğurmadım.
Ben çektiğim sancıların nihayetiyim
Ben gelinim ve damadım
Ben eşimi doğuranım
Ben babamın annesi
Kocamın kız kardeşiyim
O da benim neslimdendir. “

Bugün Anadolu’da var olan Alevi ocakları dergâhları, O tarihlerde Anadolu’da var olan, MA-betlere (Ana Evleri) üzerine etrafına kurulmuştur. Sulucakarahöyük’te Vuenesa, Eskişehir’de Kybele, Tufanbeyli’de Klikya, Tokat’ta Komana, Selçuk’ta Artemis, Dersim’de Mananalis, Elif Ana/Fatma ana, Eğede Meryem Ana, vs. Günümüz Hace Bektaş Dergâhının 1200’lü yıllarda yaşamış son Postnişini (KadınAna – Kutlu Melek) olarak ta anılan, Kadın üretimini, adalet ahlak (etik) anlayışını, sömürü yağma ve savaşlara karşı Alevi Öz savunma gücünü oluşturan, “Bacıyanı Rum” lideri Fatma Bacıdır. Anadolu kadim halkı Alev-i töreleri içinde ve ortak mülkiyet “rızalık şehri” üzerinden günümüze taşınmış MA (Ana Tanrıça) kültüdür. Amasya Babai ayaklanması sonrası Sulucakarahöyük’te KadınAna (Kutlu Melek) Fatma Bacı dergâhına sığınan ulu pir Hace Beştaş Veli;

Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde,
Hakk’ın yarattığı her şey yerli yerinde,
Bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok,
Noksanlık da eksiklikte senin görüşlerinde;

Diyerek, Alevi kâmili insanlık, hak yolunda kadın erkek ekşiliğini pekiştirmiştir. 1271’de Hünkâr Bektaş Veli, hakka yürüdüğünde onun türbesini yaptıranda Fatma Bacıdır.

Alevi öğretisinde, işte, aşta eğlence, muhabbete sazda, sözde, semahta cemde, demde, yönetimde, sevk ve idarede, kadın erkek eşittir. 40’lar meclisinin yarısı kadın yarısı erkektir. Alevilikte cinsiyet ayrımı görülmez herkese “CAN” diye hitap edilir. “Eline diline beline sahip ol, kendine reva görmediğini başkasına görme.” Can cana aşk ile bilerek sevmeye gönül rızalığı ile paylaşmaya, barış içinde insanca eşit özgür birlikte mutlu yaşamaya dayalı kadın anaların kurduğu yol bir öğretidir Alevilik.

12 bin yıl önce yukarı Mezopotamya Anadolu’da ortaya çıkan ve 1200’lü yıllarda “Bacıyanı-Rum kadın örgütlenmesi, kendini gösteren Alevi kadın örgütlenmesi 1400 yılı başlarında (Daha Marx Lenin Mao doğmadan) “Yârin yanağından gayrı her şey ortak” diye Eğede Aydın Ortaklar’da kurulan (kurulmak istenen) özerk alevi sosyalist/komün, toplumu Rızalık şehrinin de temellerini oluşturuyordu. Koçgiri’de Dersim’de direnen, 1970’lerde yükselen Devrimci Sosyalist Komünist hareketin liderlerini de doğuran Alevi Analardı. Türk-Kürd ulusal kurtuluş hareketleri içinde Alevilerin ve Alevi kadınların Anşa Bacıların, Zarife, Sakine bacıların daha fazla yer alması, Aleviliğin kadına dayalı Ana-erkil bir kültür tarih gelenek, öğretiye dayanmasındandır.

Bu dünyanın temelini
Kurup yoğuran ben idim
Hiç yok iken âdem nesli
Âdem’i doğuran ben idim

Latife sanma be kardeş
Ruma geldi Hace Bektaş
Doğunca oğlu Timurtaş
Onu doğuran beri idim
(Latife Bacı).

Pir Anadır hak meydanın baş tacı
İbrikçi, meydancı, süpürgeci bacı
Gözcü, kapıcı, meydan Güruh-u Naci
Naciye’den sır geldim nurdayım erenler
–Nizar Daylemî– Yarsani Pir Ana..

Oturmuş mürşitler dolu içerler,
Dillerinden dürr-ü gevher saçarlar,
Günahlının günahından geçerler,
Kusursuz günahsız kul bulunur mu?
—SAKİNE BACI—

Kadın analarımız her zaman bu yolu AŞK harmanında yoğurdu.

İçmişem sarhoşum bugün
Tutamam dilim vallahi
Yârim ile hoşum bugün
Unuttum ölüm vallahi.

Dünya tümden boş geliyor
Yârim bana hoş geliyor
Her sevdikçe coş geliyor
Severem yârim vallahi.

Helal bana yar lokması
Hac’c-ı kâbem meyhanesi
Kelp rakibin ürümesi
Kesemez yolum vallahi.

Varsın yar bana darılsın
Kolum boynuna sarılsın
Çözülen kollar kırılsın
Çözemem kolum vallahi.

Girsem koynuna gömleksiz
Uyusa da sevsem sessiz
Uyansa dese edepsiz
Çekemem elim vallahi.

Latife çok hayasızam
Çok severem çok yüzsüzem
Ar namustan habersizem
Çalaram sazım vallahi.

Gerçek Alevi Yol erenleri Pirleri her zaman kadını eşit ve üstün tuttu.

Talip yolu ta ezelden kardeş bacıdır
Kardeş bacı tanımayan zehirden acıdır
–Hasan Sanî-

İbreti emelim insana hizmet
Hacıya Hocaya kalmadı minnet
Eşim bana huri, evimde cennet
İbriği tespihi kırdım da geldim
—İbretî—

Fakat gel gelelim, maalesef; 1500’lü yıllarında “Sünni OSMANLI” ve “Şii SAFAVİ “İSLAM ganimet huri cennet savaşı içinde yoğun İslami asimilasyona uğramaya başlayan Alevilik. Tek dil, tek din, tek adam sömürüye devam (Türk-İslam) Faşist Kemalist sistem ve onun devamı, Allah Kuran Peygamber AKP, RTE (İslam-Türk) faşizmine, kürek çeken, İslamcı imam-dedeler ve kurumlar, güzelim Alevilik öğretisini yolundan çıkarılmıştır. Düzen bozulmuştur. Pir Sultanın deyimi ile “Bozuk düzende sağlam çark olmaz, bu düzen kökten değişmelidir.”

Kadını Kul köle ganimet huri cennet, cariye sayan, insan yerine koymayan, pedofil sübyancı, insest vs. ilişkileri içeren İslam dini, peygamberi “Ehlibeyt” kültüne bağlayan, kadını temizlik, yemek, bulaşık, çamaşır, sex, çocuk makinası gibi gören bir zihniyete bağlamıştır. Bu zihniyet Alevi kadınların başını kurana, türbana bağlamış, Alevi cemlerini haremlik selamlığa çevirmiştir. Aleviler bir an önce bu İslami unsurlardan kurtulup özüne dönmelidir. 12 bin yıl önce medeniyetin beşiğini sallayan ‘Alev-i’ kadınlar analar, dünya Âlemi yeniden bir daha sallamalıdır.

Bugün İslam dünyası başta olmak üzere, tüm Dünyada, en gelişmiş ülkelerde dahi, kadınlara yönelik ayrımcılık, sömürü, eşitsizlik, şiddet, taciz, tecavüz vs. halen var olan bir gerçekliktir. Dünyanın dört bir yanında ve Taksim/Gezi Kobani, Afrin direnişinde, gördük görüyoruz ki, kadınlar gençler her zaman toplumun en insani barışçıl, devrimci, en direnişçi dinamiğidirler. ”72 millete bir bakmayan bizden değildir” diyen Alevilikte, nerede sömürüye baskıya zulme haksızlığa adaletsizliğe eşitsizliğe karşı direnen bir halk ve özelikle kadınlar varsa, onları PİR ANA olarak kabul eder. Bugün 1,5 milyar İslam /Müslüman dünyası, Cani İŞİD’in kadınları tecavüz ve sokakta köle olarak satmasına, göz yumarken Irak, Suriye’de İran’da ROJAVA’da direnen (Kürd kızları kadınları) Dünya Âleme örnek oluyor, İnsanlık dersi veriyor onlarda bizim Ana Pirimizdir.

Toplumda kadını 2´ci sınıf köle yerine koyan, kara-çarşaf içine sokmaya çalışan erkek hegemonyası yıkılmalıdır. Kadınlar Analar toplumun her alanında tüm dünyada eşit özgür ve hak ettikleri yeri almalıdır. Alevi YOL’unun eşitçilik ilkesi doğrultusunda Kadın/ana Pirler, her cemde posta başta köşede tekrar yerini almalıdır. Alevi kurumlarına eş-başkanlık ve tüm toplumsal yönetimlere %50 kadın kotası getirilmelidir, getireceğiz.

Ezilen halklar canlar birleşip, Türk-İslam DİN IRK sömürüye dayalı, BABA devlet düzeni, eğitim sitemi vs. kökten değiştirip eşitlikçi özgürlükçü yeni bir Alevi ANA yol erkânını, yeni bir ANAyasal dünya düzenini ancak kadınla birlikte kuracaktır.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 22.05.2019, 07:07   #33
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 961
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 19
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
34 Mesajına 36 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

6. Lokma, dem, RIZALIK rıza şehri, yârin yanağından gayrısını paylaşım kültürü.

Canlıların en temel iki özelliği ve mücadelesi, neslini ve yaşamını sürdürmesi için besine ihtiyacı olmasıdır. Bu nedenle en büyük toplumsal çelişki, sorun; dünya nimetlerinin paylaşımı sorunudur. Egoist bencil hep bana, hep bana, sömürücü anlayışın tersine; Alevilik toplumsal yaşam felsefesini, kadimden bu yana, doğal bir denge içinde, dünya nimetlerini ve toplumsal yaşamı ortaklaşa üretim ve eşit paylaşım üzerine inşa etmiştir. Alevi cemlerinde 40’lar mitolojisinde sergilenen, “birimiz kırkımız, kırkımız birimiz için”, bir üzüm tanesini 40’ların paylaşımı, canların ceme gelirken üstü kapalı lokma getirmesi, Cemlerde elin emeğin çalışmanın, hizmetin kutsanması, rızalık alınması, “Elimde yoktur okka terazi herkes oldu mu hakkına razı” diye, lokmaların eşit şekilde paylaşımı vs. Aleviliğin sosyal paylaşımcı özünü oluşturur. 12 bin yıllık eski Urfa Göbekli Tepe ve özelikle 9 bin yıl eski Çatalhöyük arkeolojik kazılarında ortaya çıkan veriler. O tarihte insanların sınıfsız sömürüsüz, devletsiz, kadın ANAYI kutsayan, ortak üretim ve ihtiyaca göre paylaşıma dayanışmaya dayalı, Alevilikte “Rıza Şehri” anlatımını andıran, ilkel komünal bir düzen kurduklarını göstermekte. Daha sonraları köleci sınıflı toplumlar ortaya çıktı. Aleviler o tarihten bu yana, eski kurdukları, O anaerkil komünal düzene olan özlemlerini ve geleceğe yönelik, sömürünün baskının olmadığı, paranın bile ortadan kaldırıldığı yârin yanağından garı her şeyin paylaşıldığı RIZA ŞEHRİ toplumsal komünal düzen ütopyalarını, çeşitli Buyruk kitaplarında, yol erkânlarında her zaman dile getirdiler. Devletin dinin ulaşamadığı dağ köylerinde, doğa ile iç içe, bu “imece” usulü yaşamlarını Rızalıkla musahiplikle sürdürmeye çalıştılar. Bugün Aleviler sosyalist devrimci komünist hareketler içinde yer alarak ta bu ütopyalarını pratikte gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar.

Alevilikte Rıza Şehri öyküsü özetle şöyledir.

Günün birinde bir Sofi (*) dünyayı gezmeye çıkar, Yolu bir şehre uğrar, açlık hisseder ve kendisine ekmek almak için fırına uğrar. Ekmek alır ve karşılığında para çıkarıp vermek ister. Fırıncı parayı görünce şaşkınlıkla Sofinin yüzüne bakar. Sofinin bu şehirden olmadığını, şehir sakinlerinin nitelemesiyle onun, bir “Dünyalı” olduğuna hükmeder ve parayı geri çevirerek, “biz bunu ortadan kaldırmak için yıllarca uğraştık, büyük savaşlar verdik, anlaşılan sen Rıza Şehri’nden değilsin, “Dünyalı” olmalısın” der.

Hizmetlileri çağırarak “Dünyalıyı” onlara teslim eder. Onlar da kendi aralarında halleşerek, Sofiyi arifler katına çıkarmaya karar verirler. Arifler Meydanı’na çıktıklarında, sofiye yatacak yer ve yiyecek verilmesini, saygı değer bir konuk gibi ağırlanması söylenir. Hizmetliler, öyle de yaparlar. Üç gün Rıza Şehri’ne konuk olan Sofi, üçüncü günün sonunda gitmeğe kalktığında, hizmetliler ona, hizmetlerinden razı olup olmadıklarını sorarlar. O da çok memnun kaldığını belirtir. Bunun üzerine hizmetliler Sofuya gidemeyeceğini, “gidebilmen için bizim de senden razı olmamız gerekir” derler. Sofi kalır. Ona ayrı bir yatacak yer ve iş verirler. Sofi yaşamından mutludur. Rızalık Şehrinde bir hanımla arkadaş da olur ve ona evlenme teklif eder. Hanım, “birbirimizden razı kalırsak tabi o da olur” diye yanıt verir.

Günler böylece geçe dursun, Sofi bir gün, Rıza Şehri bahçesinde gezerken yolu bir nar ağacının önünden geçer. Daldaki narları görünce, sevdiği hanıma bir ikramda bulunmak ister. Narlardan bir miktar toplar ve bir masanın üzerine koyarak hanım arkadaşının gelmesini bekler. Hanım geldiğinde hiçbir olağandışılık göstermez. Sofi hanımın davranışından hiçbir sonuç çıkaramaz. “Neden böyle davrandı” diye kendi kendine sorulurken hanım; “Narları görüyorum. Bu bahçede bir dolu nar var, istersem ben de alabilirim. Ama sen bunları alırken kimseye sormadın, onlardan rızalık almadın, bunları şimdi bana sunmak istiyorsun! Belli ki Rıza Şehri’ne bir türlü alışamayacaksın. İyisi mi sen kendi dünyana dön” der ve görevlileri çağırıp sofinin Rıza Şehri dışına çıkarılmasını sağlar. Sofu erkâna göre belki “dar olur am didar göremez” ve Rıza Şehri’nden ayrılır.

((Özetle, Rıza Şehri öyküsü bu şekliyle yer alır söz konusu risalelerde. (Öykünün tamamı için bkz. İmam Cafer-i Sadık Buyruğu- Hazırlayan: Esat Korkmaz. Ayrıca bkz. Haşim Kutlu. Kızılbaş Alevilikte Yol Erkân Meydan. S.142.Yurt Yay. Haşim Kutlu. Kızılbaş Kadın. S. 92-110. Alev yayınları.)

“Rıza Şehri

Ve bir tabak dolusu nar sundu
Rıza Şehri yabancısı sofu
İstedi ki gönül sarayının sultanı da ondan hoşnut olsundu
Lakin nerden bilsindi ki, burası Şehr-i Rıza idi
-ver rıza al rızalık işler idi.
Bu gönül şehrinin yarenleri
Aşkın narına tutuşup yanar idiler
Değil idi gözlerinde sofunun tabağındakiler
Onlardan var idi ağaçlar dolusu nar
-yoktu önünde bekçisi
Bilirlerdi yangın yeri bahçesi yürekleri
Bilirlerdi, aşkın narında harareti
Daldaki narın kızıllığında değil.
Rıza idi tohumu bu narın sebilen
Rızalık idi dem-i mekânda serpilen
Sevgi idi meyvesi bu narın-ortakça sunulan
Rıza ile ateşine yanıp kül olunan
Çün burası Şehr-i Rıza idi
Gönül işleri böyle idi.” – (Şair Kutubî)

Her ne kadar teknoloji gelişse insanların genel yaşam düzeyi artsa da bugün içinde yaşadığımız kapitalist toplumunda, en büyük çelişkisi/sorun sömürüdür, insanların hak ve emeğinin yenmesidir. Bugün dünyanın 8 en zengin adamı, dünyanın yarısından fazla servete sahiptir, bu eşit ve adil bir düzen değildir. Alevi rıza şehri öğretisi ütopyası tüm dünyada eşitlikçi sosyal paylaşımcı bir toplumu hedefler. Cemlerimizde Aleviliğin bu toplumsal yanı işlenmeli yaşanıp yaşatılmalı, bu doğrultuda sivil kolektif üretim paylaşım projeleri geliştirilip, fili durum yaratılmalıdır.

Güzel Âşık Cevrimizi
Çekemezsin Demedim mi?
Bu Bir Rıza Lokmasıdır
Yiyemezsin Demedim mi?
..

Kimsenin hakkına etmeyiz minnet,

Bağlıdır rızaya payımız bizim.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 22.05.2019, 07:10   #34
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 961
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 19
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
34 Mesajına 36 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

7. Mazlumun yanında olmak, haksızlığa karşı durmak, dayanışma, DİRENİŞ.

İnsanlar bundan yaklaşık 10 bin yıl önce, Anadolu’da kadının yaratıcı emeği ile avcı toplayıcı göçebe yaşamdan, evcilleştirilmiş tarım, hayvancılığa yerleşik yaşama geçmişti. İhtiyaçları kadar üretip, paylaşıp mutlu yaşıyorlardı. Avcı konumundan, hayvan bekçisi çoban, sonrada, ihtiyaç fazlası üretim “artı değerle” koyun, deve tüccarı konumuna geçen, erkek egemen, sınıflı köleci toplum ve ilk tek tanrılı dinler ve devletler, mikro ve makro düzeyde dünya nimetlerini paylaşım savaşları ortaya çıkmaya başladı.

İlk köleci toplumlar Sümer, Akda, Hitit, Mısır’da ortaya çıktı, (3700 yıl önce Hammurabi yasalarında ve Hitit tabletlerinde kaçan kölelere yardım edenlere, ölüm cezası verildiğini okuyoruz. Sonra Roma, Hıristiyanlık ve İslam’la devam etti. Köleci sömürü düzenine karşı ilk komünal köleci ayaklanmada, MÖ 132 Aristonikos, Bergama Krallığının Roma’ya bağlanması sırasında Aristonikos öncülüğünde batı Anadolu’da oldu. Börüklüce Mustafa (Bedreddin) ayaklanmasında daha sonra aynı bölgede oldu. Müslüman Araplar yıllarca Afrika’da zencileri avlayıp Avrupa’ya, Amerika’ya vs. köle olarak sattılar. Kölelik Osmanlı’da 1826 yılında kaldırıldı. İlahi Allah’ın gönderdiği koyun, Deve tüccarı peygamberlerin elindeki “çobandeğneği” zamanla, Roma’da hâkim sınıfı koruyan muhafızların elindeki sopa “Faş’o” oldu. Faşizm kelimesinin kökeni bu ‘Faş’odan gelir. Bu Faşo günümüzde hâkim sınıfın çıkarlarını koruyan faşist polis devletinin sembolü “COPa” ve diğer silahlara dönüştü.

Ermeni Paulikyan (Paulician) hareketi: MS 325’te İznik Konseyi ile Hıristiyanlığın Roma/Bizans İmparatorluğu’nda resmî dini kabul edilmesinden sonra, Anadolu’da devletin tek dini dayatmasına karşı direnen, “Pagan” (eski semavi olmayan halk inançların devamı niteliğindeki) C. Silvanus, Ermeni Paulikyan hareketi, Anadolu Aleviliği ve Bektaşi inanç öğreti ile önemli benzerlikler göstermektedir. 6. 7. Yüzyılda Sivas-Divriği, Erzincan, Malatya Hatay çevresinde şekillenen (Ermeni) Paulikyan inanışı; Bizans İmparatorluğunun siyasi ve dini otoritesini reddediyor, kiliseleri ve azizleri kutsal saymıyorlardı. Haç’ı, İncil’i ve kilise ikonlarını kutsal bulmuyor, bu nedenle de kilise ayinlerinin gereksiz olduğunu savunuyorlardı. Iran Manihaizm’i ile Hristiyanlığı sentezleyen bu inanışın mensupları, Tanrı’nın bu yeryüzünde bir kudreti olmadığını düşünüyor, Asıklık (asugh) geleneği olan Paulikyanlar, âşıkların müziği eşliğinde “dans” ederek ibadet ediyorlar, bu törenlere kadın ve erkek birlikte katılıyorlar, Paulikyan cemaatine katılmak isteyenin kulağına, Alevi Bektaşilikte olduğu gibi “Eline, diline, göğsüne (iffetine) hâkim ol” mührü fısıldanıyordu. Bizans İmparatorluğu, Pelikan ve diğer muhalif halkları devlet düşmanlığı ve sapkınlıkla suçlayıp, haklarında ölüm fermanları çıkarmıştır. Bu halklar yerli olmalarına rağmen yabancılaştırılmış, direnişleri kanla bastırılmıştır 9. yüzyılda bağımsızlığını ilan eden Paulikyanlar, Sivas-Divriği merkezli bir devlet de kurdular. Bölge halkları ile Bizans’a karşı birlikte savaştılar. Türklerin ve Müslüman Arapların Anadolu’ya girmesinde bu dönemde oldu. Bizans 100 bine yakın insanı katlederek bu Ermeni Paulikyan hareketini çok kanlı bir şekilde bastırdı. Bir kısmı Trakya ve Balkanlara sürülen Paulikianlar, Bogomiller ismini alıp, 16. Yüzyıla kadar inanç ve ritüellerini korumuşlardır. Balkanlara Alevi Bektaşiliğin yerleşmesi ve 14 yy. Bedreddin ayaklanmasında bu bölgeden çıktı.

Bizans’ın saldırılarında kurtulan Paulikyanlar, kendi ibadetlerini gizli yapmak, ancak görünüşte Müslüman olmak şartıyla İslamiyet’i kabul ettiler. Malatya’da Döndü, Döne, Dönüş gibi isimler yaygındır.

Hristiyan Anadolu İslamileşirken, Hristiyanlığı heterodox (çember dışı) çevreleri İslamiyet`in heterodox/Sünni olmayan yanını tercih etmişlerdir. Bektaşilik ve Alevilik inanışları içerisinde de İslami yorumlardan uzak inanış ve ritüellerini yaşatmışlardır örneğin; ünlü Bektaşi ozanlardan “Harabi, Hayrani, Âşık Vartan, Nikabi, Coşkuni, Zeki, Civanaga…” Ermeni olmalarına rağmen Bektaşiliği benimseyip, bu felsefe için değerli eserler yazmışlardır. Anadolu Aleviliğini, sadece Horasan ve Orta Asya Shaman kültleri / Safavi-İran propagandaları, Hz. Ali, Kerbela… kültleri ile açıklamayı tercih etmek, büyük bir cehalet ve tarihi deformasyondur.

Mazlumun yanında olmak haksızlığa karşı durmak, kendine reva görmediğini başkasına görmemek, ezmeden ezilmeden dünyada insanca mutlu yaşamak tüm Alevilerce, Aleviliğin temel desturlarından biri olarak kabul edilir. Fakat bu çok yanlış bir şekilde, “ilk ve daima halife olma hakkına” indirgenip İslam halifesi İmam Ali, Hüseyin-i Kerbela ve Ehlibeyte bağlanır. Sanki onlar haksızlığa uğramış, haksızlığa karşı durmuş, mazlum gösterilir. Hâlbuki olay İslam’da ganimet halifet iktidar kavgasından başka bir şey değildir.

Hatice’nin deve ticaret kervanlarında çalışan, sonrada onunla evlenen Muhammed, ekonomik gücünü artırmak için, gidip gördüğü yerlerde, Eski Sümer, Yahudilik, Hıristiyanlık vs. inanç kültürlerle eski Arap inanç kültürünü karıştırıp, “katliam” ve “ganimete” dayalı yeni siyasi bir güç, İslam dinini yaratmıştır. İslam dini iktidara gelmek için yaptığı iç-savaş ve ilk 4 halife döneminde elde dilen ganimet paylaşımı ve iç aile/kabile ve iktidar kavgaları, 3. Halife Osman’ın öldürülmesi ile İslam’da ilk Sünni, Şia (Ali taraftarı) ayrımını ortaya çıkardı. Muaviye ile Ali arsındaki Sıffın halifelik savaşında ‘hakem, yüzük’ uzlaşma olayı ile İslam’da bir 3’cü bölünme yaşanmıştır. Muaviye’ye karşı Ali’yi destekleyenlerin önemli bir bölümü, şehir dışında köylerde vs. yaşayan, İslam devletinin yayılma, savaş harç zekât vergilerinden bıkan, geniş fakir halk yığınlarından ve kölelerden oluşuyordu. Yeni İslam devletin olanaklarından bir yarar göremeyen Ali’nin halife olması durumunda yaşam şartlarının daha iyi olacağını düşünen “Hariciler” denilen bir grup.

Hariciler: Sıffın savaşında yenilmek üzere olan Muaviye’nin hile ile uzlaşma ‘’hakem’’ teklifini kabul eden, Ali’ye, karşı çıkıp Ali’nin ordusundan ayrıldılar. İmam Ali, kendi taraftarı olan bu Haricilerin çoğunu daha sonra, (659 yılında Nehrevan’da vs.) katledip çukurlara doldurup yaktı. Görüldüğü gibi hz. Ali mazlumdan yana olmamıştır, mazlumları katletmiştir. Daha sonra Haricilerden biri” İbni Mülcem’de” onu zehirli bir kılıçla yaralayıp öldürür. Ali’de Hasan’da Hüseyin’de köle sahibidir. İslam’ın tüm kurallarını vs. yerine getirmiştir. Kerbela olayı da İslam’da hâkim güçler arasında halifelik iktidar kavgasıdır. Ali’nin oğlu Hasan’da halifelik konusunda Muaviye ile anlaşmıştır. Hüseyin, dedesi Muhammet’ten dolayı Halifeliğin kendi ailesinin kendinin hakkı olduğu düşüncesi ile Halifeliği ele geçirmek için Küfede ordu kurmuş, fakat Yezit ondan daha hızlı davranıp, O Küfe’ye gelmeden Kerbela çölünde önünü kesip, Hüseyin’i ve korumalarını katletmiştir. Hüseyin Küfe’ye varıp yeterli gücü toplayıp Şam’da Yezidi katledip O halife olacaktı. Sistemde bir değişiklik mi olacaktı hayır. Şia, İmam Hüseyin (Ehlibeyt) İslam anlayışı, bugün İran’da iktidarda, Sünni İslam’dan neresi daha iyi ki? (Kerbela başlığı altında daha geniş açıklanmıştır) Her ne kadar Sünni, Şia ve Alevi-İslamcı çevreler kendilerince süsleyip püsleyerek anlatsa da Kerbela olayı, İslam’da iktidar halifelik kavgasıdır, Aleviliğin mazlumun yanında olma haksızlığa karşı durma ve rıza şehri anlayışıyla uyuşan hiçbir yanı yoktur.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 23.05.2019, 05:57   #35
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 961
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 19
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
34 Mesajına 36 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

Babek Hürrem’i hareketi:
Emeviler ve Abbasilerin yönetiminde, sıradan halk köleler kadınlar vs. hiç hoşnut değildi. Allah’ın yarattığı yönettiği bir dünyada, nasıl olurda adaletsizlik, zulüm, haksızlık olur, zalimler hep güçlü ve iktidarda olurlar? İnsanlar bu soruyu sormaya başladılar. Arap İslam emperyalizmi, kuzeye doğru yayılmaya başladığında, Horasan, Azerbaycan, Dersim, Bağdat üçgeninde yaşayan Türkler, Kürtler, Ermeniler, Gürcüler, Nusayriler, Ezidiler, Dürzîler, Hıristiyan, Yahudiler vs. halklar 72 millete aynı nazarla bak anlayışı ile “Mutlu Kızıllar” (kızıl giyenler) anlamına gelen Hürrem’i hareketi (Babek Qürremi 795 – 838) öncülüğünde Bezz kalesinden, Abbasi Halife İslam ordularına karşı direndiler. Emevi ve Abbasiler ile iktidar/halifelik kavgasını kaybeden bazı Şii imam evlatları da İran’ın kuzeyine Horasan’a vs. kaçıp bölgedeki halk hareketleri içinde direk veya dolaylı olarak yer aldılar.

Aleviler olarak cemlerimizde darına durulan Hallacı Mansur, Ağustos 858, Qorasan-Tûr köyünde doğdu. 26 Mart 922, Bağdat’ta hunharca bir şekilde katledildi. Hallacı Mansur yaşadığı dönemde “Karmati” köle halk hareketinin ayaklanmasını örgütlemek ve Enel-Hak, Ben Hakkım “tanrıyım” HAK insanda, söyleminden, din İslam’ın tanrı anlayışına vs. karşı felsefi düşüncelerinden dolayı uzun süre yargılandı, sonuçta kırbaçlanıp, burnu, kolları ve ayakları kesildikten sonra, boynuna “Karmati Casusu’ tabelası asılıp idam edildi. Başı kesilerek Dicle üzerindeki köprüye dikildi; gövdesi yakılıp külleri nehrin sularına savruldu. Kızıl kesik başı iki gün köprüde dikili bırakıldıktan sonra, Horasan’a gönderilerek bölgede dolaştırıldı. Alevilere “Kızılbaş” denilmesinin kaynaklarından biri işte bu bölge, bölge gezdirilen H. Mansur’un kızıl-başındandır.

Karmati halk hareketi, adını İran’dan gelip Küfe yakınlarındaki Nehrin köyüne yerleşen, lakabı “Kamisa” “kiremit” (kızıl alev gözlü anlamına gelen) “Hamdan Karmat” tan almaktadır. Zerdüştlük, Mazdek, Mâni, Sabilik vs. birçok halk doğa inançlarından, Qorasan Pirleri, İsmailli Dailerinden etkilenen, “Yoksulların ve ezilenlerin kurtuluşuna” hizmet eden inançsal söylemleri ön plana çıkaran Karmatiler, 870-1030 yılları arası, Irak, Horansa, Suriye, Mısır, Bahreyn’den Yemen’e, geniş bir alanda etkili oldular. Karmatiler; Alevilikte Rıza şehri dediğimiz, HERKESTEN GÜCÜNE, HERKESE İHTİYACINA GÖRE, komünal bir paylaşım düzeni kurmak ve bölgede Köleciliğe sömürüye adaletsizliğe karşı İslam rejimini devirmek amacıyla 880’de Abbasilere karşı ayaklandılar. İslam Şeriatını 100 yıl kaldırıp, Kâbe’deki “Hacerül Esved” taşını vs. söküp Lashaya götürdüler. Mısır’da iktidar olan Şii İslami “Fatimi” devletine de karşı çıktılar. Karmatiler Fatımi’lerce (imam Aliciler tarafından) ortadan kaldırıldılar, fakat yok olmadılar.

Fatimi devletinin bölünmesi ile Mısır’dan kaçıp İran’ın Deylem bölgesine gelen (Dersimlilerle aynı kökendir) Deylemlilere sığınan Hasan Sabah (1050-1124) (İsmail’i Nizari) hareketi Karmatilerin bir anlamda devamı oldu. Büyük İslam ordularına dünya haramilerine güçleri yetmezdi. Bu nedenle Alamut Kalesi etrafında “sır bekçileri” gizli bir örgütlenme oluşturup “fedai” eylemleri ile zalim iktidarlara taş söktürdüler. Selçuklu vezir, Nizam-ül Mülkü 1092 öldürüp (1092), (Türk Fars Sünni İslam) Büyük Selçuklu Devletinin (1037–1194) çöküşünü başlattılar. Anadolu’da yaşayan Aleviler yerli halklar, (1080, 1178) yıllarında Anadolu’da Tokat Niksar merkezli (bilge adam /danışman anlamına gelen) Danışmend Alevi Devleti kurmuşlardı. Güneyden Müslüman Araplar doğudan 1230 -1270 Moğol saldırılarından dolayı birçok doğu halkları Türkler vs. Anadolu’ya yerleşmeye, hâkim olmaya başladı. Sünni İslam’ı benimseyen Türkler Danışmend Alevi Devletini yıkıp Anadolu Selçuklu İslam devletini (1071-1318) kurular.

Babai ayaklanması: 1237-40 yıllarında Anadolu Selçuklu İslam devletine karşı Adıyaman ve Amasya’dan büyük bir “Babai ayaklanması” gerçekleştirdi, bu ayaklanmaya bölgede yaşayan Ermeni Kürt Türk Hıristiyan halklar katıldı. Selçuklular kiralık paralı Frank askerleri ile kanlı bir şekilde bu ayaklanmayı bastırdı. Ayaklanmanın önderlerinde Baba İshak’ı Amasya kalesinde astılar. Horasan ve Hasan Sabah’ın kalelerinde eğitimini alıp Anadolu’ya gelen, ayaklanmanın önderlerinden Hace Bektaşi Veli bu katliamdan kurtulurken kardeşi Menteş öldürüldü.

Babai ayaklanmasından sonra kadim Anadolu’da var olan doğal halk inançları, bölgeye dışarıdan gelen, cemlerde darına durulan Hallacı Mansur, Nesimi, Fazlullah ve Farabi Hasan Sabah, Ömer Hayyam, İbni Sina, Pisagor, Sokrates, platon Hermes/İdris vs. Birçok ışık ehli Dâhilerin görüşleri, Anadolu ışık ehli halkta, HAK yolu, Bektaşi Kızılbaşlık adı altında yeniden şekillendi. Sözde tanrı adına hak hukuk din, kitap yazı peygamberliğini ilan edenlere karşı, “Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” diye, her şeyin doğada olduğunu, onu bulup açığa çıkarmak için bilimi, kâmili bilge a’lim insan olmayı, haksızlıklara cahilliğe karşı durmayı yol eylediler. Sen ben değil, biz ve “yol cümleden uludur” dediler.

Bedreddin Börüklüce: 1414-1420 yıllarında (Daha Marx Lenin Mao doğmadan) Alevi pirleri Börüklüce Mustafa, Torlak Kemal ve Şeyh Bedreddin, Eğe’de Aydın Ortaklar köyünde başlayıp Karadeniz Balkanlar Ege bölgesinde var olan tüm halklarla bir olup, “Yârin yanağından gayrı her şey ortak” diye; İç taht kavgaları ile uğraşan Osmanlı İslam devletine ve sömürü sistemine karşı ayaklandılar. Paranın bile ortadan kaldırıldığı, (9 bin yıldır “Çatalhöyük’ten” beri özlemini çektikleri) Aleviliğin rızalık Şehri, komünal paylaşımcı toplumun kurdular. Osmanlı Börüklüce Mustafa’nın yiğitlerini İzmir Karaburun’da katledip, daha sonra Şeyh Bedreddin’i Yunanistan’da Serez çarşısında asmıştır. Aleviler Osmanlının zulmünden kurtulmak için kuş konmaz, kervan geçmez dağlara çekilmişlerdir.

1452 İstanbul’un alınması ile Osmanlı Sünni İslam imparatorluğu kurulup yayılma katliam işgal ganimet “güçlenme dönemi” başladı. Osmanlı yürüttüğü savaş ve işgaller için halktan asker ve vergi talebini artırdı. Aynı dönemde İran’da da Şah İsmail etrafında “Safavi” Şii İslam imparatorluğu kuruldu. İslam’ın başından beri var olan katliam işgal ganimet iktidar halifelik kavgası, Sultan Yavuz – Şah İsmail ile Anadolu’ya taşındı. İran’da bazı Türkmen grupları Şii Şah İsmail’e destek verdi, Şii propagandacılar Anadolu’ya gönderildi (bugün de İran aynısını yapıyor). Aleviliğin içine Sünni Şiir İslami unsurlar söylemler bu dönemde girdi. Daha önceki dönemlere baktığımızda, Alevi edebiyatında nerede ise İslami unsurlara hiç rastlanmaz.

Osmanlı’nın yoğun baskısından dolayı kurtuluş olarak Anadolu’dan birkaç Alevi Aşireti Sah İsmail’e destek verip, 1511’de “Şahkulu” adı altında Osmanlıya karşı ayaklandı. Yavuz Selim Anadolu’da Alevileri katletmeye başladı. Şah İsmail’de Şİİ İslam’ı resmi devlet dini ilan edip Sünnileri katletmeye başladı. 1514 Yavuz ve İsmail arasında geçen Çaldıran savaşından önce, Anadolu’da arkada ayaklanma olmasın diye Yavuz Selim 40 binden fazla Alevi’yi katletti. Safavilerin ”kılıcına” karşı ilk defa ateşli silahlar (top tüfek) kullanan Osmanlı, Çaldıran savaşını kazandı. Safaviler Şii İslam’ı benimseyerek bölgede kızılbaşları katlettiler.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 23.05.2019, 05:58   #36
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 961
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 19
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
34 Mesajına 36 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

1527 Kalender Çelebi ayaklanmasının ardından 1750 yıllarına kadar, “Celali” ayaklanmaları adı altında Aleviler Osmanlıya karşı 200 yıl, bir nevi gerilla savaşı verdiler. ”Demiri demirle dövdüler; biri sıcak biri soğuktu, insanı insanla kırdılar; biri aç biri toktu”. ”Bozuk düzende sağlam çark olmaz, bu düzen kökten değişmelidir” diye Pir Sultanlar hem sosyal ekonomik bakımda hem de inanç açısından, İslami Osmanlı’ya karşı ayaklandılar. Aynı dönemde Anadolu’da yaygın olan Alevi kültüründen etkilenen Osmanlının devşirme ordusu “Yeniçerilerde” dönem, dönem Osmanlıya karşı içten ayaklandı. Osmanlı 1826’da kendi Yeniçeri ordusu topa tutup katletti. Ve aynı anda kontrol altına almak için dönem, dönem beylik/valilik verdiği alevi aşiretleri ve Alevi Bektaşi dergâhlarını kapattı. 1834 yılında Hacıbektaş dergâhlarına cami dikip, Nakşibendi vs. İslamcıları yerleştirdi.

Din İslam’a bağlı olan Osmanlı 1700-1800’lü yılların bilim aydınlanma çağından nasibini alamadı. 1871 Paris Komünü ayaklanması ile gelen emek ve özgürlük hareketleri dünyanın ve 600 yıl süren Osmanlı Emperyalizminin de çöküşünü başlattı. İçinde Mustafa Kemal’inde (Atatürk) olduğu, İttihat ve Terakki (Birlik ve İlerleme) partisi (1889-1918) Çöken Osmanlını İmparatorluğu içinde olan Türk-İslam mirasını, Anadolu’da toplama, Türk-İslam’ı gönüllü kabul etmeyenleri katletme veya Anadolu dışına sürgün etme kararı aldı. 1915’te Ermenilerle işe başladılar. Son Osmanlı Padişahı olan Vahdettin; Trabzon’da Pontus Rumlarına karşı katliam başlattı, sözde bunu engellemek için de işgalci İngilizlerden izin “İstanbul limanından çıkış vizesi” alıp, kendine sadık paşaları ve emir subayı koruması olan Atatürk’ü başlarına koyup ”Türk-İslam devleti” kurmak için Anadolu’ya gönderdi.

Koçgiri Dersim: Çöken Osmanlı topraklarında halklar bir, bir bağımsızlıklarını ilan etti. Yüzyıllardır Osmanlının baskısı altında olan Koçgiri bölgesinde yaşayan Aleviler, Zazalar, Kürtler’de doğal olarak bağımsız bir devlet kurmayı düşünüyorlardı. Fakat Kemalistler bunu çabuk fark etti ve Koçgiri ayaklanmasını (Mart 1918-Haziran 1921) kanla bastırdı. Kurtuluş savaşına destek için gelen TKP yöneticileri Trabzon Sürmene açıklarında (28 Ocak 1921) katledildi, daha sonrada 1 Mayıs vs. yasaklanıp sosyalist komünistler mahpuslarda çürütüldü. Cumhuriyet kurulduktan sonra da Alevilik ve Kürd dili yasaklandı, 1925 Şeyh Sait, 1930 Ağrı, 1937-38 Dersim, O gün bugündür T.C. tarihi Alevilere ve Kürtlere yönelik katliamlar tarihidir. Her şeye rağmen Aleviler Kürtler sosyalist komünist devrimciler Lenin vs. Kemalistlerin 1923 kadar olan “kurtuluş savaşı” ve ”burjuva demokratik devrimi” sürecini desteklemişlerdir. Atatürk 1923-27 yılları arasında bir dizi anti demokratik gerici yasalar çıkarılmış, 1927 yılından sonrada İbrahim Kaypakkaya’nın belirttiği gibi Kemalizm faşist bir diktatörlüğe dönüşmüştür.

Aleviler 1970’lerde yükselen Devrimci Sosyalist emek örgütlenmesi sendikalarda, diğer sivil toplum kuruluşları ve her türlü muhalif içinde yoğunlukla yer aldılar. Ve bu harekelerinin liderlerinin çoğu da İbrahim Kaypakkaya gibi Alevi Kürt kökenlidir. 70’li yıllarda yükselen emek sosyalist devrimci hareketi bastırmak, 1980 Askeri faşist darbesine zemin hazırlamak için TC devleti Türk İslam Cumhuriyeti, Alevilere yönelik Maraş, Çorum katliam yaptı. Darbe ile sol ve emek hareketi bastırıldı, okullarda zorunlu din dersleri ve 40 yeni cami imam, Allah Kuran Peygamber AKP iktidarı için zemin hazırlandı. 1980’lerde ortaya çıkan Kürd ulusal kurtuluş hareketi içinde Aleviler yoğunlukta yer aldılar. Kürd özgürlük hareketi, Sünni Şafi Kürt kesimi içinde bir aydınlanma gerçekleştirmiş ve ayrıca Alevilere yönelik kışkırtmalı yaklaşımları önemli ölçüde tersine çevirmiştir. Bunda Kürd Alevi canlarında önemli katkısı vardır.

SivasBela: Alevilere gözdağı niteliğindeki, 2 Temmuz 1993 Sivas katliamı Alevi toplumu örgütlenmesi açısında bir “milat” dönüm noktası olmuş, Aleviler kendi bağımsız kitle örgütlenmesine başlamıştır. Fakat İslam’la ve milliyetçilik ile yüzleşemediği, asimilasyondan ve CHP kuyrukçuluğundan kurtulamadığı için, Türkiye’de halk emek muhalefet hareketini birleştirecek toplumda sosyal kültürel bir değişim ve yeni bir sistem için öncü birleştirici ve taban gücünü ortaya çıkaramamıştır. 2013 Gezi Direnişi gibi köklü bir direnişi, fırsatı, diğer güçlerle birlikte AKP’yi durdurma ve köklü bir demokratik sitem değişikliğine çevirememiştir. Karamsarlığa hiç gerek yok, hiçbir iktidar kalıcı değildir. Her aman fırsatlar doğar. Önemli olan kendimizi ve toplumu insanca eşit özgür mutlu bir yaşam için mücadeleye değişime ve fırsatlara hazır hale getirmektir. Yoksa çok uzun yıllar baskı zulüm altında hep birlikte eziliriz.

Görüldüğü gibi Aleviler 9 bin yıldır, “kendine reva görmediğini başkasına görme”, Yârin yanağından gayrı her şeyi paylamak, Rıza şehri anlayışı ile ezmeden ezilmeden insanca mutlu yaşamak için hep mazlumun yanında olmuş haksızlıklara karşı direnmiş ve bu yönde mücadele veren halklar ile dayanışma içinde olmuştur. Bundan dolayı da katliamlara uğramıştır. Aleviler bugüne kadar resmi (semavi vs.) Dinlere ve hâkim sınıfların sömürü devlet düzenine güvenmemiş hep karşı olmuştur. Onun içinde Hallacı Mansur, Nesimi, Fazlı gibi ödün vermeyen boyun eğmeyenler cem erkânlarına ”Dar” olarak almıştır. Alevilerin inançsal duruşu toplumsal sınıfsal bir duruş olarak Aleviliğin, özünde vardır. Zalimin zulmünden, gelecek saldırılardan, kendi varlığını koruyup savunamayan bir toplumun hiçbir şeyi yoktur, olanı da yok olur. Aleviler katliamlara karşı meşru müdafaa kendi savunma hakkını kullanmalıdır, sömürü devletine düzenine güvenmemelidir. Bugün dünyanın 8 en zengin adamı, dünyanın yarısından fazla servete sahip, 70 milyon kişinin dünyanın geri kalan yüzde 99’undan (yaklaşık 7 milyar insandan) daha fazla servete sahip. Bu gelir eşitsizliği adaletsizlik tersine dönmelidir. DAB’ın devrimci Alevi adını almasının sebeplerinden biride Aleviliğin bu tarihsel toplumsal paylaşımcı ve haksızlığa karşı duruşu, değişime açık olması ve Alevilikte köklü bir reform değişime ‘devrime’ ihtiyaç olduğu ve bu devrimci öze dikkat çekmek içindir.

Alevi cemleri ah Hüseyin, vah Hüseyin diye ağıt yakma diz dövme yeri değildir. Bir inanç /öğreti insanların bugününe ve yarınına bir fayda sağlamalıdır. Alevi Pirleri cemlerimizin bir parçası olarak, geçmişteki bu paylaşımcı ve direnişçi özümüze sahip çıkarak, güncel sosyal yaşam politik sorunları ele alıp, daha eşitlikçi adaletli bir düzen kurmak için topluma yol gösterici eğitici olmalıdır. Cemlerde dayanışma ve güncel verilmesi gereken mücadele dile getirilmeli, Alevilerin ezilen halk ve sınıflarla haklı mücadelelerle ve insani doğal afetlerle vs. konularında dayanışmaya teşvik edilmedir.

Şalvarı şaltak Osmanlı
Eğeri kaltak Osmanlı
Ekende yok biçende yok
Yiyende ortak Osmanlı
…

Su milleti güruh, güruh gezelim
Mazlumları bir katara dizelim
Zalimlerin sarayını bozalım
Yıkalım bakalım ne olursa olsun
…

Bir sah olsam hükmeylesem cihana
Kilise, mescidi yıkar giderdim
Okullar yapardım bütün insana
Cehaleti kökten söker giderdim

…

Elim aydır dört kitabtan eveli
Seydoğlu Bedrettin Bektaşi Veli
Ortaklar adına bileyim seni
Dağlar gider bizim dede sultana

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 23.05.2019, 15:14   #37
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 961
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 19
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
34 Mesajına 36 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

8. Darı Mansur SORGU görgü, düşkünlük arınmak, halk mahkemesi, barışıklık.

Aleviler toplumsal yaşama başladıkları ilk çağlardan bu yana, kişisel ve tolumsa sorunlarını cemlerde, “kendine reva görmediğini başkasına görme, eline diline beline sahip ol” ve “Rızalık alıp verme” ilkesine bağlı olarak, sorgu görgü yaparak çözdüler. Bu aynı zamanda Aleviler hâkim güçlerin ve İslam’ın baskı ve katliamlara maruz kalıp dağ köylerine çekildiklerinde, devlet siteminden ayrı Alevi hukuk sistemlerinin temelini oluşturdu. Bu hukukun temeli eğitime ve suç işlememeye yapılacak işleri rızalık alarak danışarak yapmaya dayalı idi. Yine de Canlar veya toplum arasında bir sorun yaşanırsa arabulucu olması için Pire gidilirdi, sorun orada çözülemezse, bir cemde ele alınır, tatlılıkla bir karara bağlanırdı.

Cem ve erkânların yürütülmesi için cem erenlerinin birbiri arasında sorun küskün dargın alacak verecek bir husumet olmaması, herkesin birbiri ile barışık olması esastır. Yoksa cem yapılamaz, herkes barışmak zorunda, yoksa taraflar ceme katılamaz dışarı atılırlar. Pirler ceme başlamadan önce küskün dargın vs. olan var mı, birbirinizden hoşnut ve razı mısınız diye sorar. “Aşığa Şan Dervişe Nişan” herkesin birbiri ile niyazlaşmasını ister.

Yılda bir yapılan Görgü cemlerinde herkes yolun temel ilkeleri doğrultusunda, bunlara geçen bir yıl içinde uyulup uyulmadığı konusunda Cemde Dara durup, “sorgu “görgüden” geçer, ufak tefe hatalar düşkünlükler sembolik cezalar ile kaldırılır, bir anlamda canlar ikrarını tazeleyip, aklanmış olur. Kasten bir cana kıymak (öldürmek) veya tecavüz suçları af edilmez kişi dükün sayılır yoldan toplumdan atılır.

Alevi cemlerinde DAR’a durulur. Dar kelimesi darağacına çekilme (idam edilmek) ve aynı zamanda zorda darda kalmak anlamındadır. Hallacı Mansur gibi darağacına çekilsem de, Nesimi gibi derim yüzülse kendi postumun üzerine otursam da Fazlı gibi kalbimden hançerlenip yere düşsem de sözümden özümden ikrarından, doğru bildiklerimde davamdan dönmem, yalan söylemem haksızlığa boyun eğmem, “Dönen dönsün, ben dönmezem yolumdan” kendi ellerimle başımı bu yola koydum anlamı taşır.

Hallacı Mansur darında baş boyundan asılmış gibi hafif yana bükülür, sağ el kalp üzerine konur sol el yan tarafa uzatılır, (cenazenin ayak başparmakları birbirine bağlandığı için) ayakuçları birleştirilir, bu aynı zamanda ölmeden önce ölmek anlamına gelir. Nesimi Darı, dersi yüzülen Nesimi gibi kendi postu/derisi üzerinde diz üstü oturma şeklidir. Fazlı Darı ise kalbinden karnından hançerlenmiş gibi yüz üzeri, (baş yere değmemesi için avuç içinde başın meydana konma şeklidir) kendi ellerimle serimi (başımı) bu yola meydana, bu davaya baş koydum anlamındadır. Bazı Alevi İslamcılar bunu bak bizde namaz kılıyoruz şeklinde anlatır fakat hiç ilgisi yoktur. Normalde cemlerde canlar topluca sadece Mansur darında dururlar. Diğer darlar kişi şahsen herhangi bir konuda meydanda DAR’a çekilirse yapılır. Cemlerde ayakta Mansur darında dururken veya normal sandalye sedir minderde vs. otururken; Önek Pir bir gülbenk verdiğinde veya Zakirler bir deyiş okuduğunda son beyitte deyişi yazan aşığı adı geçtiğinde, AŞK ile can cana diye, sağ el kalbe, sonra başa/dudağa ve bele veya yere meydana götürülür. Bu elime dilime belime sahibim, özümden sözüme/ne bağlıyım, başım üstüne serim meydanda anlamını taşır. Görgüde darda duranlar “Bizde hata, sizler ata.” “Gönül kalsın, yol kalmasın” Yol cümleden uludur. “Gelin canlar bir olalım.” Kısa çöpün hakkını, uzun çöpten alalım. Yoldan düşenin yeri düşkünler meydanıdır. “Istırap bir bedenin, yara tüm gönüllerindir”. Suçluyu bağışlamak, ancak mazlumun hakkıdır. Bazen olur, bir can geçse de hakkından, yol geçmez, bu kamu hakkıdır, cem erenleri sorar hesabı, keser cezayı. Mala, cana, şana, şöhrete, güzelliğe, güvenme. Nefsini, dizgin tut, yoksa sorar erenler. Sen mi ulusun, insanlık yol mu ulu? Diye.

Kızılbaş Alevilik, tarihsel geçmişinin bütün dönemlerinde, egemen olan ve kendisini çevreleyen “devlet” hukuk ve adalet anlayışlarının dışında kalmıştır. İster köleci, ister feodal, ister kapitalist olsun, tarihsel geçmişinde süregelen özel mülk sistemleri ve sistem sahibi devletlerle, özellikle adalet dağıtan kurumlarıyla hiç barışık olmamıştır. Sömürü ve zulüm üzerine kurulmuş bir binanın adalet ve vicdan binası olamayacağını, Adalet ve vicdanın, ortaya konulan yaşam şartlarından ayrı oluşamayacağını, dolayısıyla söz konusu yaşam şartlarının “İhtiyacına Göre” erkânına uygun düzenlenmesiyle hem hakkaniyete hem de rızalık vicdanına uygun düşen adaletin gerçekleşeceğine inanmıştır.

Yıllık sorgu- sualden (Görgü) geçen her can, önce kendi kendisinin yargıcı olur ve özünü, bu bağlamda Hak Meydanı’na açar. Daha başında verdiği ikrar, dar olduğunda ona yol gösterir. Ne demişti verdiği ikrarda; “Kendime reva görmediğimi başkasına görmeyeceğim. Elime, dilime ve belime sahip çıkacağım Eşime (karıma ya da kocama değil eşime), işime, aşıma sadık olacağım, doğru düşüneceğim, doğru söyleyeceğim, her işimi doğru ve sağlam yapacağım”.

Yola girerken ikrar vermek, musahip olmak, Alevi topluluğunun vatandaşı YOLdaşı olmak demektir. Bunu yalın Türkçe karşılığı “Eş ve Eşitlik yol kardeşliğidir”. Kürtçe, Farsça ve Zazaca karşılığı, “Bıraye Müsavi”dir. Ortaklık toplumuna üyelik, daha başından eşleşerek ve eşitleşerek olunur. Başka türlü mümkün değildir. Bu noktada hiçbir yanlışlığa meydan vermemek için, tarifi bile yapılmıştır ve şöyledir. “Hal ile halleşecek, sonra yar olup yârleşeceksin, sonra yol ile yoldaş olacaksın. Bu toplumda erk yoktur. Altlık ve üstlük yoktur. HER CAN O MEYDANDA EŞTİR, EŞİTTİR. Bu yolda “makam ve post” bilime bilgeliğe onun ışığında sevk ve idare duyulan saygıya dayanır. Çünkü meydan, emir meydanı değil, Rıza Meydanı’dır.

Cemlerde sorgu görgü yapılabilmesi sorunların çözülüp küskünlerin düşkünlüklerin kaldırılması toplumsal barışın sağlanması vs. için hem canların birbirini, hem de erkânı yürüten pirin canları yakından tanıması gerekir. Eskiden Alevi toplumu genelde köylerde oturuyordu, herkes bir ocağa pire bağlı idi, talip pirini, pir talibini tanıyordu. Bugün kozmopolittik şehir koşullarında bu yapı dağıldı. Bu nedenle var olan Alevi dernekleri o eski “ocak” bağlılık işlevi görmeli, Pirlerde derneklere bağlı üye olarak orada sabit hizmet yürütmelidir ki toplumu tanısın bir sorun olduğunda “arabuluculuk” yapabilsin. Resmi hukuk sisteminde daima bir kazanan bir kaybeden vardır. Genelde çok uzun ve maddi açıdan pahalı bir çözümdür. Alevi rızalık hukuk sisteminde her 2 tarafında kazandığı eşit olduğu bir çözüm yolu bulunmaya çalışılır. Tarafların cemde alınacak karar uyacaklarını baştan kabul etmeleri zorunludur.

Yaşadığımız çağda sorunlar çok ve karmaşık olabilir, bu nedenle her sorunun, cem sorgu görgü erkânına getirilmesi mümkün olmayabilir. Taraflar istese de istemese de bazı konular resmi hukuk sistemi, yasal mahkemelerde görülmek zorundadır. Alevi cemlerinde öncelikle Aleviliğin “kendine reva görmediğini başkasına görme”, eline diline beline sahip olmak” ve “Gönül Rızalığı” alıp verme” gibi etik konular cemlerde işlenip anlatılmalı. Yani mümkün olduğunca insanların birbirlerine karşı hata kusur işlemeleri öğretilmelidir.

Pir Sultan’ım der gözümde
Hiç hata yoktur sözümde
Eksiklik kendi özümde
Darına durmağa geldim

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 23.05.2019, 15:15   #38
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 961
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 19
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
34 Mesajına 36 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

9. Hava Ateş Su Toprak 4 Kapı da Can, tüm canlılar, dünyada “cennet” DOĞAL yaşam Kültürü.

Varoluş felsefesine dayalı Alevilik bir doğal bilim inanç öğretisidir, canlılar her şeyini doğadan alır geri doğaya verirler. Doğada canlı cansız yaşamı devri daim var eden yüzlerce çeşit temel kimyasallar, milyarlarca çeşit madde, element, vitamin, hücre ve canlılar vardır. Alevilik öğretisi geçmişte bunları niteliklerine göre, Hava, Ateş, Su, Toprak diye 4 genel element, 4 anasır, 4 kapı diye adlandırmış ve 4 kapıda can/hak demiştir. Az çok 4 unsur olmadan canlıların yaşayamayacağı bilimsel bir gerçek. Hece Bektaş Veli, “Can dediğimiz, şah dediğimiz hak dediğimiz, “Cevherde (madde, madende çeşitli kimyasallarda) uyur normal gözümüzle göremeyiz, bitkilerde uyanır, hayvanlar âleminde hareket eder, İnsanda bilince gelir. “Can devri daim eylediğinde hakka yürüdüğünde, yel yele, od oda, su suya, toprak toprağa can cana gider (karışır) diye doğanın devri daim diyalektiğin birbirini etkilediği sürekli değişip geliştiğini ve bizlerinde bu doğa devri daimin bir parçası olduğumuzu dile getirmiştir. HBV 4 Kapı 40 makam öğretisinde, İnsanın bilinç gelişme düzeyinde “Hava ehli, Ateş Ehli, Su ehli, Toprak ehli diye 4 de ayırmıştır. (Bak 4 kapı 40 makam öğretisi.)

Hava oksijen olmadan 3-5 dakika duramayız, ölürüz. Aynı şekilde ışık ısı sıcaklık enerji ve abu hayat su olmadan da fazla yaşayamayız. Üzerinde yaşadığımız ve tüm canlılara besin sağlayan toprak, olmadan da yaşayamayız. Tarihte çeşitli kültürlerde bu 4 ana unsura, Hava/fırtına tanrısı, Güneş tanrısı, Su/yağmur deniz tanrısı, toprak-ana-tanrıça gibi tanrısal nitelikler yüklenmiştir. Alevilikte HAK kavramı, âlemde doğada her alanda her maddede var olan enerji kültesidir. Buna sembolik “delil” olarak cemlerde “delil” uyandırılır mum yakılır. Mumun üst dalgaları havayı, ışığı ateşi, eriyen yeri suyu, katı kökü toprağı ve delili uyandıran canda 4 kapıda can Hakkı temsil eder. Cemlerde 4 kapı selamı verilir, meydan postu serilirken 4 köşesine “hava ateş su toprak ve ortasına cemi cümle canlar aşkına diye niyaz edilir. Alevi deyiş ve semahlarımıza bakıldığında da çoğu doğayı, bu 4 unsuru, bitkileri hayvanları canlıları kutsadığını görüyoruz. Turnalar gibi semah döner, bülbülün güle aşkıyla deyiş söyler, kırat sırtında zalime karşı durmuştur. Bozkırın ortasında 1 ağaç kalmışsa, kesilip yok olmasın diye, ona bir çaput bağlayıp, onu kutsallaştırıp korumuştur. Alevilik ‘’Cümlenin muradı dünyada cennet’’ diye, semavi dinlerin İslam’ın, bu dünyayı ganimet savaşları ile cehenneme çevirip, sözde öbür dünyada, güllük gülistanlık, şarap akan ırmaklarını huri cennetini red etmiştir.

Enel HAK dediği için öldürülen Nesimi, bir şiirinde “Ben Mevlamı yerde buldum, ne isterem gökyüzünden”. Diye toprağı dünyayı doğayı canlıları kutsar. Alevilik bütün öte dünya kutsallıklarını red eder, mülk ve hükümranlık toprak Ananındır, Dünya Ana, doğurduklarının tümünü, ihtiyaçlarına göre rızkını verir. Aleviliğin önemli mekânlarına baktığımızda Kazdağılarından Binboğalara, dağ taşı, suları ırmakları kutsamış Baba Mansur Munzur gözelerinden, tahtacı “ağaç erlerine” Aleviler hep doğa ile birlikte imece bir bütün olarak yaşamıştır.

Kalkıp bugün İslami asimilasyonun etkisiyle, Alevi Cemlerinin başından sonuna; ‘’Hz. imam Ali efendimiz çatal Zülfikar kılıcı ile İslam Müslüman olmayan, olmak istemeyen “kâfilerin” kellesini kesmiş, fakat hakkı yenmiş? İmam Hüseyin efendimiz dedesi, Muhammed peygamber halifelik bizim, benim hakkım diye, İslam şeriatı iktidarı için Yezit ile Kerbela’da CENK etmiş, İslam’ın halifesi olmak için kellesini vermiş” fakat hakkı yenmiş. Ne Hakkı bu, ya Huuu.. Alevi canlar BİR kez olsun sorgulayın. Bunları her cemde, anlatmak, dinlemek Alevilik İnsanlık, adına utanç verici olsa gerek. Bugün Alevileri devletten İslami diyanetten çok Alevi kurumları dedeleri kendi kendine asimle etmektedir. İslam insanlığa sunduğu en büyük marifet savaşta elde edilen “GANİMET” için kelle kesmek olmuştur. Hâlbuki her türlü “nimeti” huri cenneti doğa, toprak Anamız bu dünyada bize sunuyor.

Aleviliğin rızalık şehri öğretisi doğa anamızın bize sunduğunu “NİMETLERİ” rızalıkla paylaşmamızı öğretiyor.

Alevi Pirleri (dedeleri/anaları) İslam kuyrukçuluğu değil, doğa cemi yapıp abı hayatı doğanın sunduğu nimetleri rızalıkla paylaşmayı insanlara (Alevilere) anlatmalı öğretmelidir. Kelle kesip ganimet, hırsızlık yapanları değil.

Alevilikte, Hızır İlyas, Hıdırellez, inanç ve kutlamalarımda kadim insanlık tarihinden bu yana, tamamen doğa ile ilgilidir. Denizde, karada aynı niteliklere sahip Hıdır ve İlyas’ın deniz ile nehrin birleştiği, bir su kenarında ölmüş balığın dirilişi, gül ağacı altında YEŞİLLİKLER içinde ölümsüzlük şarabı içip, yeniden dirilebilen doğa anayı, evrimi devri daimî vs. anlatan sembolikler içerir. 6 Mayıs Hıdırellez bayramı (yazın başlangıcı) Alevi inanç günlerinden biridir. Şehir koşullarında biraz unutulsa da bu günlerde açık hava doğa cemleri yapılırdı ve yapılmalıdır.

İnsanlar bugüne kadar ne üretti yaptı buldularsa, hepsini doğadan örnek alarak yapmışlardır. Örnek gökte uçan kuşu örnek alıp uçak yapmıştır. Suyun üstünde yüzen odun parçasını görüp gemi yapmıştır. Aklınıza ne gelirse insanlar her şeyin bu 4 unsurdan ve doğada var olan bitkilerden hayvanlarda esinlenerek yapmıştır, her şeyin doğal bir kaynağı doğal bir nedeni ve doğal bir açıklaması vardır. Bugün dahi bütün yeni buluşlar teknoloji vs. doğadan esinlenerek doğa iyice araştırılarak bulunmakta.

İçinde yaşadığımız üret kullan çöpe at kapitalist üretim tüketim sömürü sitemi ile her gün doğal yaşam ve doğal kaynaklarımız kirlenmekte, yok olmaktadır. Pirlerimiz cemlerimizde Doğal çevreyi havamızı suyumuzu toprağımızı börtü böcek doğal yaşamı, doğal enerji kaynaklarımızı nasıl koruruz, kullanırız çevremizi nasıl temiz tutarız, doğa çevrebilimle ilgili üretim tüketimi ve doğal dönüşüm vs. konularda toplumu bilinçlendirmelidir. Cennet dedikleri yer doğanın kendisidir. Her bahar yaz aylarında doğa cemleri ve eğlenceleri yapılarak çocuklarımıza doğa çevre bilinci aşılanmalıdır.

Pir Sultan’ın nedir ki Farz ile Sünnet
Yola Gelmeyenden Edilmez Minnet
Cümlenin Muradı Dünyada Cennet
Söyle Canım Söyle Dinlesin Canlar

…..

Bir su bir gölde çok durursa kokar,
Azar azar çağla ak deli gönül.
Bulanık akma ki içmezler seni,
Çeşmenin gözünden çık deli gönül.

Ateş gibi birden parlayıp yanma,
Yanıp, yanıp çevre yanın yandırma.
Kâh karanlık kâh aydınlık görünme,
Meydanda mum gibi yan deli gönül.

Kaba rüzgâr gibi boşa dolaşma,
Çalıya çırpıya değip ileşme.
Toz toz olup topraklara karışma,
Harman yeli gibi es deli gönül.

Kara toprak gibi sakin ol otur,
Hak’tan ne gelirse kabul et getir.
Bahar aylarının yemişin bitir,
Herkese gönlünce ver deli gönül.

Pir Sultan Abdal’ım, bu sözüm haktır,
Gaziler sözümün hatası yoktur.
Âşık’ın maşuktan dönmesi çoktur,
Pirin eşiğine düş deli gönül.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 24.05.2019, 05:58   #39
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 961
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 19
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
34 Mesajına 36 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

10. 40’lar cemi kültü, 40 makam el dil bel EDEB etik öğretisi, 1’imiz 40’ımız, 40’ımız 1’imiz için.

40’lar cemi – Miraç sorgulaması.

Alevilikte cem ve semahın kökeni konusunda en yaygın anlatımlardan biri Hz. Muhammed’in sözde Miraç’a çıkışı ve dönüşte kapısını çaldığı 40’lar meclisi/cemi mitolojik anlatımıdır. Anlatım zihniyete göre, detaylı değişik versiyonlarda anlatılsa da özetle şöyledir:

≫ ‘’Sözde Allah, Peygamberi Muhammed’i huzuruna çağırır. Muhammed, kanatlı ‘Burak’ atı ile gök katmanlarını çıkarken önüne bir aslan geçer ve Allah’a ulaşabilmek için Muhammed yolunu kesen aslana peygamberlik mührü olan yüzüğünü vermek zorunda kalır. Yukarı çıktığında Allah, peygambere doksan bin kelâm öğretir. Muhammed bir ışık içinde şemasını gördüğü Allah’ın cemalini ve sesini Hz. Ali’ye benzetir. Doğduğunu bilmesem Allah olduğuna inanırdım der. Peygamber; arştan aşağıya geri inerken, (Alevi İslamcılara göre Ashab’i Suffa, Fatima Ananın evinde veya nerede olduğu belirsiz) bir mekândan ışık görür, kapıdan sesler duyar, içeriye girmek için kapıyı çalar. İçerden “kimsin” denilir. “Allah’ın resulüyüm” der. “Bize Resul gerekmez, sen git ümmetine resul peygamberlik yap” cevabını alır. Melekler Muhammed’e oraya girmesini söyler. İkici kez dener, soy sop mal mülkünü sayar, bize mal mülk soy sop gerekmez diye yine içeri alınmaz. Üçüncüsünde “hadümül fukarayım” fakir/lerin hizmetçiyim deyince kapı açılır. Yer gösterilir, Muhammed; “Siz kimsiniz, kimlerdensiniz, size kim derler”? Büyüğünüz küçüğünüz kim? diye sorar. Kırklardan biri; “Bize kırklar deler. Büyüğümüz küçüğümüz de bir, kırkımız birimiz, birimiz kırkımız”. Muhammed sayar bakar, yaşlı genç, otuz dokuz kişi; yarısı erkek yarısı dişi, Biriniz eksik der. “Salman dışarda, bize lokma getirmeye gitti” derler. Muhammed merakla yine sorar: “Neden nasıl, kırkınız biriniz, biriniz kırkınız oluyor, onu anlayamadım” kanıt ispat ister. Kırklardan biri, koluna neşter (bıçak çalar). Otuz dokuzundan kan akar; dışardaki Salman’ın kanı ise çatıdan aşağı damlar. Birinin kolunu sararlar hepsinden akan kan dururu. Zaten o sırada Salman da kolu sarılı olarak elinde bir üzüm tanesiyle içeri girer. Muhammed bunu görünce 40’ların HAK olduğuna kanaat getirip meydana niyaz eder. Başını kaldırdığında, kırkların birinin parmağında, aslanın ağzına verdiği hatemi/yüzük (peygamberlik mührünü) ve on kişinin de Hz. Ali olduğunu görür. Kırklar Muhammed’e “hadümül fukarasın” demek, şu üzüm tanesini 40’lara paylaştır da hizmetini marifetini görelim der. Muhammed müşkül duruma düşer pay edemez. Salman, peygamberin elinden engür/üzüm tanesini alır (kayıptan bir el) tepside üzüm tanesini ezer. Ezilip suyu çıkan şarap/içki haline gelen deme, banıp tatmaları için kırklara ve Muhammed’e de sunar. Kırklar şarabı tadınca mest, “seri-hoş” olurlar, üryan büryan (oldukları gibi) semaha kalkarlar. Muhammed’e semaha kalkar, Semah esnasında Muhammed’in başında peygamberlik tacı, sarığı yere düşer; sarığı 41 parça ederler, son bir parsasını Muhammed’in beline bağlarlar. Bu şekilde sözde Muhammed kırklar Cemine Alevi yoluna girmiş olur.”” ≫

SORGULAYALIM

“Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır”, diyen, “Anan yoktur baban yoktur sen benzersin piçe tanrı” diye Allah’ı bile sorgulayan bir sorgu görgü yoldur. O zaman bilimsel gözle sorgu görgüden geçirelim bakalım bu tür mitolojik anlatıların, temelinde direk veya dolaylı olarak, nesnel bir gerçeklik var mı? Mitolojiler genelde bir görüşü yaymak, yüceltmek amacıyla, zamanla sözlü gelenekle haddinden fazla abartılan, üzerine bir sis / sır perdesi çekilen, akıl mantık doğa bilim dışı bir kalıba sokulan anlatımlardır. Bu sis / sır perdesini kaldığınızda, geriye kalan sembollere açıklık getirdiğinizde, arkasında olan nesnel gerçeklik ortaya çıkar.

Bu anlatımda Aleviliğin kadim tarihten cem erkânın ile Muhammedîn Miraç rüyası ve Suni Şii İslam imam Ali halifelik kavgasının nasıl neden birbirine karıştığını görelim.

Fiziki olarak bundan 1400 yıl önce yaşamış ve kendi kendini peygamber ilan etmiş, bir kişinin en basit uçağın, uzay elbisesin vs. olmadığı bir tarihte, filen olmayan kanatlı bir at (Burak’la) 7 kat göğün üstüne “MİRACA” çıkması sözde Allah ile görüşmesinin hiçbir bilimsel dayanağı yoktur. Uçan at insan kanatlı kuş vs. figürler İslam öncesi inanç kültürlerde onların yazılı kaynak ve kaya kabartılmalarında insan ruhunu temsil eden melek kanatlı kuş vs. şeklinde vardır. Aynı şekilde bir GÜÇ sembolü olan Aslanda, bölgedeki İslam öncesi inançlarda bolca vardır. Kervanlarla bölgeyi gezen Muhammed bu sembolleri görmüş, başka inançlarla tanışmıştır bu tür mitolojik masallar dinlemiştir. İslami kaynaklarda Muhammed’in Miracı ile ilgili anlattığı şeyler, onun yaşamda gördüklerinin ve kendi hayal düşünün birbirine karıştığı bir rüyadan başka bir şey olamaz. Muhammed bir mescitte yanındakilerine böyle bir “Miraç” rüyası gördüğünü anlatmıştır. Buda hadis olarak yayılmıştır. İslam’da Muhammed’in bu hayal rüyasına dayalı bir Miraç anlatımı vardır, fakat bu anlatımda yukarıdaki 40’lar cemi anlatımı yoktur. Kırklar Cemi ile ilgili anlatım sadece Anadolu Aleviliğinin ulaştığı yerlerde vardır. Yani birkaç ayrı anlatım birbirine karıştırılmıştır. Neden nasıl, ne zaman bakalım.

Kırklar deyimi ve 40 sayısı: Mitolojik dilde, masallarda destanlarda geleneklerde, halk dili edebiyatında dini inançlarda, yer adlarında vs. en çok kullanılan ve çokluk ‘ÇOGUL’u bir bekleme tamamlama dönüşümünü süresini belirten gizemli bir sayı olarak geçer.

Annemarie Schimmel, Sayıların Gizemi adlı kitabında, Kırk sayısının Ortadoğu ve Türkiye’de yaygın biçimde kullanıldığına dikkat çekmiştir. Bu kadar kullanılmasının Ay’ın geçtiği 28 nokta ile 12 burcun bileşimiyle de açıklanabileceğini, Stonhenge’deki 40 büyük taş sütunun 40 basamak çapında kutsal bir daire içinde düzenlenmiş̧ olmasının bu kültürün astronomik kökenli olma ihtimali üzerinde durmaktadır. Emine Gürsoy Naskali ise Ülker/ Süreyya (boğa) takımyıldızının Mezopotamya’da kırk gün süreyle gözden kaybolduğu, bu kayboluşun Babil’de kırk sayısının endişe, beklenti ve sabır ile anılmasına sebep olduğunu dile getirmiştir. Bu yüzden doğum ve ölümde kırk günlük bekleme süresinin Mezopotamya kültüründen başka kültürlere geçtiğini ileri sürmektedir. R.F. Allendy’e göre 40 sayısı bir dönüşün tamamlanmasıdır, köklü bir değişim veya eylemin ya da yaşamın yeni bir seviyesine geçişte sonlanır.

Eski yeni Kitabı Mukaddes’te Kırk sayısı beklemenin, hazırlığın, denemenin ve cezalandırmanın sayısı olarak ortaya çıkmakta. Musa’nın Tanrı’nın buyruklarını Tur Dağı’nda kırk gün kırk gecede alması. Saul, Davut Samuel ve Süleyman’ın 40 yıl saltanat sürmesi. Isa öldükten sonra dirilerek 40 gün süreyle havarilerine görünmesi. Tanrı Israil’leri 40 yıl çölde dolaştırması. Tanrı günahkâr insanoğlunun 40 gün 40 gece yağmurla cezalandırılacağını söylemesi. Isa iblis tarafından götürüldüğü çölde 40 gün 40 gece oruç tutarak geçirmesi.

Kuran’da (İslam’da) ise Bakara 51. ayetinde Hz. Musa’nın Sina Dağ’ında kırk gün tutulduğu anlatılır, Maide 26’da yoldan çıkmış̧ bir kavme mukaddes yerlere girmelerinin kırk yıl haram kılındığından bahsedilir. Ahkaf 15’te. Kişinin kırk yaşına geldiğinde olgunlaşacağından bahsedilmektedir. Müslümanlar arasında Hz. Muhammed’e 40 yaşında peygamberlik verilmesi, O’na ilk bağlananların 40 kişi olduğuna inanılır. Ve kişinin malının kırkta birini zekât olarak vermesi kuralı vardır. Ayrıca semavi dinlerde vs. Tanrı’nın Âdem’in çamurunu 40 gün yoğurduğuna, dünyanın sonu yaklaştığında Mehdi’nin 40 yıl yeryüzünde kalacağına, yeniden dirilişte göklerin 40 gün boyunca dumanla kaplanacağına ve dirilişin 40 yıl süreceğine yönelik inanışlar vardır.

Kırk sayısının karşılığı Arapçada “erbain”, Farsçada “çihil”dir ve bu kelimelere, bekleme süresini işaret eden anlamlar yüklenmiştir. 40 gün “erbain”, “40 gün çile” çekmek nefsini terbiye etme vs. Örneğin Halvetiler’in imam Hüseyin’in katledilmesinin ardından kırk gün Erbain orucu tutarlar. Kürd Zaza Alevi Reya Heq deyişlerinde Çılle, Çıltan (Kırklar Meclis), Çıl deri, Çil Peri, Çil Gani, Çıl Çavi, Xızır mekânları Olan çılle mekânları, Çıl gıras, Çıl Roj, gibi kavramlarda karşılığını bulur. ‘’Hatim ber roj çıl gav u çıl soz Nebum zani çıl sal u çıl roj, Ya nesib xane çıl çav u çıl doz Pir cıvat girti çıl şev u çıl roj (anomin)” Ayrıca Yarsan, Eli Hak ve Ezidi süreklerinde Kırk kavramı yoğun kullanılmıştır.

Türk destanlarında, Oğuz’un kırk günde büyüyüp ve yürüdüğü, ”Hayat Ağacının” kırk budağı altında, kırk koyun sürüsü barınabilir vs. birçok 40 sayılı anlatım vardır.

Anadolu’da; Kırk değirmenler, Kırklar köyü, Kırkbirler Kalesi, Kırk Elif, Kırklar Tepesi, Kırkgöz, Kızıldağ’da Kırk Kızlar gibi efsaneler vardır. Ve çeşitli vesilelere “kırk dereden su getirdin” “kırk evin kedisi” “kırk kapının ipini çekmek” “kırk öksüzle bir mağarada mı kaldı” “kırk parasız”, “kırk param yok” “kırk tarakta bezi olmak” deyimlerde kullanılır. Anadolu’da 40’larla ilgili çeşitli ziyaret yer adları da vardır. Kırk Kızlar Kümbeti (Tokat/Niksar), Kırk Kızlar Türbesi (İznik, Aksaray, Tokat, Kayseri, Kastamonu, Bursa) Kırklar Ziyareti (Diyarbakır), Kırklar Mezarlığı (Karaman, Bitlis/Ahlat), Kırk Kızlar Tepesi (Giresun, Aksaray), Kırkağaç (Manisa), Kırklar Dağı (Sivas) Kırklar Dağı (Diyarbakır), Kırklareli, Kırk Geçit Bucağı (Van/Gürpınar), Kırk Göz Hanı (Burdur).

40’lar cemi, 40 budak, 40’lar kapısı, 40’lar dağı, 40’lar meydanı, 40’ını yapmak (cenaze), 40 Lokması, 40’ının çıkması (çocuk), 40’lar mertebesi, 40’lara karışmak, 40’lar semahı, 40’lar sofrası, 40’lar dergâhı, 40 erenler, 40’lar Tekkesi Kıbrıs, 40’lar pınarı, 40’lar güreşi, 40 Haramiler (Ali Baba), 40’lar kilisesi, 40 şehitler, 40 azizler (Sivas), 40 kızlar (çocuk) Sivas, 40 gün 40 Gece (düğünler vs.), 40 Abdallar, 40 çiltenler, 40 mum, 41 kere maşallah vs. Örnekler çoğaltılabilir.

Alevi-Bektaşi âşıklar Kırklar, Kırklar Meclisi, Kırk Budak gibi Alevi-Bektaşi kültürüyle alakalı kavramları şiirlerinde sıklıkla kullanmışlardır. Kırk sayısı, bekleme süresi, çokluk ve tamamlama ifade eden görevlerde kullanıldığı için tasavvufta da önemli bir yere sahiptir. Köprülü, 40 Abdalların adedi hakkında bunların 22’sinin Şam’da 18’inin Irak’ta ya da 22’sinin erkek 18’inin kadın olduğuna dair bazı rivayetlerin olduğuna değinmiştir. Alevilik ve Bektaşilik geleneğinde dört kapı ve kırk makamla kişinin hakka hakikate yaklaşacağı inancı vardır. Öğretmeni Hace Bektaşi Veli’ye, kırk yıl hüküm verir ve onu Anadolu’ya yollar. Yunus Emre, Toptuk Emre’ye 40 yıl hizmet etmiştir. Abdal Musa, Kaygusuz Abdal’ı kırk nefer/derviş ile Mısır’a göndermiştir. HBV’nin 40 müridi ile muhabbet cem yapıp semah dönmesi, 40 gün çilehanede kalması vs. Sözde geleneksel Alevi-Bektaşi inancına göre, her devir ve zamanda yeryüzünde bulunduklarına inanılan (ve dünyayı idare etiklerine inanılan içinde Hz. Ali’ninde içinde bulunduğu), kırk ermiş̧ kişiye kırklar denir, anlayışı yaygındır. Şia İslam eksenli bu anlatımlarda Hz. Ali’yi Muhammet’ten daha üstün gösterme eylimi görünmekte.

Ol şerbetten biri içti cümlesi mest-ü Hayran
Mümin müslim üryan büryan hepsi girdi SEMAH’a
Cümlesi de el çırpuben dediler Allah, Allah
Muhammed’de bile girdi Kırklar ile semaha
Muhammed de cüşa geldi Tacı başından aldı
Kemerbestin kırka böldü sardılar kırklara

(KAYNAK: A.Ö. GÜVENÇ: Kırk Sayısının Halk Edebiyatı Ürünlerinde Kullanımı Üzerine Bir İnceleme)

İslami kaynaklar Muhammed’in Miraç hadisesi, hicret etmeden Receb ayının 27’ci gecesi, Peygamberliğinin on ikinci yılında Mekke’de iken gerçekleştiğini söylüyor. Oysa Alevi-İslamcıların Kırklar Meclisi toplanma mahalli olarak gösterdiği Ashab’i Suffa, (Fatima/Ali’nin) evi vs. hicretten sonra Medine’de inşa edilmiştir. Alevi İslamcılar Allah’ın Hasan’la Hüseyin’e üzüm/engür gönderdiğini söylüyor. Hâlbuki o zaman Ali Fatma evli değil ve Hasan (625), Hüseyin (626) Medine’de doğuyorlar. Üzüm suyu dem içki, semah İslam’da yasak. İslam’da Ehlibeyt, 12 imamlarla ilgili sayısız kaynak varken Anadolu dışında yaşayan Müslümanlar bu kırklar öyküsünü bilmiyor. Kimi Alevi İslamcılara göre İmam Hz. Ali Kırkların başı ise, Yoluna uğruna defalarca canını koyduğu, dini için savaştığı peygamberini nasıl tanımaz, red eder, kendi evine meclisine almaz. Veya Muhammed nasıl olurda kendi damadının evini, içeride damadını kızını ve diğerlerini tanıyamaz. Ali’nin dostlarından biri olan Salman Medine’de Müslüman oluyor. Bazı Alevi İslamcılar kırklar meclisine katılanların ilk Müslüman olan 40 kişi olduğu söyleniyor. Bunların 1’ci Hatice, 40’cı Ömer, aralarında Osman, Ebu Bekir vs. isimlerde var. Cemler de bunların adını anılmayı bırak lanet okuyanlar var.

Muhammed Ali 12 imamlar Ehlibeyt vs. hepsi İslam’ın 5 şartına ve diğer kurallarına harfiyen umuştur, bunlar belgeli kanıtlıdır. Ne Muhammed ne Ali, ne 12 imam ne Ehlibeyt nede İslam’da adı anılan peygamberlerin hiç birisi sazlı sözlü semahlı lokmalı demli kadınlı erkekli vs. bir ceme katılamamıştır. Bununla ilgili hiçbir kaynak yoktur.

40’lar meclisi anlatımında da zaten Peygamberin ceme alınmadığı, alınamayacağını anlatılıyor. “Sen git ümmetine peygamber ol” deyip ondan sonra Allah Muhammed Ali biz İslam’ız özüyüz, diye Müslüman mahallesinde salyangoz satmak niye. Bu ne yaman çelişki bu ne gülünç durum. Baskı altındaydık onun için bazı İslami unsurları böyle içimize aldık, kendimizi gizledik diyenler var. Osmanlının dönem, dönem ve en son 1826 Alevi Bektaşiliği yasakladığı, 1925 Atatürk’ün tekrar yasakladığı doğrudur. Hadi Türkiye’deki Aleviler halen korkuyor. Avrupa’daki Aleviler, o ülkenin vatandaşı olmuş evi barkı oradan olanlar, neden halen bu muamma çelişkiyi sürdürüyor.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Alt 24.05.2019, 05:59   #40
Yazar
Raya Haq
Forumun Bir Parçası
 
Bilgiler

Üyelik tarihi: 10.10.2016
Mesajlar: 961
Memleket: TUNCELİ
Cinsiyet:
 
Fikirler Tecrübe Puanı: 19
İtibar Puanı: 10
Raya Haq iyi yolda gözüküyor

Ettiği Teşekkür: 26
34 Mesajına 36 Kere Teşekkür Edlidi
Standart

SONUÇ

Görüldüğü gibi 40 sayısı ve Kırkların ne, kimler olduğuna nerede toplandıklarına dair deyim yerinde ise “40 değişik” söylence vardır. Fakat hiçbir kimse, bu kırkların kimlerden oluştuğuna dair, isim tarih mekân veya somut kaynak vermemektedir.

Sözde Muhammed’in uzayda Allah görüşmesi (miraç) olayı. Belirsiz “ermiş kişilerin”, arşta uzayda bir evde toplantı yaması ve diğer mitolojik anlatımların hepsi, bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlık, her ne ararsan kendinde ara diyen, Alevilik öğretişi açısından akıl mantık bilim dışıdır. 40’lar ceminin Muhammed’in sözde Miraç dönüşü, Mekke’de ilk 40 Müslümanla, yaptığı bir toplantı olduğu görüşü de yukarıda açıkladığımız gibi ne tarih mekân, ne ilk Müslümanların kimler olduğu, nede İslam ve ‘’40’lar meclisi anlatımının” içeriğine birbirine uyan, hiçbir tutarlı yan tarihi olasılığı kanıtı yoktur. Konunun İslam Miraç ve Muhammed, Ali ile İslam’la ilgisi olmadığı kesindir.

Bu arda bazı Alevi yazarların 40’ların ve Kırklar ceminin; Döl/spermin, ana rahminde 40 hücreye dönüşüp, birleşip 40 gününde çocuğun cinsiyetinin belirli olması, doğumu, (3. Can bir cem AŞK ola,) vs. olduğu yönündeki ilginç görüşlerinde maalesef, toplumsal sosyal kültürel temelleri eksik kalıyor.

40 Sayısı: Yukarıda verdiğimiz örneklere bakıldığında, binlerce yıldır (kadimden bu yana), herkesin sonuna bir anlam koyduğu, yüklendiği her türlü anlam bakımından genel olarak; HAZIRLAYAN, geliştiren TAMAMLAYAN ve ÇOĞULU/cu (bir topluluğu) gösteren, bildiren “formülistik” bir sayı olarak ortaya çıkıyor.

Yani 40’lar cemi anlatımının üzerindeki dini/İslami mitolojik perdeyi kaldırıp, içinde verilen mesajlara bakıldığında Alevi öğretisinin temel ögeleri, birbirini hazırlayan geliştiren tamamlayan bir “topluluk” anlamına geldiği ortaya çıkmaktadır.

40’lar Ceminde peygamberlik mührü, tacı elinden alınıyor. Peygamberim şanım şöhretim makam rütbem var ve soy sop mal mülküm var diyenler ceme alınmıyor. Doğru, Alevilikte peygamberlik anlayışı, inancı yoktur. Peygamberlik, şan şöhret makam rütbe, soy sop mal mülküm var diye, büyüklük zenginlik taslayanlar ceme alınmaz. Ancak becerisi oranında topluma hizmet ehli olan, birlikte yaşamayı paylaşmayı kabul edenler kişiler ceme / alevi yoluna alınır.
Tanrı bir ışık kütlesi içinde, cemali insan şeklinde tarif ediliyor. Doğru Aleviliğin HAK anlayışı tüm varlığı devri daim döndüren evrimleştiren (şahı-merdan) varlığın içindeki enerji (ışık) kültesi. Alevilik bir anlamda adını bu alev-ışık kütlesinden alıyor diyebiliriz. Işık hava su toprak bu evrimin sonuncunda meydana gelen canlılar ve insan. İnsan bu varlığın bir parçası, Alevilikte semavi İslami dini anlamda, cennet cehennem pazarlayan ilahi bir tanrı yok. Var olan evren doğa insan hak. H. Mansur’un deyimi ile Enel-Hak.
Siz kimsiniz, büyüğünüz (lideriniz) küçüğünüz kim sorusuna; Bizde büyük küçük (lider) yaşlı genç, kadın erkek ayrımı yok, hepimiz eşit BİR canız. Birimiz kırk, kırkımız birimiz (için). Ayrı Ayrı ayrı 40 kişi bir olmaz sorusuna. Birimizin kanını akıtsan, hepimizin canı yanar, birimizin yarası sarılsa hepimizi yarası sarılır. Doğru Alevi cemlerinde de, herkes eşit ve birbiri ile barışık ve dayanışma içinde olan, birbirinin acısını saran birbiri ile bütünleşmiş demokratik bir topluluk olma anlayış vardır.
Hizmet etmek, bir üzüm tanesi demi 40’lara topluma paylaştırmak seri hoş olmak: Hizmet ehli olan canlar, bilgi beceri marifetini, az çok maddi manevi varı ile ceme gelirler, ceme gelirken beraberlerinde paylaşmak için lokma/dem getiririler. Sorular sorunlar hal olunur, rızalıklar alınır, lokmalar toplumla paylaşılır. Kadın erkek canlar birlikte anı, demi yaşamı muhabbeti paylaşır, mutlu mest olup, turnalar gibi semaha kalkar.

Görüldüğü gibi üzerine örtülen dini İslami ve bilim dışı perde kaldırılınca 40’lar cemi Aleviliğin özü kadimden gelen rızalık şehri eşitlik paylaşım kültürü ve ona duyulan özlem ortaya çıkmaktadır.

Vardım kırklar meydanına, gel beri ey can dediler.
İzzet ile selam verdim geç otur, hey can dediler.
Kırklar yerinde durdular, yerlerinden yer verdiler.
Meydana sofra serdiler, lokmaya ban ey can dediler

Kırkların gönlü uludur. Talipler kalbin eridir.
Gelişin kândan beridir, söyle be hey Can dediler
Kalk sema’da bile oyna, silin sün pak olsun ayna,
Kırk yıl bir kazanda kayna dahi, çeksin can dediler

Düşme dünya kısvetine, talip ol hak Hazretine,
Ab-ı kevser şerbetine, parmağını ban dediler.
Gördüğünü gözün ile beyan etmez özün ile
Bir gececik bizim ile olasın, Mihman dediler.

Şah Hatayım nedir halin, hakka şükret kaldır elin,
Kese gör gıybetten dilin olasın, Sultan dediler.

Daha önceden de belirttiğimiz gibi, 40’lar cemi ile ilgili en eski yazlı kaynak, 1500 yıllarda Safavi devletinin kuruluşu sürecinde hazırlanan ve Safavi “Ehl-i İhtisas” kurulu tarafından Şii İslam’la MİRAǒla süslenip, kızılbaşları Safavilerin yanına çekmek, Şiileştirmek için Anadolu’ya dağıtılan Buyruk kitabında geçmektedir. Bu Buyruk hazırlanırken HBV Makalat isimli kitabı, o zaman yapılan cemler, HBV 40 müridi ile muhabbet meclisi/cemi ve 40 sayısına bağlanmış. Muhammedin Miraç masalına hz. Ali’de ilahlaştırılıp eklenerek, Miraç masalına dayalı 40’lar meclisi mitolojisi oluşturulmuş, böylesi gizemli bir şekilde Şii İslam Aleviliğin içine sokulmuştur.

Raya Haq Ã?evrimdıÅ?ı   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 00:11.


Powered by vBulletin® Version 3.7.4
Copyright ©2000 - 2019, Jelsoft Enterprises Ltd.
Yazılan yazılar ve yayınlanan resimlerin tüm hakları yazan kişiye aittir. Site hakları Aleviweb.com adına saklıdır.

Yandex.Metrica